Zebralar karmaşık şeyleri açıklama konusunda bizden daha başarılılar.

Metro yolculuğu yaparken sıkılırım. Bu sıkıntıyı giderecek en iyi şey insanların tiplerine bakıp onlara komik hayatlar, saçma hikayeler düşünmektir. Bundan 1,5 yıl kadar önceydi. Yine bir metronun bebek arabası yerine sırtımı dayamış geniş geniş çevreme bakınıyorum. Arada bir görünen dış dünya, metronun bir kaç saniyeliğine tünelden çıktığında dünyayı çürümüş bir şekilde düşündüm. Güzel bir yerden yakalamıştım. Buna sebep olan şey bir uzay gemisiydi. Tekrar tünele döndüğümüzde, aklımda bir anlığına çakan sahnemi geliştirmeye başladım. Bilim kurgu severim. Derken ineceğim durağa geldik ve kalabalıkta ağır ağır yürürken, aklımdakileri unutmamak için feysbuktan kendime mesaj yazıyordum.

Zaman içinde birlikte hayal kurabildiğim bir kaç dostuma konudan bahsettim ve üzerine konuşup oldukça güzel muhabbetler çevirdik. Başladım başlayacağım derken, bu akşam bir dostum bana bir film önerdi. Yeni çıkmış. sanki bir yerden hatırlıyormuş.
Dedim ki; “Bana spoylır ver dostum! Sonunu söyle!”

Bilmek istiyordum çünkü hikayeme vurucu bir son düşünmüştüm. Ucu açık ve uzatılabilir. Uzaylılara bağlanabilirdi ya da üst medeniyetlerden varlıklarla devam edilebilirdi. üçleme bir film de yapabilirdiniz on bölümlük bir diziye de. tek filmlik, gizemden boğan, 6. his tadında bir finalle biten filmlerden birisi de olabilirdi.
“Söyle Brus Willis ölü mü?”

Finali anlattırmaya ikna etmişken aniden “Dur anlatma.” dedim. “Gidip filmin sonunu izleyelim.”

Kafamdaki kurgunun birebir aynısıydı. Gerçi ben Natalie Portman ı oynatmazdım ama yine de güzel olmuş. O efsane final benim için sürpriz değildi. Sinemaya ‘6. his’ izlemeye giderken dışarı çıkan bir ergenin boru sesinden Brus’un ölü olduğunu öğrenmiş bir adam gibi hissediyordum.

Bu gece oldukça fazla şey öğrendim. Düşünmeyip yapmalısın. Sen düşünürken onlar yapmış oluyor. Şarkıda diyor ya Adamlardaki eleman, ‘sen peşindeyken onlar tadına baktılar.’ aynen o hesap. ‘Bilmek’ tam anlamıyla ‘sikik’ bir durum. 🙂

Tamamını izlemedim ama filmin her şeyini biliyorum. Filmin adı Annihilation. Oturun izleyin. Kafanıza takılan soru olursa sorun, anlatayım. 🙂

Şimdi bir şey deniyorum. Sosyal medya simsarlarının, toplum mühendisleriyle ortak çalışıp, ülkeleri yönetmek için kişisel bilgilerin satılıp herkesin kar sağladığı bir dünyada, bazı karmaşık şeyleri zebralarla anlatabilme yeteneğine sahip bir adamın komplo teorilerinin kişisel bilgisayarından alınıp filminin çekilmesiyle ilgili bir konu üzerine düşünmeye başladım. Adam, bütün hayatını ardı ardına çıkan filmlerden izliyor filan. Ben bu aklımda yeni oluşan fikri geliştiredurayım. Nasılsa seneye izleriz. 🙂

Yanlış anlaşılmasın, olumsuz birisi değilim. Fikrimi çaldılar demiyorum. Fikrimin filmi çıktı diyorum. 🙂 Kinaye yapmıyorum ‘ortak bilinç’ diyorum.

Ne alaka deme. Bunu sana zebralarla kanıtlayacağım.  ‘Madagaskar 2 filmi. New York’lu zebra Marty’nin özel tükürük hareketini, Afrika’daki diğer bütün zebraların yapabildiği sahne.

Hepimiz zebrayız dostum. Sen yapabiliyorsan ben de yapabilirim. Sen düşündüysen ben de düşünmüşümdür. Bilimsel şekilde de anlatılabilir ama zebralar karmaşık şeyleri açıklama konusunda bizden daha başarılılar.

Sylvan.
18203

Bir baloncu ve bir palyaço iki eski ahbabın alzaymır olduktan sonraki ilk hatırladıklarıdır…

kesinliği yoktur.

– Bu bir hatırlatmadır… kötü makyajından hatırlar gibiyim.

+ Hatırlıyorum… sen… balon gıcırtısı? bir yerdeydik. Nerede kalmıştık?

– Şehrin epeyce uzağında, terk edilmiş bir tren garında…

+ Hatırlıyorum… Paslı bir tren vardı, başka şehirlere giden. Ona yetişmeye çalışıyorduk… Hava soğuk muydu? Çok üşümüştük… Hatırlıyorum.

– Evet, bir hayli soğuktu. Soğuktan morarmış parmaklarımızı ısıtmaya çalışıyorduk sıcacık nefeslerimizle…

+ Olmayan bir ülke düşlemiştik… makinisti emekli, kondüktörü ölmüş o trene binmek için donmayı göze almıştık… eski bir zamandı. Şubattı.

– Çok bekledik bir daha hiç gelmeyeceğini bile bile.. Soğuktan donmak üzereydik.. Uyumak tatlı geliyordu.. Ya sonra?

+ Parkalarına sıkı sıkı sarılmış, istasyonun ucuna kadar ilerledik. sepken ensemizden girip sırtımızı gıdıklıyordu. tam derin bir uykuya daldığımız sırada tren düdüğüyle gözlerimiz aralandı…

– Gözlerimizi aralayan sesin geldiği tarafa doğru süzülen bakışlarımız, bir anda birleşti. Gelmişti.. Bir daha geleceğini asla beklemezken, gelmişti..

+ Uzuuuuunca bir tıslama sesinden sonra kapılar ağır bir gıcırtıyla açıldı. neredeyse birbirimizi taşırcasına sendeleyerek kapıya ulaştık… trenin içi dışarısı kadar soğuktu.

-Makinist bezmiş, kondüktör ölmüş, yolcu yok… trenin iki ucu sis… içeri girdik mi?

+ Omuz omuza sürükledik bedenlerimizi gördüğümüz ilk koltuğa. ‘Tısss’ kapılar kapandı.

– Pencereler hafif aralıktı. Dışarıyı bir nebze olsada görüyorduk. Karanlık ve sisliydi. Gözlerim usulca kapanıyordu..

+ dördüncü dakikada uykuya daldın… beşinci dakikada da ben… trenin iç gıcıklayıcı acı sesi boş istasyonda yankılandı… demir demire sürttü… ağır metal tekerler bir sefer boş döndü. tarih kadar yaşlı ve paslı tren bilinmezliğe doğru hareket etti.

– Ve uyku çok tatlıydı…

+ vardık mı biz yoksa öldük mü?

– palyaçolar ve baloncular her bir çocuğun kahkahasında yeniden hayat bulurlar bilmez misin?

+ ölümsüz olmaktan korkuyorum.

– Korkmaktan korkuyorum..

+ korkarım çok korkağız…

– Umarım artık çok korkmayız

+ sanırım öyle olmayacak.

– …

+ Yani içinde bir yerlerde bir şeyler hep korkutacak insanoğlunu. kaybetme korkusu, kaybolma korkusu, fare, karafatma, ölümsüzlük… vs.vs

– sanırım bu bir hayal.

+ Hatırlıyorum! Vardık biz.

– Evet vardık. Gittikçe yokluğa dönüşmeden kısa bir süre öncesiydi.

+ Paslı kapılar ağır ağır açıldı. İkimizin de gözleri yanmıştı ışıktan.

– Kandırma beni artık. Bu bir hayal.

+ Hayır…

– Hayal.

+ Pardon?

– Ne?

+ Bişey dediniz sandım da.

– Hayır. Yabancılarla konuşmam ben. Çocukken annem söylemişti.

+ Bir hayal gördüm sanırım. İyi günler.

– Tesadüf diye bir şey yokmuş. Annem öyle sö….

– …

Sylvan – Bettie
tarihsiz.

Yağmurlu gün istemi.

Dışarıda şehir,
yoğun telaş, hızlı solunum.
Beton tozunun yapıştığı ciğerleri,
ve solgun trençkotlu,
düşük suratlı, mutsuz insanlarıyla
sürekli bir şeylere sitem ediyor.

İçinde ben…
şehrin, duvarın ve kemiğin içinde.
gökten uzak,
meteorolojiden habersiz…
İçimde yağmurlu bir gün istemi.
Annem boş işlerle uğraştığımı düşünüyor.

İçimde eski bir dünya,
küçük bir çocuğun ellerinde yıpranıp
çekiştirerek büyütülmüş…
Önümde bir bavul dolusu
tarihi geçmiş pişmanlık.
odaya dağılmış,
acısı tedavülden kalkmış, yarım ömürlük kahır.

Şehirde ben,
yirmi metrekareye hapis
eksik yaşanmış hislerin
ağırlığında ezilen yorgun kentliyim.
Dışarda yağmursuz bir şehir,
içimde eski bir dünya batıyor.
İçimde yağmurlu bir gün istemi.
Sadece annem boş işlerle uğraştığımı biliyor.

Sylvan / 2017 sonbahar – ucundan kış

Harcanmış Potansiyel ve yerinde saymaya dair.

Harcanmış potansiyel görmek isterseniz futbol konuşan iki sıradan insana bakın.

Size on yıllık süreçte kimin birinci lige çıktığını, futbolcuların soy kütüğünü, otuz yıllık maç skorlarını, futbolun altındaki siyasi oyunları sayabilirler. Ama sadece bu…

Çünkü başı, banka borçlarıyla,  geçim sıkıntısıyla, yaşamakla öyle büyük bir derttedir ki uzanıp ihtiyacı olanı almak istemez. Elindeki ona yeter. Yettirilir. Aza kanaat etmeyi dinden öğrenmiştir. Haksızlığa karşı sessiz kalmamaya dair kural ise yasalarla unutturulmuştur ya da hakeme okkalı bir küfür savurmak, dinin bu öğretisinin içte yarattığı vicdanı doyurur. Hem, Messi’nin attığı gole sevinmek dururken neden düşünmek gibi zor bir eylem gerektiren şeylerle uğraşılsın ki?

Bu boşa harcanmış potansiyel neye benziyor biliyor musunuz? Bir adamın sonsuz boyutta bir hard diski var ve tamamını aynı tür porno ile doldurmuş. Ya da sınırsız bir kahvaltı sofrasında her gün aynı şeyi yiyor. Ya da her türden kitabın bulunduğu bir kütüphanede çalışıyor ve cin ali den başka kitap okumamış. Ya da spor arabası var ama omuzları onun masrafları altında ezilmiş. Çalışmaktan araba sürmeye vakti yok. Ve saire…

Bana kimse futboldan bu kadar anlayan o adamların böyle bir hafızaya sahipken astrofizikle ilgilense başarısız olacağını söylemesin. Ama ne gerek var? Yol düzken, tank üretip, top koştururken, kim takar astrofiziği, yenilenebilir enerjiyi, kanser tedavisini? O adam içten içe bilir ki, birileri eninde sonunda bulup bize satacak.

Şimdi gelelim harcanmış potansiyelin yerinde sayma üzerindeki etkisine.

Medya, şirketler ve devlet size ne sunarsa sunsun şüpheyle yaklaşın. Ve bilin; hepsinin kaliteli takım elbiselerinin altında sizi düzmek için kaldırılmış bir çük var. Götünüzü ne için açacağınız ise size kalmış.
(Futbol, cep telefonu, sörvayvır, eğitimsiz bırakılmışlık…)

Başınızı derde sokan onlar olduğu için, size her zaman kolay yolu sunarlar. Kolay yol düzdür. Düşünmemeniz için her şeyi önünüze koyarlar fakat gelişmeniz için ne gerekiyorsa sizden uzakta bırakılmıştır. İhtiyacınız olan her şey yol kenarı tesislerinde kompleks bir halde size sunulur. Aynı zamanda, kolay yolda 3 liralık çorba 10 liradır.

Siz önünüzdeki düz yolda ilerlerken size verdikleri, sizi hayattan geri bırakacak şeyler için hayıflanacağınızı bilirler. Bunlar için size sundukları suçlanacak şeyler önünüzdeki listede mevcuttur. Ama bilin ki suçlu sizsiniz.

Her zaman onların size söylemediği alternatif bir seçenek var. Seçtirilmiş şeylerden uzak durun.

Daha ne diyeyim? Hayatın sırrını mı vereyim? Tamam, o da olur. Hayatın sırrı Kung-fu Panda filmindeki nudıl tarfinde saklı.

Sylvan Clownson / 18223
(Kitap Sokağı Fanzinde yayınlandı.)

Basık bir dünyada on yıldır varlığını sürdürmeye çalışan bir yan bilinç için bile paranoyak sayılabilecek bir başlangıç

Ben, uykuya yatmadan önce ocağı kapatıp kapatmadığına dair
içinde büyüyen kavgayım. Tüm sesler kesildiğinde.

şıp… şıp… şıp…

damlıyorum. Sesimin metal lavaboda bıraktığı yankı kulaklarında patlıyor.
Ben, kodumun musluğunu 6 aydır tamir etmemenin verdiği rahatsızlığım. Sana ne kadar su kaybettiğini, bundan ne kadar zarar edeceğini söylüyorum. Musluğunun damlasından başlayan bir etkinin bir bitkinin susuzluktan ölümüyle sonuçlanacağı bir reaksiyon başlattığını sana hatırlatan sesim. Sebep olduğun israfın bedelini ödeyeceksin pislik…

Daha uyumadın mı?

Pencere önünde titreyen bitkiyim. Cama tırnak sürtüyorum. Hafif ve boşum. Gece sessizliğinde rüzgarda yuvarlanıyorum. Sen onu başka bir şeyin sesi sanıyorsun. Aslında üçüncü katın merdivenlerini çıkıyorum ama sen onu kendi kapının önünde duyuyorsun. Metal sesi miydi o?

Derinin altından tüylerini kim dikiyor sanıyorsun?

Birazdan kapı zorlanacak. Sana hissettirmemeye çalışırken çıkarttığım tıkırtıları duyacaksın. Kalkıp ışığı açmak isteyeceksin ama ya kendini kandırıyorsan? Bak hiç ses yok. Musluk bile damlamıyor. Ya sular kesildiyse?

Ve sonunda saatinin o uzun saniyenin bittiğini haber veren tikini duyduğunda, karşısında soyununca soyunmaya başlayan bir saat düşün.

Bu seni rahatlatmalı. Sakin ol ve gözlerini kapa.

Musluğu yarın tamir etmelisin. Makul ol. Gerçekten büyük zarara yol açıyorsun.

Ben kafanın içindeki sesim. Bir kafadan bahsediyorum. Üzerine alınma. Senin biyolojik bir kafan olmayabilir.

18210 / P17 önsözü olarak seyrildi.

Kutlama.(siyasi açıdan.)

Sabah haberlerindeki istatistiklere göre bu yıl da fakirim. çok küçük bir farkla ise açlık sınırını geçmişim. Bu güzel bir haber. Bunu kutlamalıyım. Hemen kendimce, küçük bir parti tertip ettim.

Hem fakir hem parti yapıyor diye sorabilirsiniz. Tamam param yok. Ama bu da siyasi bir parti zaten. Eğlence olmayacak. Tamam, param yok ama geleceğe umutla bakan bankalar sayesinde ise mutlu ve mesut borçlanabilme şansım var. Ne güzel.

İki yumurta kırdım. Bir de minik sosislerden ince ince doğrayıp üzerine serptim. Yumurtaların parasının bir kısmını hesap kesim tarihinde ödeyeceğim. Sosisin ise üçüncü taksiti. Şimdiden ikisinin de fiyatı ikiye katlanmış durumda. Ama olsun. Böyle bir parti için iki yumurtam aç bitir sosisin hemen bitmesin diye bölünmüş üçüncü kullanım payından kalan bir sosis kurban olsun.

Su kaynattım. Belki paraya kıyıp çay bile demleyebilirim.

Müziği internetten çözeceğim. Ama öyle yavaş ki… Bir de şu açıdan bakmak lazım. 3 dakikalık bir şarkıyı tam yirmi dakika boyunca dinleyebiliyorsun. Bugün hiçbir şeyin moralimi bozmasına izin vermeyeceğim.

Aslında bu tek kişilik bir parti ama birazdan davetliler gelmeye başlar. Gelenlerin hepsi önemli kişiler. Hepsi de kurumsal bir kimlikle kapımdalar.

Bir kişi elektrik idaresinden. (Herkes geldiğinde ışıkları kapatıp açma görevini ona vereceğim.)

Bir kişi havagazı şirketinden. Yumurta pişmeden gelir diye çok endişe ettim ama dedim ya, şanslıyım bugün.

Birileri son model cep telefonumdan arayıp gelmek istediklerini kurumsal bir dille söylerse diye biraz da endişeliyim. Banka avukatının sekreterine, kentsel dönüşüm için benim güzel evimin yerine ruhsuz betonlar dikmek isteyen belediye müteahhidine yer kalmadığını nasıl söylerim diye düşünüyorum. Şimdilik en iyisi telefonu şarjdan çekip kapanmasını beklemek.

Masama oturmuş yumurtamı yerken siyasi manada acayip eğleniyorum.

Gerçekten parti hard. (hem siyasi hem erotik açıdan.)

Sylvan / 18210

Hoşgeldim bebek, yaşama sırası bende(!?)

İçime baktığımda gördüğüm şey, Nazım’ın isimsiz bir şiirinde söylediği gibi,

“…kuşpalazı boğmaca kara çiçek sıtma
ince hastalık yürek enfarktı kanser filan
işsizlik açlık filan
tiren kazası otobüs kazası uçak kazası iş kazası yer depremi sel baskını
kuraklık falan
karasevda ayyaşlık filan
polis copu hapisane kapısı, atom bombası falan…”*

Değil.

Bunlar o zamanın korkuları. Benim gördüğüm şey içinde bulunduğum zamanın, içimi dolduran, çiğneyip çürüten ve insanlığımdan başlamak üzere, önüne çıkan ne varsa yok eden karanlığı. Hissizlik, tepkisizlik, gözünün önünde olup biten her şeye göz yumma yeteneği, buruşturup atılmış ve içindeki iğrenç karanlık ortaya çıkınca da süslü kağıtlarla örtülmüş sahte görüntüler ve saire. Bu durum beni yahut günümüz standartlarında yaşayan herhangi bir bireyi, geçmiş zamanlarda yaşamış herhangi birinden yahut dünyanın komünizmle yönetildiği keyifli bir ütopyadan daha korkutucu yapar.

Korkutucu olabilirim ama korkuyorum da… Benim gibi, her yönümüzü çepeçevre saran plastik orman kanunlarıyla yönetilen bir gelecekte yaşayan herkes korkularım bilir ve tanır. Çünkü biz, vaktinde ölememekle lanetlendik. Hayatta kalabilmek, geçmişe nazaran seçilmiş, o kadar değilse bile şanslı azınlık sayılabilecek kişilere sunulmuş bir nimet değil. Hayatta kalmak artık çok kolay.

Eskiden ölüyorduk. Bunu durdurabilmek için oldukça çaba harcıyorduk. Tıp geliştirdik. Hastalıkları yendik. Hastalıklar yaratıp onları yendik. Bir şeyleri anlayana kadar diğer insan türlerini; Aztekleri, Kızılderilileri, küçük afrika kabilelerini yenmiştik. Savaşlar açıp esirlerimizin bedeninden öğrendik. Düşman kalmayınca birbirimize düşüp kendimize karşı savaştık ve onu da kazandık. Sonra akıllı bir adam bu durumun muhteşem bir para makinası olduğunu keşfetti. Geriye sadece oturup ölmeyen insanlardan para almak ve onunla mutlu bir hayat sürmek kalmıştı.

Ve şunu anladığımız an daha uzun yaşamaya başladık ama içimizde birçok şey öldü;

‘Yenmek, savaşmaktan kârlı değildir.’

Fakat bir sorun var. Öyle çoğaldık ki şimdi önünü alamıyoruz.

Hangi tüccar, yaşamı boyunca kendisine tonlarca para dökecek müşterisini öldürür ki? Mermilerin kalibresini 7.62 den 5,56 ya düşmesinin sebebi bu. Ölmesin, sakat kalsın ama para kazandırmaya devam etsin.

Hem Usta şiirinde, açgözlülüğü falandan saymamış olsa bile; eminim o da nefret ediyordur, bu kadar çokluğumuza rağmen paylaşsak hepimize yetecek olanın üç-beş kişide olmasından. Kör, topal, fakir ve yüreği vatan sevgisiyle dolu 7 miyar insanın, üçe-beşe nazaran ne kadar az olduğundan filan.

Vel hasıl, Nazım’ın korkuları vardı, bizim de var. Nazım’ın şiirleri vardı, bizim cep telefonumuz var. Nazım’ın çocukların uyanıp güzel, güneşli göreceklerine dair umutları vardı. Bizim yok.

Sylvan / 18210

 

* Nâzım Hikmet, 10 Eylül 1961, Laypzig

ÇAMUR vs. *(içsel çıkarım.)

*(Biraz su, biraz toz, çamur oluyor. Kime atarsan at, elinin altında güçlü bir medya, bol para ve çevresini saran kendininkinden başka ‘ET YIĞINI’ yoksa aynı izi bırakır.

Bunlara sahip değilsen, itibarsızlaşır, adileşir, kirlenirsin. Çamurdan korunmanın yollarını düşünmeliyim. Eskiden insanlar ne yapmıştı?)

  • Ortaçağda bir demirciyim. Göğünden çamur yağan, musluğundan çamur akan bir ülkede yaşıyorum. Ve diğer bütün yurttaşlarım gibi; bütün kelimelerin birer toz olup, bedenimdeki suya karışarak çamura dönüştüğü bir ruha sahibim.

*(Ortaçağ için fazla şiirsel ama yine de böyle bir ruh, beni kirlenmenin yasak olduğu modern toplumumuzda bir nevi potansiyel suçlu yapar. Ve bu da kanıtlıyor ki kimse temiz değil.)

  • Böyle bir ülke olmasının sebebi var, Kral Kirli John. Doğal olarak bu çamur, kralın iradesinin ulaştığı her yere bulaşmış. Hatırlıyorum, dükler düşesler krala kirli dediler de, ondan daha kirli çıkmadılar mı? Bunun üzerine kralın adamları, bütün ülkeyi dolaşıp kirlenmek yasaktır diye mızraklarını kalkanlarına vura vura bağırmadılar mı? Üzerlerindeki görünmez bildikleri balçığı onlara göstereni sudan bir sebeple, ‘sen kirlisin’ diyerek zindana tıkmadılar mı?

Hal böyleyken, hadi anlat. Söyle yiyorsa. ‘Kralım sen benden daha kirlisin.’ de. Ortaçağ bu. Adamı zikerler.

*([Ne yapmak gerek peki?] Ortaçağ filan demişken aklıma Cyrano geldi. [Sağlam bir arka mı bulmalıyım? Onu mu bellemeliyim? Bir ağaç gövdesine dolanan sarmaşık gibi, önünde eğilerek efendimiz sanmak mı? Bilek gücü yerine, dolanla tırmanmak mı? Herkesin yaptığı şeyleri mi yapmalıyım Le Bret?])

  • Yağış zamanı evden çıkmamalıyım.

*(Bu sabır ve dayanma sınırıyla alakalıdır. İnatçı ve dirayetli değilsen bunu yapamaz, gökten tank yağsa sokağa çıkıp çamura bulanırsın. Benim için fazla riskli.)

  • Çantamda sürekli yeni kişilikler bulunduracağım. Yeterince hızlı olursam fark edilmeyebilirim.

*(Şizofreniye yakın bir yan etkisi olacak, siyasi kişilik, sanatçı kişilikle sürekli çarpışacaktır. Vatani duygular, gelişmiş insani egoyu bastırmaya çalışacak, hak verecek, -dan yana olacak, renklere bağlanacak ve saire. Alt kişiliğin karizmatik bir poz vermiş, gönül verdiği renklerin bayrağını öpüyor olabilir.)

  • Eğer beni suçlarlarsa inkar ederim.

*(İnsanlık kadar eski bir yöntemdir. Kirlendiğin anda elindeki her şeyle, tam anlamıyla, bütün varlığınla inkar et. Temiz olduğunu, sana çamur atıldığını fakat üzerine asla bulaşmadığını, çamur atanların kirli olduğunu söyle. Göreceksin mutlaka sana inanan birileri çıkacaktır. Ama bu neyi değiştirecek ki?)

  • Öyleyse bende onlar gibi olurum. Mızrağımı kuşanır kalkanımı sırtıma asarım.

*(çamura bulanmak. İyi bir fikir gibi görünüyor. Böylelikle ne kadar çamur atılırsa atılsın fark etmeyeceğini düşünüyorum. Bunu neden yaptığımı soranlara ‘sağlığa iyi geldiğini’ söyleyerek kendime zayıf bir koruma kalkanı bile yapabilirim. Bana inanan sağlık düşkünü bireyler de aynısını yapacaktır. Bu aslında iyi bir hedef saptırma ama senin gibi görünen diğerleriyle pişti olmak gibi bir yan etkisi olabilir.)

  • Orta çağdayım lan! En yüksek kimin sesi çıkarsa o haklıdır.

*(Ortaçağdaki durumu bu şekilde kotarabilsem de artık zaman değişti. Şimdi için ne yapacağımı düşünmeliyim. Bence toplumun her bireyini kirletmeliyim. Buna çamurun normalleşmesi ya da OMO etkisi diye isim bile takabilirim. Böylelikle, kirlenmek bir kusur olmaktan çıkartılır, yani normalleşirse kimse pisliğe aldırış etmez.)

  • Bak sonunda geldiler. Mızraklarını kapıya doğrultmuşlar. Kılıcım

*(neyse ki ortaçağda yaşamıyorum. Ortaçağdaki yanım da artık yaşamıyor.)

Sylvan / 18029