Hoşgeldim bebek, yaşama sırası bende(!?)

İçime baktığımda gördüğüm şey, Nazım’ın isimsiz bir şiirinde söylediği gibi,

“…kuşpalazı boğmaca kara çiçek sıtma
ince hastalık yürek enfarktı kanser filan
işsizlik açlık filan
tiren kazası otobüs kazası uçak kazası iş kazası yer depremi sel baskını
kuraklık falan
karasevda ayyaşlık filan
polis copu hapisane kapısı, atom bombası falan…”*

Değil.

Bunlar o zamanın korkuları. Benim gördüğüm şey içinde bulunduğum zamanın, içimi dolduran, çiğneyip çürüten ve insanlığımdan başlamak üzere, önüne çıkan ne varsa yok eden karanlığı. Hissizlik, tepkisizlik, gözünün önünde olup biten her şeye göz yumma yeteneği, buruşturup atılmış ve içindeki iğrenç karanlık ortaya çıkınca da süslü kağıtlarla örtülmüş sahte görüntüler ve saire. Bu durum beni yahut günümüz standartlarında yaşayan herhangi bir bireyi, geçmiş zamanlarda yaşamış herhangi birinden yahut dünyanın komünizmle yönetildiği keyifli bir ütopyadan daha korkutucu yapar.

Korkutucu olabilirim ama korkuyorum da… Benim gibi, her yönümüzü çepeçevre saran plastik orman kanunlarıyla yönetilen bir gelecekte yaşayan herkes korkularım bilir ve tanır. Çünkü biz, vaktinde ölememekle lanetlendik. Hayatta kalabilmek, geçmişe nazaran seçilmiş, o kadar değilse bile şanslı azınlık sayılabilecek kişilere sunulmuş bir nimet değil. Hayatta kalmak artık çok kolay.

Eskiden ölüyorduk. Bunu durdurabilmek için oldukça çaba harcıyorduk. Tıp geliştirdik. Hastalıkları yendik. Hastalıklar yaratıp onları yendik. Bir şeyleri anlayana kadar diğer insan türlerini; Aztekleri, Kızılderilileri, küçük afrika kabilelerini yenmiştik. Savaşlar açıp esirlerimizin bedeninden öğrendik. Düşman kalmayınca birbirimize düşüp kendimize karşı savaştık ve onu da kazandık. Sonra akıllı bir adam bu durumun muhteşem bir para makinası olduğunu keşfetti. Geriye sadece oturup ölmeyen insanlardan para almak ve onunla mutlu bir hayat sürmek kalmıştı.

Ve şunu anladığımız an daha uzun yaşamaya başladık ama içimizde birçok şey öldü;

‘Yenmek, savaşmaktan kârlı değildir.’

Fakat bir sorun var. Öyle çoğaldık ki şimdi önünü alamıyoruz.

Hangi tüccar, yaşamı boyunca kendisine tonlarca para dökecek müşterisini öldürür ki? Mermilerin kalibresini 7.62 den 5,56 ya düşmesinin sebebi bu. Ölmesin, sakat kalsın ama para kazandırmaya devam etsin.

Hem Usta şiirinde, açgözlülüğü falandan saymamış olsa bile; eminim o da nefret ediyordur, bu kadar çokluğumuza rağmen paylaşsak hepimize yetecek olanın üç-beş kişide olmasından. Kör, topal, fakir ve yüreği vatan sevgisiyle dolu 7 miyar insanın, üçe-beşe nazaran ne kadar az olduğundan filan.

Vel hasıl, Nazım’ın korkuları vardı, bizim de var. Nazım’ın şiirleri vardı, bizim cep telefonumuz var. Nazım’ın çocukların uyanıp güzel, güneşli göreceklerine dair umutları vardı. Bizim yok.

Sylvan / 18210

 

* Nâzım Hikmet, 10 Eylül 1961, Laypzig

m.a. etkileri / kısım 216 – kısa.

hepimiz aynıydık.
önce bir bebek
ardından pis bir moruk…
şimdi bir ürün

eskiyoruz.
ve bu yaşananlar…
bilinçsiz bir ‘yeni kalma çabası’.

sahte ürünlerin satıldığı dükkanlara
boyunlarından asılmış
samimiyetsiz reklam panolarına dönüştük.

büyük katliamlardan kurtulup / tüketmeyi öğrendik…

Sylvan. 162605