Kehanet

Geçmiş yüzyılın insanı olduğumu düşünürken, içinde sürüklendiğim yeni çağın bana sunduğu bilginin ışığında Apollonun gözlerine sahip oldum.

Geleceği görür gibiyim… … Fırtına yaklaşıyor…

Paranın yarattığı humanoidlerin ele geçirdiği mekanizmalar dev bir kümülonimbus misali genişleyip dünyayı kaplıyor. Görüyorum. Kirli, yekpare bir bulut gökyüzünü karartıyor.

Dünyayı yöneten şirketlerden tut, tek kişilik küçük iş kovalayan girişimcilere kadar, kurulmuş yahut hayata geçmeyi bekleyen tüm sistemler yaklaşan fırtınanın farkında. Hepsinin aklında tek bir soru var; bu durumu nasıl kâra çevirebilecekleri. Ben biliyorum. Ama söyleyemeyeceğim.

Madem geleceği görüyorum birde kehanette bulunayım: Biz dünyanın zirvesini görebilmiş ilk ve tek nesiliz. Bizden sonra hiç kimse güneşi göremeyecek.

Sistem, popüler kültür, devlet, otorite ve saire; korktuğunuz yahut tiksindiğiniz ne varsa yıldırımlar gibi yeryüzüne düşecekler. Kalıplaşmış fikirler, düz bir çizgide seyreden sanat algısı, akademik net çizgiler, o çizgilerden oluşmuş resmi suratlar, kariyer ve parasızlık tablosundaki değişken çizgiler, marjinal faydasızlık, belirsiz geleceğe duyulan fazla abartılmış kaygılar ve kararsızlıklardan oluşan bir yağmur başlayacak.

Öyle şiddetli yağacak ki, bu yağmur altında özgür hissetmek bir yana özgürlüğe dair düşündüğün ne varsa saçma sapan ideolojilerle yer değiştirecek. Şu malum sloganın aksine baskısı seni yıldıracak.

Önce fikrini özgürce söyleyemediğinin farkına varacaksın. Anlatmayı deneyeceksin, biraz sonra anlatmak istemeyeceksin. Onların dilinde senin sözlerinin bir anlamı yok. Sonunda susacaksın. Çünkü konuşmaya devam edersen bir anda yaşam alanın değişebilir. Bir anda özendiğin evinin sıcaklığını unutabilirsin. Yetmezmiş gibi, başına ‘eski standartlarını özlemeyi’ konu alan bir dert açılacak. Bir de şu yaklaşan lanet fırtına var zaten… Güneşi özlemenin nasıl bir his olduğunu düşün. Bunu hiç yaşamadın.

Evine kapanıp susacaksın. Sokakta konuşursan kafana bir cop düşebilir çünkü. Öyle şeyler olmaz deme. Haberlerde duyabilirsin: “Fırtınada evden çıkmama kurallarına riayet etmeyen bir vatandaşın kafasına şiddetli rüzgarda savrulan başıboş bir ‘adalet’ tabelası düştü. Olay anında hayatını kaybettiği yetkililerce onaylanan bilgiler içinde. Bir terör örgütü üyesi olabileceği endişesiyle ceset üç gündür olay yerinde.”

Fırtına başladıktan bir süre sonra evinde, mahallende, şehrinde, ülkende kısılıp kalmaktan, sıkılacaksın. Öfkeleneceksin belki. Belki de duvarlara ‘kahrolsun yağmur’ temalı bir şeyler yazmak isteyeceksin. Birileri seni durduracak. Yapma diyecekler. Haberlerde gördük, adamın biri…

“Sikmişim adamınızı ulan!” Diyemeyeceksin. Düşün bir, bir sürü sonucu var bu işin. Bir kere sen, onun kim olduğunu biliyor musun? İkincisi adamın yandaşları seni bir güzel benzetebilir. Üçüncüsü ibnelikle suçlanabilirsin. Yanına teskolu otobüsle yaklaşan birisi sana akıl verecek; “öbürü daha fena, dayağa razı mı gelsen?”

Adın çıkacağına bir iki morlukla atlatabilirsin. Tamam abi başlayın. Ama yüzüme vurmak yok.

Kafanda odun travması, aklında deli sorular. Ama herkes aynı soruları onlarca kez sormuş. Yahu, biz mekanizmaların kontrolünü ne zaman yitirdik? Neden dinmiyor bu yağmur? Özgürlük ne menem bir şeydir? Ve bunun gibi bilindik klişeler…

Çenene indirilen son postal boyun bağlarını birbirinden ayırırken şunu soracaksın.

“Bu yağmuru biz başlatmadık mı?”

/18066

 

KÜT! (Bir ters evrim hikayesi.)

Artık nasıl sonlanması gerektiğini düşünüyorum. Bu yok oluştaki payımın ne olacağını? neler yaparsam bu kötü gidişatı hızlandıracağımı ve saire…

İçimde gün be gün büyüdüğünü hissettiğim öfke artık öylesine devleşti ki, akıllara zarar tepkisizliğim ve sabrım onu dizginlemeye yetmiyor.

Kendimi sakinleştirmek için gözlerimi her kapadığımda, iğrenç bir gerçek kulaklarıma çalınıyor. Onu duymamak için ellerimi kulaklarıma götürüyorum. Bu kez ağzımda, iğrenç bir tad.  İçimi acıtan, beni kendimden utandıran, türümün dörtte üçünün yok olmasını düşündürüp beni onların gözünde bir nevi hain yapan gerçeklerden kaçmak için kafamı başka yöne her çevirdiğimde, bir çocuğun acı çığlıklarıyla karşılaşıyorum.

Her şey bir anda nasıl tepetaklak oldu anlamıyorum.  Daha geçen yıl dünyanın zirvesine oturur, zihnimi sonsuzluğa açar, kendi halimce onu anlamaya çalışırdım. Her şey kusursuz bir döngüdeydi ve ben o döngüdeki yerimi kavramıştım. Kavramanın bazen sadece yaptığın şeyleri devam ettirmen gerektiğini öğrenmiştim. İyi bir insan olmanın doğru fikirle birleştiğinde mental açıdan ve gerçek hayatta seni nerelere götüreceğini, insanın olması gerektiği evrensel boyutu ve ona nasıl ulaşacağını düşünüyordum. Ardından bir mağara adamının, tahtadan yontma bir lobutla kafama indirdiği darbenin etkisiyle sendeledim. Acı gerçekti. Kan sıcak ve yapış yapıştı. Yere kapaklanışımı hatırlıyorum.

Ayıldığımda 3000 yıl geçmiş. Gerçekten geçmişte miyim? Yoksa yapmayı başarabildiğimiz her şeyi yok edip, her şeye en baştan başladığımız alternatif bir gelecekte miyim bilmiyorum. Bu aslında hiçbir şey beceremediğimiz anlamına gelir. Doğrulup etrafıma baktığımda hala adamlar görüyorum. Ve lobutlarını… Etten yontma. İnsana benziyorlar ama sadece öyle göründüklerini biliyorum.

Pek bir şeyden çakmıyorum ama bu ilkel halimle bile bildiğim bir şey var. Tahta lobutların hiçbir konuda fikirleri yoktur. Bu 3000 yıl önce de aynıydı, herhangi bir alternatif gelecekte de aynıdır.

Bazı şeyler asla değişmez.

Hala her sabah kalkıp işe gidiyorum. Bir mağara adamıyım ama traş olup kravat bağlamayı bir şekilde öğrenmişim. Hala bir şeylere küfür ediyorum. Az şey biliyorum ama faydanın ve zararın bilincindeyim. Seçiyorum. Marketten taş, mağazadan deri kıyafetler, meclise lobut.

 

Ulan yine mi aynı acı!

 

18615

Zaman Kaymalı Bir Onsekiz Yaş Hikayesi

Barın kapısında gururla 18. Sayısını badigarda gösterip yine de içeri alınmayan bir fanzin için yazılabilecek en alakasız önsöz… 

 

Badigard ciddi. Bu mekana girmeyi 18. Kez deniyorum. Yaşımı doldurdum, dikildim karşısına. Kimliğe bakıyor. Bana bakıyor.

“Damsız almıyoruz.”

Belki kapağa bir kadın koysam işimi görebilirdi. Fakat adam işini önemsiyor olmalı. Suratsız bir genç bazen rahatsız edici olabilir. 200 metre yukarıdaki bi’şey heykelinin önünde sigaramı tüttürürken kalabalık caddeden geçen rastgele bir kıza sordum.

“Benimle bara gelir misin?” Şüphesini gidermeliydim. “Sadece içeri girmek için… Kapıya kadar, sahte bir birliktelik. One night stand gibi ama arada yastık olacak misal. Hatta kanepede yatarım. Sırtımı dönerim rahatsız olmazsın.”

Tekrar bar kapısı. Yanımda beni -sızsızlıktan kurtaracak hatun. Kimlik badigardın suratına orta parmak gibi uzatılmış.

“Kızın yaşı tutmuyor.” Suratsız herif. Piç… Akademik bakış açısıyla bizi süzüp, değersizleştirmek için elinden geleni yapıyor sanki. “Siktirin lan tıfıllar!” diyecek ama hır çıksın da istemiyor.

Kendimi beğendirmek için badigardın istediği davranacak değilim.  Fanzini cebime tıkıp, kızın elini sıkıp tekrar bi’şey heykelinin önünde soluğu alıyorum. Yağmur yağıyor. Hayatımın en saçma anlarından birini yaşıyorum. O heykeli bi’şey heykeli yapan şeylerin altına yazılmış “1970” küsürün yedisinin üzerine tünemiş, bara ayırdığım paranın 3/2 sini şaraba gömmüşüm. En büyüğünden en küçüğüne, her türlü otoriteden tiksinmenin en doğru duruş olacağına karar vermiş, şarabın yarısını yutmuşum.

Bir yerlerden kovulmanın yahut kapıda kalmanın defalarca tekrarlanmasının bünyeme kattığı alışkanlığın gevrek gülümsemesiyle derenin kenarına oturmuş, önümden geçen somon sürüsünü izleyen anormal bir somon gibi hissediyordum.

Şarap bitmiş, Kız gitmişti, bara girememiştim. Kafam rahattı. Yağmur altında, beton bir yedinin üzerinde oturup, otuzlu yaşlarımda bir fanzin yaparsam 18. Sayısına bir 18 yaş hikayesi ile önsöz yazmanın hayalini kurarak orada ıslanıp, sarhoş olmuştum.

Palyaço fanzin, derenin dışından akıntıyı izleyen her balığın ya oltaya takıldığını ya da ayının ağzında olduğunu hatırlatarak sunar:

Bir şekilde ölüyoruz.

Zebralar karmaşık şeyleri açıklama konusunda bizden daha başarılılar.

Metro yolculuğu yaparken sıkılırım. Bu sıkıntıyı giderecek en iyi şey insanların tiplerine bakıp onlara komik hayatlar, saçma hikayeler düşünmektir. Bundan 1,5 yıl kadar önceydi. Yine bir metronun bebek arabası yerine sırtımı dayamış geniş geniş çevreme bakınıyorum. Arada bir görünen dış dünya, metronun bir kaç saniyeliğine tünelden çıktığında dünyayı çürümüş bir şekilde düşündüm. Güzel bir yerden yakalamıştım. Buna sebep olan şey bir uzay gemisiydi. Tekrar tünele döndüğümüzde, aklımda bir anlığına çakan sahnemi geliştirmeye başladım. Bilim kurgu severim. Derken ineceğim durağa geldik ve kalabalıkta ağır ağır yürürken, aklımdakileri unutmamak için feysbuktan kendime mesaj yazıyordum.

Zaman içinde birlikte hayal kurabildiğim bir kaç dostuma konudan bahsettim ve üzerine konuşup oldukça güzel muhabbetler çevirdik. Başladım başlayacağım derken, bu akşam bir dostum bana bir film önerdi. Yeni çıkmış. sanki bir yerden hatırlıyormuş.
Dedim ki; “Bana spoylır ver dostum! Sonunu söyle!”

Bilmek istiyordum çünkü hikayeme vurucu bir son düşünmüştüm. Ucu açık ve uzatılabilir. Uzaylılara bağlanabilirdi ya da üst medeniyetlerden varlıklarla devam edilebilirdi. üçleme bir film de yapabilirdiniz on bölümlük bir diziye de. tek filmlik, gizemden boğan, 6. his tadında bir finalle biten filmlerden birisi de olabilirdi.
“Söyle Brus Willis ölü mü?”

Finali anlattırmaya ikna etmişken aniden “Dur anlatma.” dedim. “Gidip filmin sonunu izleyelim.”

Kafamdaki kurgunun birebir aynısıydı. Gerçi ben Natalie Portman ı oynatmazdım ama yine de güzel olmuş. O efsane final benim için sürpriz değildi. Sinemaya ‘6. his’ izlemeye giderken dışarı çıkan bir ergenin boru sesinden Brus’un ölü olduğunu öğrenmiş bir adam gibi hissediyordum.

Bu gece oldukça fazla şey öğrendim. Düşünmeyip yapmalısın. Sen düşünürken onlar yapmış oluyor. Şarkıda diyor ya Adamlardaki eleman, ‘sen peşindeyken onlar tadına baktılar.’ aynen o hesap. ‘Bilmek’ tam anlamıyla ‘sikik’ bir durum. 🙂

Tamamını izlemedim ama filmin her şeyini biliyorum. Filmin adı Annihilation. Oturun izleyin. Kafanıza takılan soru olursa sorun, anlatayım. 🙂

Şimdi bir şey deniyorum. Sosyal medya simsarlarının, toplum mühendisleriyle ortak çalışıp, ülkeleri yönetmek için kişisel bilgilerin satılıp herkesin kar sağladığı bir dünyada, bazı karmaşık şeyleri zebralarla anlatabilme yeteneğine sahip bir adamın komplo teorilerinin kişisel bilgisayarından alınıp filminin çekilmesiyle ilgili bir konu üzerine düşünmeye başladım. Adam, bütün hayatını ardı ardına çıkan filmlerden izliyor filan. Ben bu aklımda yeni oluşan fikri geliştiredurayım. Nasılsa seneye izleriz. 🙂

Yanlış anlaşılmasın, olumsuz birisi değilim. Fikrimi çaldılar demiyorum. Fikrimin filmi çıktı diyorum. 🙂 Kinaye yapmıyorum ‘ortak bilinç’ diyorum.

Ne alaka deme. Bunu sana zebralarla kanıtlayacağım.  ‘Madagaskar 2 filmi. New York’lu zebra Marty’nin özel tükürük hareketini, Afrika’daki diğer bütün zebraların yapabildiği sahne.

Hepimiz zebrayız dostum. Sen yapabiliyorsan ben de yapabilirim. Sen düşündüysen ben de düşünmüşümdür. Bilimsel şekilde de anlatılabilir ama zebralar karmaşık şeyleri açıklama konusunda bizden daha başarılılar.

Sylvan.
18203

Bir baloncu ve bir palyaço iki eski ahbabın alzaymır olduktan sonraki ilk hatırladıklarıdır…

kesinliği yoktur.

– Bu bir hatırlatmadır… kötü makyajından hatırlar gibiyim.

+ Hatırlıyorum… sen… balon gıcırtısı? bir yerdeydik. Nerede kalmıştık?

– Şehrin epeyce uzağında, terk edilmiş bir tren garında…

+ Hatırlıyorum… Paslı bir tren vardı, başka şehirlere giden. Ona yetişmeye çalışıyorduk… Hava soğuk muydu? Çok üşümüştük… Hatırlıyorum.

– Evet, bir hayli soğuktu. Soğuktan morarmış parmaklarımızı ısıtmaya çalışıyorduk sıcacık nefeslerimizle…

+ Olmayan bir ülke düşlemiştik… makinisti emekli, kondüktörü ölmüş o trene binmek için donmayı göze almıştık… eski bir zamandı. Şubattı.

– Çok bekledik bir daha hiç gelmeyeceğini bile bile.. Soğuktan donmak üzereydik.. Uyumak tatlı geliyordu.. Ya sonra?

+ Parkalarına sıkı sıkı sarılmış, istasyonun ucuna kadar ilerledik. sepken ensemizden girip sırtımızı gıdıklıyordu. tam derin bir uykuya daldığımız sırada tren düdüğüyle gözlerimiz aralandı…

– Gözlerimizi aralayan sesin geldiği tarafa doğru süzülen bakışlarımız, bir anda birleşti. Gelmişti.. Bir daha geleceğini asla beklemezken, gelmişti..

+ Uzuuuuunca bir tıslama sesinden sonra kapılar ağır bir gıcırtıyla açıldı. neredeyse birbirimizi taşırcasına sendeleyerek kapıya ulaştık… trenin içi dışarısı kadar soğuktu.

-Makinist bezmiş, kondüktör ölmüş, yolcu yok… trenin iki ucu sis… içeri girdik mi?

+ Omuz omuza sürükledik bedenlerimizi gördüğümüz ilk koltuğa. ‘Tısss’ kapılar kapandı.

– Pencereler hafif aralıktı. Dışarıyı bir nebze olsada görüyorduk. Karanlık ve sisliydi. Gözlerim usulca kapanıyordu..

+ dördüncü dakikada uykuya daldın… beşinci dakikada da ben… trenin iç gıcıklayıcı acı sesi boş istasyonda yankılandı… demir demire sürttü… ağır metal tekerler bir sefer boş döndü. tarih kadar yaşlı ve paslı tren bilinmezliğe doğru hareket etti.

– Ve uyku çok tatlıydı…

+ vardık mı biz yoksa öldük mü?

– palyaçolar ve baloncular her bir çocuğun kahkahasında yeniden hayat bulurlar bilmez misin?

+ ölümsüz olmaktan korkuyorum.

– Korkmaktan korkuyorum..

+ korkarım çok korkağız…

– Umarım artık çok korkmayız

+ sanırım öyle olmayacak.

– …

+ Yani içinde bir yerlerde bir şeyler hep korkutacak insanoğlunu. kaybetme korkusu, kaybolma korkusu, fare, karafatma, ölümsüzlük… vs.vs

– sanırım bu bir hayal.

+ Hatırlıyorum! Vardık biz.

– Evet vardık. Gittikçe yokluğa dönüşmeden kısa bir süre öncesiydi.

+ Paslı kapılar ağır ağır açıldı. İkimizin de gözleri yanmıştı ışıktan.

– Kandırma beni artık. Bu bir hayal.

+ Hayır…

– Hayal.

+ Pardon?

– Ne?

+ Bişey dediniz sandım da.

– Hayır. Yabancılarla konuşmam ben. Çocukken annem söylemişti.

+ Bir hayal gördüm sanırım. İyi günler.

– Tesadüf diye bir şey yokmuş. Annem öyle sö….

– …

Sylvan – Bettie
tarihsiz.

Yağmurlu gün istemi.

Dışarıda şehir,
yoğun telaş, hızlı solunum.
Beton tozunun yapıştığı ciğerleri,
ve solgun trençkotlu,
düşük suratlı, mutsuz insanlarıyla
sürekli bir şeylere sitem ediyor.

İçinde ben…
şehrin, duvarın ve kemiğin içinde.
gökten uzak,
meteorolojiden habersiz…
İçimde yağmurlu bir gün istemi.
Annem boş işlerle uğraştığımı düşünüyor.

İçimde eski bir dünya,
küçük bir çocuğun ellerinde yıpranıp
çekiştirerek büyütülmüş…
Önümde bir bavul dolusu
tarihi geçmiş pişmanlık.
odaya dağılmış,
acısı tedavülden kalkmış, yarım ömürlük kahır.

Şehirde ben,
yirmi metrekareye hapis
eksik yaşanmış hislerin
ağırlığında ezilen yorgun kentliyim.
Dışarda yağmursuz bir şehir,
içimde eski bir dünya batıyor.
İçimde yağmurlu bir gün istemi.
Sadece annem boş işlerle uğraştığımı biliyor.

Sylvan / 2017 sonbahar – ucundan kış

Harcanmış Potansiyel ve yerinde saymaya dair.

Harcanmış potansiyel görmek isterseniz futbol konuşan iki sıradan insana bakın.

Size on yıllık süreçte kimin birinci lige çıktığını, futbolcuların soy kütüğünü, otuz yıllık maç skorlarını, futbolun altındaki siyasi oyunları sayabilirler. Ama sadece bu…

Çünkü başı, banka borçlarıyla,  geçim sıkıntısıyla, yaşamakla öyle büyük bir derttedir ki uzanıp ihtiyacı olanı almak istemez. Elindeki ona yeter. Yettirilir. Aza kanaat etmeyi dinden öğrenmiştir. Haksızlığa karşı sessiz kalmamaya dair kural ise yasalarla unutturulmuştur ya da hakeme okkalı bir küfür savurmak, dinin bu öğretisinin içte yarattığı vicdanı doyurur. Hem, Messi’nin attığı gole sevinmek dururken neden düşünmek gibi zor bir eylem gerektiren şeylerle uğraşılsın ki?

Bu boşa harcanmış potansiyel neye benziyor biliyor musunuz? Bir adamın sonsuz boyutta bir hard diski var ve tamamını aynı tür porno ile doldurmuş. Ya da sınırsız bir kahvaltı sofrasında her gün aynı şeyi yiyor. Ya da her türden kitabın bulunduğu bir kütüphanede çalışıyor ve cin ali den başka kitap okumamış. Ya da spor arabası var ama omuzları onun masrafları altında ezilmiş. Çalışmaktan araba sürmeye vakti yok. Ve saire…

Bana kimse futboldan bu kadar anlayan o adamların böyle bir hafızaya sahipken astrofizikle ilgilense başarısız olacağını söylemesin. Ama ne gerek var? Yol düzken, tank üretip, top koştururken, kim takar astrofiziği, yenilenebilir enerjiyi, kanser tedavisini? O adam içten içe bilir ki, birileri eninde sonunda bulup bize satacak.

Şimdi gelelim harcanmış potansiyelin yerinde sayma üzerindeki etkisine.

Medya, şirketler ve devlet size ne sunarsa sunsun şüpheyle yaklaşın. Ve bilin; hepsinin kaliteli takım elbiselerinin altında sizi düzmek için kaldırılmış bir çük var. Götünüzü ne için açacağınız ise size kalmış.
(Futbol, cep telefonu, sörvayvır, eğitimsiz bırakılmışlık…)

Başınızı derde sokan onlar olduğu için, size her zaman kolay yolu sunarlar. Kolay yol düzdür. Düşünmemeniz için her şeyi önünüze koyarlar fakat gelişmeniz için ne gerekiyorsa sizden uzakta bırakılmıştır. İhtiyacınız olan her şey yol kenarı tesislerinde kompleks bir halde size sunulur. Aynı zamanda, kolay yolda 3 liralık çorba 10 liradır.

Siz önünüzdeki düz yolda ilerlerken size verdikleri, sizi hayattan geri bırakacak şeyler için hayıflanacağınızı bilirler. Bunlar için size sundukları suçlanacak şeyler önünüzdeki listede mevcuttur. Ama bilin ki suçlu sizsiniz.

Her zaman onların size söylemediği alternatif bir seçenek var. Seçtirilmiş şeylerden uzak durun.

Daha ne diyeyim? Hayatın sırrını mı vereyim? Tamam, o da olur. Hayatın sırrı Kung-fu Panda filmindeki nudıl tarfinde saklı.

Sylvan Clownson / 18223
(Kitap Sokağı Fanzinde yayınlandı.)

Basık bir dünyada on yıldır varlığını sürdürmeye çalışan bir yan bilinç için bile paranoyak sayılabilecek bir başlangıç

Ben, uykuya yatmadan önce ocağı kapatıp kapatmadığına dair
içinde büyüyen kavgayım. Tüm sesler kesildiğinde.

şıp… şıp… şıp…

damlıyorum. Sesimin metal lavaboda bıraktığı yankı kulaklarında patlıyor.
Ben, kodumun musluğunu 6 aydır tamir etmemenin verdiği rahatsızlığım. Sana ne kadar su kaybettiğini, bundan ne kadar zarar edeceğini söylüyorum. Musluğunun damlasından başlayan bir etkinin bir bitkinin susuzluktan ölümüyle sonuçlanacağı bir reaksiyon başlattığını sana hatırlatan sesim. Sebep olduğun israfın bedelini ödeyeceksin pislik…

Daha uyumadın mı?

Pencere önünde titreyen bitkiyim. Cama tırnak sürtüyorum. Hafif ve boşum. Gece sessizliğinde rüzgarda yuvarlanıyorum. Sen onu başka bir şeyin sesi sanıyorsun. Aslında üçüncü katın merdivenlerini çıkıyorum ama sen onu kendi kapının önünde duyuyorsun. Metal sesi miydi o?

Derinin altından tüylerini kim dikiyor sanıyorsun?

Birazdan kapı zorlanacak. Sana hissettirmemeye çalışırken çıkarttığım tıkırtıları duyacaksın. Kalkıp ışığı açmak isteyeceksin ama ya kendini kandırıyorsan? Bak hiç ses yok. Musluk bile damlamıyor. Ya sular kesildiyse?

Ve sonunda saatinin o uzun saniyenin bittiğini haber veren tikini duyduğunda, karşısında soyununca soyunmaya başlayan bir saat düşün.

Bu seni rahatlatmalı. Sakin ol ve gözlerini kapa.

Musluğu yarın tamir etmelisin. Makul ol. Gerçekten büyük zarara yol açıyorsun.

Ben kafanın içindeki sesim. Bir kafadan bahsediyorum. Üzerine alınma. Senin biyolojik bir kafan olmayabilir.

18210 / P17 önsözü olarak seyrildi.