Terliksi

Odanın balkonun kapısına çıkan eşikte bir terliğim var. Bir Terlik. Sağ tek. İçi beyaz yünlü, tabanı yumuşak. Suya dayanıksız, ev terliği. Parkeye bastığında ses çıkartmıyor, yani gece kullanmak için ideal. Eski ama güvenilir bir terlik. Üç haftadır eşini aramaya üşendiğimden onunla balkona çıkıp, sigaramı tek ayak üzerinde içtim. Bazı komşularım yogaya başladığımı düşünüyor. Bana özendiklerini mutfak pencerelerini kapatışlarından anlayabiliyorum. Bir de geçenlerde 64. yaşını kutladıkları alt komşum Şaziment hanımın eşi Naci bey’e homurdanmasından duydum.

“Ben de yogaya gitmek istiyorum. Bak üstteki kiracı her akşam bize nispet yapar gibi balkonda yoga yapıyormuş.”

“Hayır teyze, yoga değil bildiğin sigara içiyorum ben.”

Üç haftadır kış var ve Terliğimin sol teki kayıp. Balkon zemini ıslak ve soğuk. Bütün bu aksiliklere rağmen, böyle şeyler için rutinimi bozmak bana zor geldi. Gecenin üçü, ağzımda sigaram, yüzüme rüzgar vuruyor.  Mağrur ve gururluyum. Dışarıdan kendime baktığımda dinlenen bir leylek gibi görünüyor olmalıyım. Üşüyen sol ayağımı sağ ayağımın üzerine koymuş, dengemi sağlamaya çalışarak sarmayı körükleyip duruyordum. Kimi zaman titredim, kimi zaman ıslandım ama vazgeçmeye niyetim yok.

Sadece geceleri balkonda sigara içiyorum. Son üç haftadır yapmayı en sevdiğim şey bu. Gecenin bir vakti ayağımda tek terlikle soğukta dikilip terliğimin sol tekini düşünüyorum. Yerini az çok tahmin edebiliyorum. Büyük ihtimal kapının hemen yanındaki koltuğun altına kaçmıştır. Sadece eğilip onu iki parmağımla oradan çekip çıkartmalıyım.

Ama gecenin karanlığında kim, pamucakların* olduğu; ki soğuk sıcak dengesinin değişken olduğundan mütevellit nemli, bir koltuk altına iki parmağını sokup tozlu bir sol terliği çıkartmak ister ki? Peki ya gerçekten orada değil de başka bir yerde tozlanıyorsa sol terliğim? Bilgisayar kasasının arkasında, koridordaki çamaşır makinasının rutubetli karanlığında ya da dış kapıya yakın bir yerdeyse? Kahretsin! Boşa kürek çekmekten nefret ediyorum.

Bir türlü aklımdan çıkmıyor. Ya gerçekten dış kapının dışındaysa? Soğuk apartman merdivenlerinin karanlık dünyasında, soğukta ve sol başına ne yapıyordur. Burada olsa ve sol ayağımı ısıtsa terliğim. Eşinin yanında pofuduk bir şekilde dursa.. Ama nafile… Hiç böylesi çetrefil bir dilemmayla karşılaşmamıştım. Sağ ayağım sıcakta ama üzerindeki baskıdan küçük parmağı hasar gördü. Sol ayağım ise sağlığı yerinde fakat üşüyor. Bütün dertlerim sol tekime kavuşmamla son bulacak. Bu rezil duruma artık bir son vermeli ve terliğimin sol tekini bulmalıyım. Fakat hala bunun için bir şey yapmadım.

Yine soğuk balkondan, sıcak odama girdiğimde sağ tekini beni her zaman karşıladığı yere bırakıp masamın başına dönüyorum. Onu masamdan görebiliyorum. Birazdan tabanındaki su parke zemine yayılacak. Peteğin yakınında olduğu için hemen kuruyup sıradaki sigara molası için hazır ve sıcak bir şekilde beni karşılayacak sağ terliğim. Onu seviyorum ama sol tekine ihtiyacım var.

Dün gece artık daha fazla dayanamayacağımı düşünüp sigaramı söndürdüm ve içeri geçtim. Gecenin üçünde yakılan ışık rahatsızlığına katlanarak eğildim ve çekinerek koltuğun altına parmaklarımı uzattım. Gerçekten oradaydı. Yalnız ve tozlu… Parmağıma sarılan bir toz  topağına aldırmadan onu oradan çıkartıp sağ eşinin yanına attım ve masama geri döndüm. O gece başka sigara içmedim. Bu rahatlamayı güzel bir uykuyla taçlandırmak için yatağıma girip yorganı kafama çektim.

Rüyamda ayağımda terliklerim maviliklerde uçuyordum. Sigara yerine ağzımda bir buğday başağı vardı ve elimde az önce red-kit’in bizzat takdim ettiği ödülümü tutuyordum. Tanrım… Nasıl da mutluyum.

Ertesi gün saat 2:25. Gece.

Masamın başındayım. İnce kağıdım, bloknottan kıvırdığım filtrem, kaçak yollarla ülkeye girmiş tütünümü özenle yan yana dizmiş, özenerek sigaramı sarıyorum. Haftalar sonra ilk kez ayağımda iki terlikle balkon sefamı yapacağım. Komşularım yogayı bıraktığımı düşünecek. Ben ise ikisi de ayağımda olduğu için terliklerimi düşünmeyeceğim. Kim bilir soğukta dikilirken aklıma neler gelecek. Belki bir iki öykü çıkartacak konu bile üretebilirim. Çünkü, ay ışığında sessizce dikilip çatılara bakmak, yıldızları izlemek gerçekten iyi geliyor. Çakmağım neredeydi? İşte buradasın… ve artık her şey hazır. Dikkatli adımlarla ses çıkartmadan balkon kapısına doğru yürüyorum. Ayağımı uzatıyorum, parke zemin. Yerdeki nemi çorabımda hissedip ayağımı terliğimi bulmak için kaydırıyorum. Çakmağı bir kez çakıp çıkarttığı zayıf ışık zemini taramam ve terliklerimin orada olmadığını anlamam için de yeterli.

Ev ahalisinden birisi mis gibi bir çift pofuduk terliği orada sahipsiz görünce giyip gitmiş olmalı. Diğer odalarda terliğimi aramak için çok geç bir vakit. Hay aksi! Çaresiz kapıyı aralayıp burnumu dışarı uzatıyorum ve birkaç nefes çektikten sonra, sigaramı küllüğe bırakıp içeri giriyorum. Bu çok tatsızdı…

Buradan eli boş dönmeyeceğim. Üç hafta boyunca o tek terlikle balkonda tünedim ve eşini bulduğum gün terlik kayboldu. Yani bir şeyler tamamlanınca hemen bir başkası alıp gidiyor. Geçenlerde bir dostuma söylemiştim; içinde bulunduğumuz devir her şeye sahip olmak için kurgulanmış bir devir değil. Biz, yani bu boktan devrin gırtlağına kadar borçlu nesli, elimizdekilerle yetinmeyi bilmeli ve sahip olduklarımızdan güzellikler yaratmasını bilmeliyiz. Aksi takdirde hala her şeye sahip olma isteğinin peşinde koşan mutsuz birisi tarafından elimizdekileri kaybedeceğiz.

Sosyal mesajımı da verdiğime göre yarın ilk iş terliklerimi bulup sol tekini ait olduğu yere, yani o nemli koltuk altına ittireceğim.

 

Sylvan Clownson.

 

*pamuklaşmış toz topağı.

Meksika Açmazı

Arch Stanton anısına.

Her paranın üzerinde bir kelle, her kellenin de üzerinde bir para ödülü olduğu zamanlar.
Yer: Vahşi Ortadoğu.

Eski dünyayı yeni dünyaya bağlayan, üç köprüye rağmen iki yakası bir araya gelmeyen, küçük yüzölçümlü bir şehrin yeni dünyaya bakan kısmında bir sokaktaki küçük bir dükkanda çalışıyorum. Bu kasabada yabancılar değil kimse sevilmiyor.

– Hey yabancı! Biz burada sevmeyiz.
– ?
– Biz, buranın insanları açık ve netiz.
– Peki…

Bugün bu caddede acayip şeyler yaşandı.

İşler kötü. Canım sıkılıyordu. Verandada bir burbon fıçısının üzerinde oturmuş, rüzgarda savrulan bir çöl bitkisinin caddeyi koşar adım geçişini izliyordum. Bir anda, üç köşeden, üç silahşör peyda oldu. Pencereden mağazaların yanyana dizildiği cadde bir anda boşaldı. Esnaf dükkana kapandı, ahali evlere kapanıp perdeleri kapattılar. Bütün kasaba yaklaşan büyük kapışmanın gerginliğini sosyal medyadan kedi vidyosu izleyerek takip ediyor.

Annesi onu kolundan çekiştirip eve tıkıştırırken; “Rüzgar Dalır, Fırtına Yuro’ya karşı!” diğer bağırıyor bir çocuk.

“Sus küçük Tomy.” Kadın endişeli. Bu konuda bir şey söyleyeni şerif hemen içeri tıkıyor.

Bütün para birimlerinin arkasında güçlü adamlar olduğu bilinir. Bu durum, para birimlerini kanunun gözünde birer haydut yapar. Ve güçlü adamlar kanunu umursamaz. Onların kendi kanunları vardır.

Şu an Rügar Dalır caddenin bir ucuna geçmiş Fırtına Yuro diğer ucuna. Esnaf fısıltıyla konuşuyor. İçlerinde bu önemli duruma iddia basanlar bile var.

– Dolara asla güvenilmez Jack. Çünkü asla tek başına dolaşmaz.
– Bunu herkes bilir seni ayyaş ihtiyar. Asıl ben sana kimsenin bilmediği bir şey söyleyeyim mi?
– Aynı vasıflara sahip orta zeki insanlarız Jack. Benim bilmediğim ne biliyor olabilirsin ki?
– Böyle yazılmasa bu cümleyi kurabilecek miydin seni lanet ihtiyar?
– Onu bunu siktir et de söyle bakalım benim bilmediğim ne biliyorsun?
– Yuro, aslında usta bir samuraymış.
– Vaay… Kan akıtmayı çok sevdiğini duymuştum. Demek bu yüzden olmalı.

Bu sahne yeni başlamadı. Bu anlattığım sonları. Başta bir Meksika açmazıydı. TLir diye yerel bir kowboy daha vardı ama ilk çatışmada kurşunu bitince çekilmek zorunda kaldı. Şimdi Kilisenin yanındaki sokakta saklanıyor. Çatışmadan canlı çıkmayı zor başardı. Soluk soluğa kendisini ‘kilise aslında bu yazıdaki din vurgusu’ isimli ara sokağa atmayı başarmıştı.

Dalır’ın elinde iki silah var. Birinin adı açlık, diğeri sefalet. Yuro’nun elinde Bir tüfek, adı Güvensiz liman.
TLir’in elinde sedef saplı eski bir tabanca. Adı Gururlu Çöküş.

Hani bunlar haydutlar ya, haydutlar soygunla beslenir. TLir’in, son vurgunu olan şeker farikasından kotardığı iki çuval barutu, boş kovanları, mermi uçları var. Bütün bunlara sahip olduğu halde mermi yapmak yerine onları verip üç beş mermi için tüccarla işaret dilinde yazılmış bir anlaşma imzalamaya hazırlanıyor.

– Ne salaklık! Bu sadece iki atışlık zaman kazanmaya çalışmak.
– Kızma Jack. Aslında zekisin ama kafan çalışmıyor. Görmüyor musun, adam durumu kotarıyor.
– Durum böyle kotarılmaz ihtiyar.
– TLir’in saklandığına bakma Jack. Sen bilmezsin eskiden tüp kuyrukları vardı ve o zaman TLir efsanevi bir kovboydu. Derler ki, paranın üzerine kelle konulmasının sebebi oymuş.
– Her duyduğuna inanma İhtiyar. En eski sikkelerde bile kafa vardı.
– Bence Doları olan kazanacak.
– Haklı olabilirsin hızlı silahşör.
– Son günlerde gölgesinden bile hızlı. Yine de ben Yuro’ya oynuyorum. Attığını vuruyor.

Onlar bunu düşünedursun, Patronum, dükkanın önündeki caddede patlak veren bu çatışmanın, haydutların arkasındaki güçlü adamların başının altından çıktığını düşünüyor.

– Bizi korkutmaya çalışıyorlar. Silahların isimlerine bak: Açlık sefalet, Güvensiz liman, Gururlu Çöküş.
– Beni fazla korkutamazlar. Hem param yok hem açım. Zaten her şekilde ağzıma sıçılıyor.
– Sen öyle san…

Parası olan daha çok korkuyor. Ağzı daha büyük olduğu için değil. Adam rahat değil. Standardını korumak için harcadığı çaba içten içe onu bitiriyor.

Bütün kasaba tedirgin.

– Şu silahlar bir patlasa da ne olacağını görsek.
– Çıkarsa patlar yalnız.
– Aha Dübeş!

Anlıyorum ki yanlış yere doğru bakıyorum. Benim olayım western değil. Daha içsel. Patronla, sinek beslediğim bu dükkanda oturup, bu hikayeyi yazmamın sebebi ve piyasanın bu halde oluşunun sebebi yukarıda bahsettiğim o güçlü adamlar.

Onlara borçluyum. Bana bu yazıyı yazma zamanı sağladıkları için değil. Öyle minnet filan değil. Gerçek manada borçluyum. Patronum da onlara borçlu. Bütün esnaf, büyük ihtimal bu yazıyı okuyan sen de onlara borçlusundur…

/18612

Kehanet

Geçmiş yüzyılın insanı olduğumu düşünürken, içinde sürüklendiğim yeni çağın bana sunduğu bilginin ışığında Apollonun gözlerine sahip oldum.

Geleceği görür gibiyim… … Fırtına yaklaşıyor…

Paranın yarattığı humanoidlerin ele geçirdiği mekanizmalar dev bir kümülonimbus misali genişleyip dünyayı kaplıyor. Görüyorum. Kirli, yekpare bir bulut gökyüzünü karartıyor.

Dünyayı yöneten şirketlerden tut, tek kişilik küçük iş kovalayan girişimcilere kadar, kurulmuş yahut hayata geçmeyi bekleyen tüm sistemler yaklaşan fırtınanın farkında. Hepsinin aklında tek bir soru var; bu durumu nasıl kâra çevirebilecekleri. Ben biliyorum. Ama söyleyemeyeceğim.

Madem geleceği görüyorum birde kehanette bulunayım: Biz dünyanın zirvesini görebilmiş ilk ve tek nesiliz. Bizden sonra hiç kimse güneşi göremeyecek.

Sistem, popüler kültür, devlet, otorite ve saire; korktuğunuz yahut tiksindiğiniz ne varsa yıldırımlar gibi yeryüzüne düşecekler. Kalıplaşmış fikirler, düz bir çizgide seyreden sanat algısı, akademik net çizgiler, o çizgilerden oluşmuş resmi suratlar, kariyer ve parasızlık tablosundaki değişken çizgiler, marjinal faydasızlık, belirsiz geleceğe duyulan fazla abartılmış kaygılar ve kararsızlıklardan oluşan bir yağmur başlayacak.

Öyle şiddetli yağacak ki, bu yağmur altında özgür hissetmek bir yana özgürlüğe dair düşündüğün ne varsa saçma sapan ideolojilerle yer değiştirecek. Şu malum sloganın aksine baskısı seni yıldıracak.

Önce fikrini özgürce söyleyemediğinin farkına varacaksın. Anlatmayı deneyeceksin, biraz sonra anlatmak istemeyeceksin. Onların dilinde senin sözlerinin bir anlamı yok. Sonunda susacaksın. Çünkü konuşmaya devam edersen bir anda yaşam alanın değişebilir. Bir anda özendiğin evinin sıcaklığını unutabilirsin. Yetmezmiş gibi, başına ‘eski standartlarını özlemeyi’ konu alan bir dert açılacak. Bir de şu yaklaşan lanet fırtına var zaten… Güneşi özlemenin nasıl bir his olduğunu düşün. Bunu hiç yaşamadın.

Evine kapanıp susacaksın. Sokakta konuşursan kafana bir cop düşebilir çünkü. Öyle şeyler olmaz deme. Haberlerde duyabilirsin: “Fırtınada evden çıkmama kurallarına riayet etmeyen bir vatandaşın kafasına şiddetli rüzgarda savrulan başıboş bir ‘adalet’ tabelası düştü. Olay anında hayatını kaybettiği yetkililerce onaylanan bilgiler içinde. Bir terör örgütü üyesi olabileceği endişesiyle ceset üç gündür olay yerinde.”

Fırtına başladıktan bir süre sonra evinde, mahallende, şehrinde, ülkende kısılıp kalmaktan, sıkılacaksın. Öfkeleneceksin belki. Belki de duvarlara ‘kahrolsun yağmur’ temalı bir şeyler yazmak isteyeceksin. Birileri seni durduracak. Yapma diyecekler. Haberlerde gördük, adamın biri…

“Sikmişim adamınızı ulan!” Diyemeyeceksin. Düşün bir, bir sürü sonucu var bu işin. Bir kere sen, onun kim olduğunu biliyor musun? İkincisi adamın yandaşları seni bir güzel benzetebilir. Üçüncüsü ibnelikle suçlanabilirsin. Yanına teskolu otobüsle yaklaşan birisi sana akıl verecek; “öbürü daha fena, dayağa razı mı gelsen?”

Adın çıkacağına bir iki morlukla atlatabilirsin. Tamam abi başlayın. Ama yüzüme vurmak yok.

Kafanda odun travması, aklında deli sorular. Ama herkes aynı soruları onlarca kez sormuş. Yahu, biz mekanizmaların kontrolünü ne zaman yitirdik? Neden dinmiyor bu yağmur? Özgürlük ne menem bir şeydir? Ve bunun gibi bilindik klişeler…

Çenene indirilen son postal boyun bağlarını birbirinden ayırırken şunu soracaksın.

“Bu yağmuru biz başlatmadık mı?”

/18066

 

KÜT! (Bir ters evrim hikayesi.)

Artık nasıl sonlanması gerektiğini düşünüyorum. Bu yok oluştaki payımın ne olacağını? neler yaparsam bu kötü gidişatı hızlandıracağımı ve saire…

İçimde gün be gün büyüdüğünü hissettiğim öfke artık öylesine devleşti ki, akıllara zarar tepkisizliğim ve sabrım onu dizginlemeye yetmiyor.

Kendimi sakinleştirmek için gözlerimi her kapadığımda, iğrenç bir gerçek kulaklarıma çalınıyor. Onu duymamak için ellerimi kulaklarıma götürüyorum. Bu kez ağzımda, iğrenç bir tad.  İçimi acıtan, beni kendimden utandıran, türümün dörtte üçünün yok olmasını düşündürüp beni onların gözünde bir nevi hain yapan gerçeklerden kaçmak için kafamı başka yöne her çevirdiğimde, bir çocuğun acı çığlıklarıyla karşılaşıyorum.

Her şey bir anda nasıl tepetaklak oldu anlamıyorum.  Daha geçen yıl dünyanın zirvesine oturur, zihnimi sonsuzluğa açar, kendi halimce onu anlamaya çalışırdım. Her şey kusursuz bir döngüdeydi ve ben o döngüdeki yerimi kavramıştım. Kavramanın bazen sadece yaptığın şeyleri devam ettirmen gerektiğini öğrenmiştim. İyi bir insan olmanın doğru fikirle birleştiğinde mental açıdan ve gerçek hayatta seni nerelere götüreceğini, insanın olması gerektiği evrensel boyutu ve ona nasıl ulaşacağını düşünüyordum. Ardından bir mağara adamının, tahtadan yontma bir lobutla kafama indirdiği darbenin etkisiyle sendeledim. Acı gerçekti. Kan sıcak ve yapış yapıştı. Yere kapaklanışımı hatırlıyorum.

Ayıldığımda 3000 yıl geçmiş. Gerçekten geçmişte miyim? Yoksa yapmayı başarabildiğimiz her şeyi yok edip, her şeye en baştan başladığımız alternatif bir gelecekte miyim bilmiyorum. Bu aslında hiçbir şey beceremediğimiz anlamına gelir. Doğrulup etrafıma baktığımda hala adamlar görüyorum. Ve lobutlarını… Etten yontma. İnsana benziyorlar ama sadece öyle göründüklerini biliyorum.

Pek bir şeyden çakmıyorum ama bu ilkel halimle bile bildiğim bir şey var. Tahta lobutların hiçbir konuda fikirleri yoktur. Bu 3000 yıl önce de aynıydı, herhangi bir alternatif gelecekte de aynıdır.

Bazı şeyler asla değişmez.

Hala her sabah kalkıp işe gidiyorum. Bir mağara adamıyım ama traş olup kravat bağlamayı bir şekilde öğrenmişim. Hala bir şeylere küfür ediyorum. Az şey biliyorum ama faydanın ve zararın bilincindeyim. Seçiyorum. Marketten taş, mağazadan deri kıyafetler, meclise lobut.

 

Ulan yine mi aynı acı!

 

18615

Zaman Kaymalı Bir Onsekiz Yaş Hikayesi

Barın kapısında gururla 18. Sayısını badigarda gösterip yine de içeri alınmayan bir fanzin için yazılabilecek en alakasız önsöz… 

 

Badigard ciddi. Bu mekana girmeyi 18. Kez deniyorum. Yaşımı doldurdum, dikildim karşısına. Kimliğe bakıyor. Bana bakıyor.

“Damsız almıyoruz.”

Belki kapağa bir kadın koysam işimi görebilirdi. Fakat adam işini önemsiyor olmalı. Suratsız bir genç bazen rahatsız edici olabilir. 200 metre yukarıdaki bi’şey heykelinin önünde sigaramı tüttürürken kalabalık caddeden geçen rastgele bir kıza sordum.

“Benimle bara gelir misin?” Şüphesini gidermeliydim. “Sadece içeri girmek için… Kapıya kadar, sahte bir birliktelik. One night stand gibi ama arada yastık olacak misal. Hatta kanepede yatarım. Sırtımı dönerim rahatsız olmazsın.”

Tekrar bar kapısı. Yanımda beni -sızsızlıktan kurtaracak hatun. Kimlik badigardın suratına orta parmak gibi uzatılmış.

“Kızın yaşı tutmuyor.” Suratsız herif. Piç… Akademik bakış açısıyla bizi süzüp, değersizleştirmek için elinden geleni yapıyor sanki. “Siktirin lan tıfıllar!” diyecek ama hır çıksın da istemiyor.

Kendimi beğendirmek için badigardın istediği davranacak değilim.  Fanzini cebime tıkıp, kızın elini sıkıp tekrar bi’şey heykelinin önünde soluğu alıyorum. Yağmur yağıyor. Hayatımın en saçma anlarından birini yaşıyorum. O heykeli bi’şey heykeli yapan şeylerin altına yazılmış “1970” küsürün yedisinin üzerine tünemiş, bara ayırdığım paranın 3/2 sini şaraba gömmüşüm. En büyüğünden en küçüğüne, her türlü otoriteden tiksinmenin en doğru duruş olacağına karar vermiş, şarabın yarısını yutmuşum.

Bir yerlerden kovulmanın yahut kapıda kalmanın defalarca tekrarlanmasının bünyeme kattığı alışkanlığın gevrek gülümsemesiyle derenin kenarına oturmuş, önümden geçen somon sürüsünü izleyen anormal bir somon gibi hissediyordum.

Şarap bitmiş, Kız gitmişti, bara girememiştim. Kafam rahattı. Yağmur altında, beton bir yedinin üzerinde oturup, otuzlu yaşlarımda bir fanzin yaparsam 18. Sayısına bir 18 yaş hikayesi ile önsöz yazmanın hayalini kurarak orada ıslanıp, sarhoş olmuştum.

Palyaço fanzin, derenin dışından akıntıyı izleyen her balığın ya oltaya takıldığını ya da ayının ağzında olduğunu hatırlatarak sunar:

Bir şekilde ölüyoruz.

Hoşgeldim bebek, yaşama sırası bende(!?)

İçime baktığımda gördüğüm şey, Nazım’ın isimsiz bir şiirinde söylediği gibi,

“…kuşpalazı boğmaca kara çiçek sıtma
ince hastalık yürek enfarktı kanser filan
işsizlik açlık filan
tiren kazası otobüs kazası uçak kazası iş kazası yer depremi sel baskını
kuraklık falan
karasevda ayyaşlık filan
polis copu hapisane kapısı, atom bombası falan…”*

Değil.

Bunlar o zamanın korkuları. Benim gördüğüm şey içinde bulunduğum zamanın, içimi dolduran, çiğneyip çürüten ve insanlığımdan başlamak üzere, önüne çıkan ne varsa yok eden karanlığı. Hissizlik, tepkisizlik, gözünün önünde olup biten her şeye göz yumma yeteneği, buruşturup atılmış ve içindeki iğrenç karanlık ortaya çıkınca da süslü kağıtlarla örtülmüş sahte görüntüler ve saire. Bu durum beni yahut günümüz standartlarında yaşayan herhangi bir bireyi, geçmiş zamanlarda yaşamış herhangi birinden yahut dünyanın komünizmle yönetildiği keyifli bir ütopyadan daha korkutucu yapar.

Korkutucu olabilirim ama korkuyorum da… Benim gibi, her yönümüzü çepeçevre saran plastik orman kanunlarıyla yönetilen bir gelecekte yaşayan herkes korkularım bilir ve tanır. Çünkü biz, vaktinde ölememekle lanetlendik. Hayatta kalabilmek, geçmişe nazaran seçilmiş, o kadar değilse bile şanslı azınlık sayılabilecek kişilere sunulmuş bir nimet değil. Hayatta kalmak artık çok kolay.

Eskiden ölüyorduk. Bunu durdurabilmek için oldukça çaba harcıyorduk. Tıp geliştirdik. Hastalıkları yendik. Hastalıklar yaratıp onları yendik. Bir şeyleri anlayana kadar diğer insan türlerini; Aztekleri, Kızılderilileri, küçük afrika kabilelerini yenmiştik. Savaşlar açıp esirlerimizin bedeninden öğrendik. Düşman kalmayınca birbirimize düşüp kendimize karşı savaştık ve onu da kazandık. Sonra akıllı bir adam bu durumun muhteşem bir para makinası olduğunu keşfetti. Geriye sadece oturup ölmeyen insanlardan para almak ve onunla mutlu bir hayat sürmek kalmıştı.

Ve şunu anladığımız an daha uzun yaşamaya başladık ama içimizde birçok şey öldü;

‘Yenmek, savaşmaktan kârlı değildir.’

Fakat bir sorun var. Öyle çoğaldık ki şimdi önünü alamıyoruz.

Hangi tüccar, yaşamı boyunca kendisine tonlarca para dökecek müşterisini öldürür ki? Mermilerin kalibresini 7.62 den 5,56 ya düşmesinin sebebi bu. Ölmesin, sakat kalsın ama para kazandırmaya devam etsin.

Hem Usta şiirinde, açgözlülüğü falandan saymamış olsa bile; eminim o da nefret ediyordur, bu kadar çokluğumuza rağmen paylaşsak hepimize yetecek olanın üç-beş kişide olmasından. Kör, topal, fakir ve yüreği vatan sevgisiyle dolu 7 miyar insanın, üçe-beşe nazaran ne kadar az olduğundan filan.

Vel hasıl, Nazım’ın korkuları vardı, bizim de var. Nazım’ın şiirleri vardı, bizim cep telefonumuz var. Nazım’ın çocukların uyanıp güzel, güneşli göreceklerine dair umutları vardı. Bizim yok.

Sylvan / 18210

 

* Nâzım Hikmet, 10 Eylül 1961, Laypzig