Sayıklaşmalar ve düşkrisisleri


Dışarıda şehir, yoğun telaş, hızlı solunum. Beton tozunun yapıştığı ciğerleri, ve solgun trençkotlu, düşük suratlı, mutsuz insanlarıyla sürekli bir şeylere sitem ediyor. İçinde ben… şehrin, duvarın ve kemiğin içinde. gökten uzak, meteorolojiden habersiz… İçimde yağmurlu bir gün istemi. Annem boş işlerle uğraştığımı düşünüyor. İçimde eski bir dünya, küçük bir çocuğun ellerinde yıpranıp çekiştirerek büyütülmüş… Önümde bir bavul dolusu tarihi geçmiş pişmanlık. odaya dağılmış, acısı tedavülden kalkmış, yarım ömürlük kahır. Şehirde ben, yirmi metrekareye hapis eksik yaşanmış hislerin ağırlığında ezilen yorgun kentliyim. Dışarda yağmursuz bir şehir, içimde eski bir dünya batıyor. İçimde yağmurlu bir gün istemi. Sadece annem boş işlerle uğraştığımı […]

Yağmurlu gün istemi.


rüzgarın savurduğu toz yağmurun sürüklediği kibrit çöpüyüm. istemem, geçmesin bu gece zaman ve sürüklesin hayat beni her gittiği yere, boş bir bavul misali… bir karıncayım ki kararımca ağır gelir omuzlarıma bu sevda yükü. suyun erittiği taş ateşin yaktığı bir garip dalım. yangından geriye kül, kalbimden geriye çöl kaldı duyguları boğulmuş bir meczubum ki, ardımdan sevgiye, bir mezar kaldı yolunu kaybetmiş küçük bir çocuk kaptanı ölmüş eski tekneyim. ve bilirim; sert bir rüzgarda dibe vuracak dümenim, küpeştelerim. yangından geriye kül kalır senden geriye bir şey kalmadı rüzgarın savurduğu toz yağmurun sürüklediği kibrit çöpüyüm. Sylvan. Tunceli / 2006

ardından kalan.


Dışarısı, kızılca kıyamet. ben, kadınımın duruşunu ayçiçeklerinin arasında bembeyaz işleyen bir ukiyoe sanatçısı gibi sakinim. dışarıda, yüz yıl sonrası kızıl bir gecede o resimden esinlenen Van Gogh, metruk bir evde usturayla kulağını kesiyor. Dışarıda kıyamet, kızılca biraz. ben yangında saçını tarayan orospuyum. elimde kulak, elimi silah yapıp karşımdaki aynadan kendime bir kurşun atıyorum. Meteliksiz. 05.10.2017

ART-NİYET




beş dakika önce gitmiş son treni umutla bekleyen yolcu mantığı ülke geneline hakim.   sela sesini şimendifer düdüğü sanıyor bavulun içinde saklanmış umut, havasızlıktan boğulmuş, gitmek istediği yeni ülke, eski ülkesinin soğuk bir gasilhanesi…   “nasıl bilirdiniz?” diyor makinist. bütün pişkinliğiyle geriliyor badem bıyığı. “neyi?” diyor yolcu. hiç bir şey bilmiyor.   ellerini önce dizine sonra göğsüne vurup tren sesi çıkartan küçük bir çocuğun umudu beş dakika önce kayıp gitti ülkenin gözlerinin önünden. soruyor çocuk; “Baba kim öldü? Neden okunuyor bunca sela?”   Bu duyduğun sela değil oğlum. Olduğun yerde kalmanın sesi… Sylvan / 15.07.2017

ŞİMENDİFER


oturmuş, saksıdaki gül daha güzel görünsün diye yaprağın üzerindeki minik canlıları öldürüyorum. ya onlar, ölecek ya gül, elimde zehir. böcekler ölürken geçen zaman yavaş yavaş öldürüyor beni. ya gül ölecek, ya ben. caniliğin sınır çizgisi yüzümde, geçen zamanın attığı bir çizik artık. Sylvan Clownson 17185  

çiçeğin daha güzel görünmesi için ölüyorum.




daha gidesi yutkunduğu hisle tükürüğe karışık ben, burda kalası ağır basık dizlerinin üzerinde. ve zamanla acıyor kemik. hislerimi yuttum yutalı, daha bir mideme doğru göçüyorum. bir kötü etki dudaklarımda. mor dudaklı ve yalancıyım. hileli zarlar parmaklarıma yapışık. kandırıyorum fakat sindiremiyorum kendimi. uykum göz kapaklarımın ardına zincirli çalmasınlar diye sıkı sıkı kilitlemişim. geçmesin diye ağır ağır sayıyorum zamanı. gidesim artık bağırsağımdaki hisle boka karışık ben… kalasım ağır basık. ve zamanla acıyor kemik. /s. 17294  

diz kapağı


su bulmak için umutsuzca derine uzanan kökler, kuru toprağa açılmış kara bir delik. sevilerek alınmış, süslü bir saksıda unutulmuş, bir bitkinin susuzluktan ölümü…   ve kuru toprakla dolu bir saksının balkon demirinde yıllarca bekleyişi gibi anlamsız adeta üşenilmiş yaşatılmaya. gösterilsin diye kafese kapatılmış hayvan gibi içindeki avlanma isteği tembelliğe teslim. pençeleri beslenme saatini beklerken bir esneyişle körelmiş.   aynı kafese kapatılmış bir insanın yıllar sonra göğü özgürce görmesi gibi. mutluluk da değil, mutsuzluk da. bu olsa olsa bir boşluk.   /sylvan

bu olsa olsa bir boşluk…



durağan boş karanlık dar, oyuğundaki sürüngen. ışıktan yoksun. derisi, kanı, elleri soğuk varsa bile ona ulaşmayan faydasız güneşi ölük. bütün hislerden arınık ve çıplak. kıyafetten, etten, kemikten ve ruhtan soyunuk. hiçe başlayan hiçe yürünen bir hiçe çıkan yol çoktan yürünük. karaltı aynı saatte. aynı ALARM! sesiyle başlayıp birinin geçmişine küfürle biten her gün gün boyu süren sonsuz iki çizgide, saate, güne, haftaya, yıla sıkışık… günah, yasak, baskı çevrilen diğer yanak. fakat o da mor. yine aynı hata. iyi olmanın dayanılmaz çözümsüzlüğü bu kez sert bir yumruk çeneye inen gözde çakan ışık dişler kırık. ruhumu siken ilkel benliğim. ateş yakmaya çalışan […]

sürüngenler güneşin ölümüne üzülmezler.



ve herkesin aynı ruha sahip olduğu bir dünya düşün… herkes aynı kadına aşık, aynı şeyleri seviyor onun gözlerine baktığında. aynı tutkularla arzulayıp, aynı hislerle sevişilen, herkesin aynı anda aynı ritmik hareketlerle dans ettiği ve herkesin aynı adımla yürüdüğü bir dünya düşün. tam bir kukla şovu olurdu. herkesin geçtiği yollardan geçip sonunda aynı seviyeye ulaştığı ve herkesin içinden birinin gidebildiği yere kadar uzaklaşılabilinen, görünmez sınırların olduğu bir yerden bahsediyorum. mesela herkesin aynı arabaya bindiği aynı kokularla kokusunu gizlediği bütün müzisyenlerin aynı tınıdan çaldıkları şarkılarla çoşup üzüleceğin, şairle aynı hisleri taşıdığın, aynı cümlelerle yazılmış şiirlerin okunup, bütün tabloların aynı renklerle boyandığı… bütün […]

Gel benimle…



/artık duymuyorum. çenemde bir ağrı, ağzımda kötü bir tad. dilimde karıncalanma… yalanlardan arta kalmış bir mide bulanıtısı klozet yerine komidine yöneliyorum… gözümde bir kararma ve tetik parmağımda soğuk bir ter damlası sırtımı karışlıyor. kulağıma cinni bir ayet fısıldıyor şeytan. 20161106 / Sylvan

m.a. etkileri / kısım 320



anlamadığımdan anlam veremediğimden. mantığım almadığından amacı çözemediğimden dertlerinin ne olduğunu bilmediğimden susuyorum… vicdanı ve ölümü unuttukları ve kısacık kalacakları bu döngüde ölümsüz bir açgözlülükle her şeyi kendilerine isteyen her şeyi kendi amaçları doğrultusunda kullanmaktan çekinmeyen diğerleri fakirleşirken ceplerini onların emeğiyle doldurmaktan rahatsız olmayan acımasız ve cinayetten zevk alan ruhsuz, duygusuz, hissiz insan müsveddelerinin yüzlerine tükürmek istiyorum yalanlarını ve demek istiyorum; “bana sunduğun ne varsa hepsini götüne sok!” oynamadığım oyuncaklarla giymediğim kıyafetlerle 500 parça yemek takımımla üst model cep telefonumla 16 çift ayakkabımla suratının ortasına tekme atmak istiyorum. şimdilik bu kadar.

son durum.



son günler hep son günler gibi geçiyor. bir isyan esintisi bünyemden oturduğum koltuğa yayılıp koltukta kayboluyor. sıcak… ve belki biraz bezinti… “hay sikeyim dünyanın derdini” diyorum içimden bir sesle. ve kendime söylüyorum. benden başkası duymasa da olur. diyorum “hep son günlerden…” çünkü hep son günler gibi geçiyor. “eğer gerçekse yani gerçekten son günlerimizse” diyor “bu denli sıkıcı olmasına üzülmeden edemiyor” içimdeki azıcık kalmış enerjiye sımsıkı sarılmış benliğimin isimlendirmediğim bir bölümü. “otur ve terle” diyorum ona. “sadece otur ve terle…” yaz. 2015 ve son günler gerçekten aynı amk. / s.

otur ve terle.