21.03.2016 tarihli seyirme

uzun bir gün hatırlıyorum. .

taş bir duvara oturmuş ve bir kuralı hiçe sayıp çimlere basmıştım. ayaklarımın çıplak olması uygar dünya adına garip karşılansa da benim için gayet keyf vericiydi. sağımda yeşil bir çayır uzanıyor, az aşağıda çalılıkların arasından deniz görünüyordu.

gün uzun, deniz uzaktı… ben de kendimden bir adam boyu uzaklaşmıştım.

her şeye ırak’tım. bölünmüş, parçalanmış ve ölümüne fakir… dost kuvvetleri içimdeki diktatörü devirmiş ansızın kendimle kalmıştım… buruk ve özgür. buruk bir özgürlük hissi… bu garip durumu çift kağıtlı bir sigarayla kutlamak için buraya gelmiş, bu taşa oturmuştum ve ayağımın altında uzunan çimleri delicesine bir öfkeyle eziyordum. solumda büyük bir çınar göğe uzamıştı. kafamın mesafesi çınardan bir baş yüksek olsa da çınar benden daha asil bir duruş sergiliyordu.

gün uzundu ve kabul ediyorum. çınar yüksekti…

benimkisi sadece bir arzuydu. ve o çınara karşı sergilediğim kıskançlık krizi. sonra sarıldık. barıştık.

tek canım kalmıştı. Sylvan dediğin tek canı kalmış bir adamdı. doğduğundan beri tek canla yaşamıştı. hiç ölmeden… bu Sylvan’ı şanslı biri yapar. hayretler içinde bu yaşıma kadar nasıl ölmediğime şaşırarak orada oturdum.

gün uzun, kafam yüksek, deniz uzaktı…

01.03.2016 tarihli seyirme.

ne zamandır kafamın içine konuşuyorum ve kendime dediklerimi bir yerlere yazıyorum. fakat bir süredir söyleyeceklerim tam yazılacakken beynimin kıvrımlarına saplanıp kalıyor.

söz uçar beyin çürür…

“madem kıvrımlara takılıp kaldım…” diyorum “söyleyeceklerimi kimse bilmeyecek. öyleyse söylemenin manası var mıdır?”

gözlerimin içine bakıp susuyorum.

Fakat içimdeki şeytan susmuyor… sürekli söyleniyor; Ne gereği var ki böyle lüzumsuz konuların…
sus ve boş hayatını yaşa Sylvan.
sus ve önündeki plastiğe odaklan.
sus ve anlamaya çalışma.
anlatma. deneme. uğraşma bile.
sus ve yalamaya devam et avucunun içini…

sadece kendi kendine vızıldayan bir sivrisineksin.
sözün havada kaldı.
beynin söğüş.
kağıdı ise bu kez uçak yaptın.

s.

20.09.2015 tarihli seyirme

öfkem beni sakinliğin sınırna getirdi…

Son nokta bu olmalı. hissiz ve tepkisiz bir koltuğa gömülmek…

üzerime atılan toprak beni rahatsız etmiyor. onun ağırlığı altında ezilmiyorum. ışığı engellemesi ve yahut oksijenin bedenime artık girmiyor oluşu umrumda değil.

Uçsuz bucaksız bir çölün başlangıcı olarak

bir ormanda yeniden uyanacağım… biliyorum.

… Sonsuz kumulluk…

fiziksel dünyam daraldıkça ruhum bedenime ağır gelmeye başladı. adımlarım daha yavaş ve daha uzağa gidiyor. ve geri dönme isteği gri bir istemeyişle çelişip gerçekliğin ortasına yüzüstü kapaklanıyorum. yolculuğun kaçınılmaz olduğu gerçeğiyle, hatta ona sıkı sıkı sarılıp bavulumu topladım. gidebileceğim yerlerin sayısı azaldıkça ya da gökyüzünün çapı küçüldükçe gözlerimi kafamın içine çevirdim. son bir kaç  yıldır kirli, azot yüklü, zehirli bir gök diye kafamdaki karmaşayı seyiriyorum.

Doktorum “artık gözlerimi gerçeğe çevirmemi” söylediyse de onu dinlemedim. Kendimi gerçekliğin algısından kopartıp içimde bir dünya kurmaya zorluyormuşum. Zamanımı çarçur edip güzel geçecek bir ömrü boşuna harcıyormuşum. Böyle mutlu olunmazmış…”

Bana konuşma sırası verdiğinde ona şunları söylemiş olabilirim.

“Zamanın olmadığı bir yerde zamanın geçişi kimin umrunda olur ki Doktor? Bu mutluluk için de geçerli olmalı. Ki böyle bir his sadece adı anıldığında gerçekleşebilir.

ve gittiğim tek yer ‘burası’. ve sizin saçmalıklarla dolu dünyanızdan güzel.”

 Sonra bir doktorum olmadığı aklıma geldi…

Sonrası kumulluk…

02.07.2015 tarihli seyirme.

bir filiz… zihnim dediğim çölde göğerdi… onu arıyorum…

onun farkına vardığımdan beri bütün bünyemde zamansız bir bahar etkisi hissediyorum. geliştikçe çevresini de etkileyecek. içindeki yaşam enerjisi bu çölü bir vahaya çevirecek biliyorum.

uzun zaman önce zihnime yerleşen plastik ve kan kokusu, o filizin cennet kokusuna benzeyen kokusuna karıştı.

minicik kökleriyle beynimin kıvrımlarına tutunmuş. usulca büyümekte. önümde uzanan ve sonunda, sonsuzlukta kendime ulaşacağım asfalt yolun ziftini ciğerlerime çekiyorum. filiz beni kendine çekiyor. varlığı içten içe beni mutlu etse de, içimdeki insan, onun orada olmasına tahammül edemiyor.

ufuk çizgisine yakın bir yerde,  yani asfaltın çölle birleştiği o yaşamsız bölgede duruyorum ve yol boyunca ciğerimde biriken katranı çöle tükürüyorum. yayılıyor.

içimdeki insan bu kumlara öylesine alıştı ki , kendinden başka bir varlığa tahammülü yok ve o çok vahşi. benim yapmaya korktuğum şeyleri otomatik hareketler gibi yapıyor. birini öldürmek onun için oyuncak bir bebeğin, yalama olmuş plastik kafasını kopartmak gibi eğlenceli… cinayet onun için sıradan bir eylem. başka varlıkların yaşayışının kontrolünü eline aldığını sanmak ise en sevdiği şey.

filizi bulduğunda ne olacak?”

“buralar benim!” diyor. “ve onda başlayan  yaşam beni bitiriyor. o büyüdükçe ben yokolacağım. bu çölde sadece ben olmalıyım, yeniden var olabilmek için onu kopartacağım.” 

kafamı çölün kumlarına gömüp, nefesimi tutuyorum.

 

 

seyirme / 15610

aklımın ücra bir köşesinde başlayan soğuk ve yağışlı hava dalgası kalbimi ele geçirdi. dokunanın etine yapışıyor. ve soğuk ondaki tüm hisleri dondurdu. ne kedimi seviyorum ne de başka bir şeyi. artık ayaklarım daha soğuk. sakallarım buz tutmuş. ölümün dokunuşu gibi soğuk bir şarkı yapışmış dudaklarıma, tadını almaya çalışıyorum dilimin.

hiçbir şey hissedilmiyor, gözgözü görmez hisler arasında.
soğuk bir selamın başında eriyor kalp ve elvedasız bir terkedişe genleşiyor.

pornografik gözyaşları terli hislerin üzerine çöreklenmiş…

konuşuyoruz, soğuk bir sohbet. bir çayırın donuk çimlerine oturmuşuz. ağzımdan çıkan buhar mı yoksa ganja dumanı mı hatırlamıyorum.

‘soğuk ve yalan birbirinin aynıdır. ve gerçek patlamalarla sonuçlanır. çoğu zaman…’ diyor yanımdaki gölge.

‘siktirtme felsefeni’ diyorum. ‘öyleyse git patlat kendini… soğuk ve yalancısın’.

/çizgi…
yüzündeki ifade, mecazi kapının bir daha asla açılmamacasına kapanışıyla birlikte, gittikçe yüzüne gömülüyor.
bir kırışıklık olarak kalacağım onun yüzünde. yaşlandıkça suratının ortasına oturan kötü bir anı…
 
aklına geldikçe canını sıkan bir çizgi.
hayalden gerçeğe doğru uzanan bir çizgi.
onunla aramdaki kesin çizgi…
keskin ve hatırladıkça lobotomi etkisinde çizikler açacak kadar sivri sözlerle süslenmiş…
ince bir, hat… 
neyse… unutmamak için söylenenlerin üzerini çizeceğim… ve yaz kapıda… yalanları da söylenmemiş sayacağım…

 

sylvan

17a870d838bb0c3fb5cb20689c98d80b

novak / rapunzel

04.04.2015 tarihli seyirme…

her şey sırasıyla şöyle oldu…

patladım. eksildim. çürüdüm…
bittiğini sanmıştım… sonrası tam bir acayiplikti.

sessizlik önce açık yaralarımdan başladı. içimi kaplayarak devam etti. derim morardı şiştim ve patladım… etlerim çürüyüp kemiklerimden döküldükçe,yaz göğünün altında ilahi bir çıplaklıkla başbaşa kaldım. iskeletim ufalandı. parçalandım ve ayrıştırıldım. sessizlik bütün dünyamı ele geçirip yutmuştu. en ufak bir çıtırtı, şehir uğultusu, insan sesi duymadan geçen bin yıl boyunca neye mal olacağını bilmeden bekledim ve sustum. durumu kabullenmiştim. tam alışacağımı anladığım anda şimdi içimden bir ses “dönüşümün başladığını” söylüyor. uzun zamandır duyduğum ilk şey. düşündüm ki; atomlarım dünyamın her yerine dağılacak ve bir şeylerin içinde tekrar can bulacak… onların varlığında küçük bir yansıma olacağım. düşündüm ki; kainattaki yıldızlar sayısınca başka yansımaların arasına karışacaktım… düşündüm ki; sadece düşünüyordum. sonra önemli olduğunu düşündüğüm bir şeyi anladım…  aslında çoğu şey düşündüğünüz gibi değildir. 

bu iyi senaryoydu…

her şey bir başa dönüş hikayesi gibi olduğu yerde çakılı kalmıştı.

patladım, yine eksildim, tekrar çürüdüm… ve her şeyi sırasıyla sıraladıktan sonra öylece beklemeye bıraktım ve içimde beliren gereksiz bir yaşama hırsıyla işe koyuldum.

önce açık yaralarımdan başladım. nefretimle ısıttığım bir iğneyle, unutkanlığın sağlam iplerini kullanarak diktim… canım acımış… ben hatırlamıyorum. sonra bütün bedenimi sessizliğin delirtici bandajlarıyla sardım. gözlerim dahil.

sinirli bir mumya gibi kafamın çölünde gezinmekteyim. aradığım şey içimde kalan son insanlık kırıntısı… elime bir geçse… her gün daha uzakları aradım. yoruldukça kanadım. kanadıkça üzerlerini daha sıkı sardım. ve öyle uzaklara gittim ki şimdi gidebildiğim en kör yerde; kendimde, sessizliği çevresine kozalamış bekliyorum…

bundan sonrası daha acayip… artık sadece olduğum yere bağdaşımı kurup geçen zamanı izleyeceğim.

Sylvan

72b4df3c9c2442e4ec2c737bc28d5a0b

Special Cases

27.03.2015 tarihli seyirme…

(bir göz açıp kapama anında seyrilen.)

aniden zamanın durduğunu ve beynime sert bir tekme atışını hissettim.

ufuk çizgisi evrenin sınırlarını zorlayan bir balkonda oturmuş, ölümüne sıkılmıştık… apansız ve nedensiz bir ‘gitme isteği’ bütün bedenimizi doldurdu.

gökyüzünden bir yağmur damlası uzanıp elimizi tuttu … durduk. çevremize baktık ve onca kalabalığın içinde tek başımıza oturduğumuzu hissettik. sonra düşündük. gidebilirdik. yerimizden kalkıp kapıya kadar yürüyecektik. ilk şehirler arası otobüse binip bilmediğimiz bir yere gidebilirdik. bambaşka hayatlara başlayıp akışı aksine döndürebilirdik. belki böylesi en iyisi olacaktı.

ama yapmadık.

soğuk ve rutubetli bir düşe kıstırılmış kalmıştık. içimizdeki korku hissi bizi dizginledi.

sahip olduklarımız bizi korkuttu. cenin vaziyetinde olduğumuz yere büzüldüğümüzü gördüm.

sonra bitti.

gözümü açtığımda her şey normal seyrinde ilerliyordu…

 

2015-02-02 09.37.58

15.01.2015 tarihli seyirme

her şey tepkisizliğimde sertliğini yitirmekte… dolayısıyla kırılmakta zorlanıyor kalın kafam. akan kan siyah. yoğun. zift gibi bedenimi kaplıyor. onun içinde kaybolacağım. çevremde sertleşip  tekrardan kabuk bağlayacak çocukluk yaralarım. kaşınan, inadına yolunan ve yolundukça kanayan… iyileşir mi bilmiyorum. zaten bir kelebek filan da çıkmayacak kozamdan.

çıkarsa can çıkar. özünden koparılmış ve ölümüne canı sıkılan.

korkma. hayat daha yeni başlıyor…  daha ağaçlar yeşerecek. gidilecek daha çok yol var. yapılacak tonlarca şey. yaşanacak bir sürü zımbırtı. daha milyonlarca şey var sahip olunacak. binlerce kişi var ruhları çalınacak daha onların arasında kaybolacaksın.

korkma…sen telefonuna odaklan yeter.

daha var anlamsız bir yığına dönüşmene.

rahat…

Illustrator_Lala-Vaganova_Illustration_clown-with-gun

15.12.2014 tarihli seyirme

kendimi ittiğim dipsiz kuyu  gün geçtikçe daraldı. artık içime sığmıyorum. zemini barut kaplı bir çukurdayım ve her yer karanlık…

birazdan bir sigara yakacağım… ve bum… özenle sarılmış sigaramdan düşen bir kıvılcım altımdaki barutu ateşleyip, 400 metre bölü saniyede beni fırlatarak, uzakta; küçücük görünen delikten çıkaracak. onca yolu saniyeler içinde geçip dışarıda, kendi kafamda patlayacaktım.

ama olmadı

bütün planlarım gibi bu da suya düştü diyebilirim. bütün değişkenler sabit. lakin azami menzilimin dışındayım. benimki sadece ilerleyiş. bir yerde hız kesip toprağa kafa üstü çakılacağım anı bekler oldum.

nişan alınmadan ateşlenmiş hedefsiz bir mermi gibiyim…

içimden bir ses benimle konuştu. “artık delirdiğimin bir kanıtı” olduğunu beynimi kanırtarak bana ispat etmeye dirense de onu dinlemedim.

kendimi ittiğim dipsiz kuyu alnımın ortasına doğrultulmuş şeytanın elleriyle doldurduğu patlamaya hazır bir tabanca şimdi. tetik onun elimde. hedef benim kafam.

bir sigara yaktım… ve bum…

sözcükler kafamın içinden beynimin parçalarıyla uçup giderken hiç bir şey hissetmemiştim. sadece güldük…

şimdi uçuyorum. hedefi ıskaladı o. her ne kadar, artık çirkinleşen suratımı boyamak zorunda kalsam da, sürtünme kuvvetinin beni taşıyacağı zamana kadar gideceğim.

 

s.7 res copy

14.11.2014 tarihli seyirme.

Boşlukta, sonsuzluğa asılı bir astroidin bilinmeze doğru ilerlemesi misali sakin, huzurluyum. Buraya nasıl mı geldim? Bilmiyorum. Şimdi sadece süzülüyorum. Hatırladıklarım değersiz detaylar… Neyse…
Her şey rayında son hız yerinde sayıyorken çevremdeki değişkenlerin doğal deviniminden çıkışına şahit oldum.
Kaos onları yavaş yavaş ve içlerindeki insani duyguları parçalayarak ele geçirirken nasıl bozulduklarını izledim.
İçimden bir ses “kaçamayacağımı, sonun her zaman bir boşluk yarattığını ve onlardan biri olduğumu” söyledi. onları bozan, ruhlarını parçalayan şeyi ayak parmaklarımda hissetmiştim…
Böyle olacağını önceden anlamıştım. Kaos kaçınılmaz görünüyordu. Kaçınmadım. Fakat korktuğumu söyleyebilirim.
Bozulma, kendim sandığım şeyi çürütürken korktum. Geride bir şey kalmamasından, bunun bir son olması olasılığından korktum. Kendim sandığım şey bir pas misali kulaklarımdan dışarı, vücudumun dışına akıyordu.
Ufak bir rüzgar esse ufalanıp dağılacaktım.
Çürümenin ortasında oturmuş, dağılmayı beklerken içimdeki ses benimle dalga geçiyordu.
“Seni korkak… hem bitmeye gidiyor hem sondan korkuyorsun…”
Bilmişti.
Çürüme, bedenimden taşıp odamın duvarlarına oradan evin tamamına bulaştı. çevremi oluşturan bütün her şey, bütün bir şehir, kurduğum dünya birer birer paslanıp döküldüler…
Bozulma bana dair tüm şeyleri bir boşlukta bütünleştirirken ve her şeyin bittiğini düşünürken; merkezinde durduğum küçük dünyamı ayaklarımın altından çekiverdi kaos…
O gün bu gündür süzülüyorum.
Burası sessiz ve karanlık. Ve belki inanmayacaksınız; güzel…

1932216_10152800689745934_283497943807282355_n