Yağmurlu gün istemi.

Dışarıda şehir,
yoğun telaş, hızlı solunum.
Beton tozunun yapıştığı ciğerleri,
ve solgun trençkotlu,
düşük suratlı, mutsuz insanlarıyla
sürekli bir şeylere sitem ediyor.

İçinde ben…
şehrin, duvarın ve kemiğin içinde.
gökten uzak,
meteorolojiden habersiz…
İçimde yağmurlu bir gün istemi.
Annem boş işlerle uğraştığımı düşünüyor.

İçimde eski bir dünya,
küçük bir çocuğun ellerinde yıpranıp
çekiştirerek büyütülmüş…
Önümde bir bavul dolusu
tarihi geçmiş pişmanlık.
odaya dağılmış,
acısı tedavülden kalkmış, yarım ömürlük kahır.

Şehirde ben,
yirmi metrekareye hapis
eksik yaşanmış hislerin
ağırlığında ezilen yorgun kentliyim.
Dışarda yağmursuz bir şehir,
içimde eski bir dünya batıyor.
İçimde yağmurlu bir gün istemi.
Sadece annem boş işlerle uğraştığımı biliyor.

Sylvan / 2017 sonbahar – ucundan kış

ardından kalan.

rüzgarın savurduğu toz
yağmurun sürüklediği kibrit çöpüyüm.
istemem, geçmesin bu gece zaman
ve sürüklesin hayat beni her gittiği yere,
boş bir bavul misali…

bir karıncayım
ki kararımca ağır gelir omuzlarıma
bu sevda yükü.
suyun erittiği taş
ateşin yaktığı bir garip dalım.

yangından geriye kül,
kalbimden geriye çöl kaldı
duyguları boğulmuş bir meczubum ki,
ardımdan sevgiye, bir mezar kaldı

yolunu kaybetmiş küçük bir çocuk
kaptanı ölmüş eski tekneyim.
ve bilirim;
sert bir rüzgarda dibe vuracak dümenim,
küpeştelerim.

yangından geriye kül kalır
senden geriye bir şey kalmadı
rüzgarın savurduğu toz
yağmurun sürüklediği kibrit çöpüyüm.

Sylvan.

Tunceli / 2006

ART-NİYET

Dışarısı, kızılca kıyamet.
ben, kadınımın duruşunu
ayçiçeklerinin arasında
bembeyaz işleyen
bir ukiyoe sanatçısı gibi sakinim.

dışarıda, yüz yıl sonrası
kızıl bir gecede
o resimden esinlenen
Van Gogh,
metruk bir evde
usturayla kulağını kesiyor.

Dışarıda kıyamet, kızılca biraz.
ben yangında saçını tarayan orospuyum.
elimde kulak,
elimi silah yapıp karşımdaki aynadan
kendime bir kurşun atıyorum.
Meteliksiz.

05.10.2017

ŞİMENDİFER

beş dakika önce gitmiş son treni
umutla bekleyen yolcu mantığı
ülke geneline hakim.
 
sela sesini şimendifer düdüğü sanıyor
bavulun içinde saklanmış umut,
havasızlıktan boğulmuş,
gitmek istediği yeni ülke,
eski ülkesinin soğuk bir gasilhanesi…
 
“nasıl bilirdiniz?” diyor makinist.
bütün pişkinliğiyle geriliyor badem bıyığı.
“neyi?” diyor yolcu. hiç bir şey bilmiyor.
 
ellerini önce dizine sonra göğsüne vurup
tren sesi çıkartan küçük bir çocuğun
umudu beş dakika önce kayıp gitti
ülkenin gözlerinin önünden.
soruyor çocuk; “Baba kim öldü?
Neden okunuyor bunca sela?”
 
Bu duyduğun sela değil oğlum.
Olduğun yerde kalmanın sesi…
Sylvan / 15.07.2017

çiçeğin daha güzel görünmesi için ölüyorum.

oturmuş,
saksıdaki gül daha güzel görünsün diye
yaprağın üzerindeki minik canlıları
öldürüyorum.

ya onlar, ölecek ya gül,
elimde zehir.
böcekler ölürken geçen zaman
yavaş yavaş öldürüyor beni.
ya gül ölecek, ya ben.

caniliğin sınır çizgisi
yüzümde,
geçen zamanın attığı bir çizik artık.

Sylvan Clownson

17185

 

diz kapağı

daha gidesi yutkunduğu hisle
tükürüğe karışık ben,
burda kalası ağır basık dizlerinin üzerinde.
ve zamanla acıyor kemik.

hislerimi yuttum yutalı,
daha bir mideme doğru göçüyorum.
bir kötü etki dudaklarımda.
mor dudaklı ve yalancıyım.
hileli zarlar parmaklarıma yapışık.
kandırıyorum fakat sindiremiyorum kendimi.

uykum göz kapaklarımın ardına zincirli
çalmasınlar diye sıkı sıkı kilitlemişim.
geçmesin diye ağır ağır sayıyorum zamanı.

gidesim artık bağırsağımdaki hisle
boka karışık ben…
kalasım ağır basık.
ve zamanla acıyor kemik.

/s. 17294

 

bu olsa olsa bir boşluk…

su bulmak için umutsuzca derine uzanan kökler,

kuru toprağa açılmış kara bir delik.

sevilerek alınmış,

süslü bir saksıda unutulmuş,

bir bitkinin susuzluktan ölümü…

 

ve kuru toprakla dolu bir saksının

balkon demirinde yıllarca bekleyişi gibi anlamsız

adeta üşenilmiş yaşatılmaya.
gösterilsin diye kafese kapatılmış

hayvan gibi içindeki avlanma isteği

tembelliğe teslim.

pençeleri beslenme saatini beklerken

bir esneyişle körelmiş.

 

aynı kafese kapatılmış bir insanın

yıllar sonra göğü özgürce görmesi gibi.

mutluluk da değil,

mutsuzluk da.

bu olsa olsa bir boşluk.

 

/sylvan

sürüngenler güneşin ölümüne üzülmezler.

durağan boş karanlık dar,
oyuğundaki sürüngen.
ışıktan yoksun.
derisi, kanı, elleri soğuk
varsa bile ona ulaşmayan
faydasız güneşi ölük.

bütün hislerden arınık ve
çıplak.
kıyafetten, etten, kemikten
ve ruhtan soyunuk.
hiçe başlayan
hiçe yürünen
bir hiçe çıkan yol
çoktan yürünük.

karaltı aynı saatte.
aynı ALARM! sesiyle başlayıp
birinin geçmişine küfürle biten
her gün gün boyu süren
sonsuz iki çizgide,
saate, güne, haftaya, yıla sıkışık…

günah, yasak, baskı
çevrilen diğer yanak.
fakat o da mor.
yine aynı hata.
iyi olmanın dayanılmaz
çözümsüzlüğü
bu kez sert bir yumruk
çeneye inen
gözde çakan ışık
dişler kırık.

ruhumu siken ilkel benliğim.
ateş yakmaya çalışan
mağarada üşüyen.
bir mamutun derisini yüzerken
yahut ekranın önünde terlerken
baştan ayağa koktuğu kan
zafer kokusuna karışık.

şimdiki zamanda ruhumu siken
modern benliğim.
kendini kandırdığı düş dünyasında
yaşlı, dişsiz kel, yalnız
mutsuz ve bulanık.
ve sokakta, şehre rağmen
sessiz adımları
eşliksiz.

çilek kokmayan çilek…

bir gergedan boynuzu kesik…

hiç bir çiçeğin açmadığı kötü bir bahar…

güneşim ölük…

sylvan.

/11.04.2017