Çetin Ceviz

Yine sert bir kroşe. Bahar acımasız dövüşüyor. Düştüm düşeceğim. Ne kazanmamı bekleyen, bütün parasını bana basmış bir taraftara ne de maç bittikten sonra boynuma sarılacak bir Edriyın’a sahibim.  Fakat lüzumsuz bir inatla direniyorum.

Her şey çok anlamsız. Kazanmaya yahut ayakta durmaya çalışmak. Yeni ataklar çıkarmak için rakibin açığını kollamak. Rakibim çetin ceviz. Her yıl aynı ring, aynı teknik. Hep aynı nakavt. Benimkisi anca laf… Bir anlık açıklık bulsam, o aradan bitirici darbeyi vurabileceğim anı beklerken her dövüşü kaybettim. Ben bunları düşünedurayım karaciğerime yediğim darbenin ardından öne eğiliyorum. Ve aparkat!

Işık zihne girdikten sonra her şey çok nettir. Az önce boyun eklemlerimin arasındaki boşluklardan çıkan çıt sesinin sonsuz bir saniyenin başlangıcı olduğunu biliyorum. Her şeyin yanan bir film şeridi gibi eriyip karanlığa gömülmesine ramak kala zihnimde hissettiğim bir rahatlamayla buna vakıf oldum. Birazdan bilincim kapanacak. Kollarım cansız, iki yanımda açılarak savrulacak. Yüksek bütçeli bir filmde yönetmenden dayak yemiş bir figüran gibi dönerek havalı bir şekilde düşeceğim.

Şu an direniyorum ama benimkisi boş bir deneme. Pasif bir direniş. Bir şeylere dikkat çekmek için çengele taktığı etiyle hatırlanan kadın…

Amaçsızca bir noktada duran adam, çevresinde onun amaçsızlığını desteklemek için duran insanlar…

Forest Gump’ın öylesine çıktığı yürüyüşte peşine takılan kalabalık…

Sosyal mesaj kaygısıyla, çöpünü çöpe, tuvaletini tuvalete yapması için eğitilmiş, bir insan gibi davranmaya zorlanmış köpek…

Yaptığın şeyler hiçbir şeyi değiştirmeyecek ama onunla hatırlanacaksın. Nakavt olmak üzere olan hiçbir boksör böyle düşünmez. Ama durum böyledir.

Işık zihne girdikten sonra utanç, sevinç, yenilgi yahut zafer yoktur. Kalan hayatında sağlam bir nakavtla hatırlanmayı umursamazsın. Gözünde ışıklar çakıyor. Flaşlar patlıyor. Bitirici darbeyi çenende hissediyorsun. Bir anlığına sembol oluyorsun ama bir süre sonra kimse siklemiyor. Zamanında büyük bir adamsın, heykelin dikiliyor ama bi yandan da tepene kuşlar sıçıyor.

Ben alışkınım. Umursanmamaya değil, kroşelere ve acısını unutmaya alışkınım.

Bunu da unutacağımdan emin; kuğulardan dayak yemiş bir balerin edasıyla zemine doğru süzülürken kimleri unuttuğumu, kimlerden dayak yediğimi düşünüyorum. Hakem sayıyor;

1!

Sadece bir kez karşılaştığım insanları düşünüyorum. Hepsini unuttum.

2!

Eski aşklarımı ve onları unutmak için nasıl çaba harcadığımı.

3!

Hey! N’oluyor be! Bunlarla zaman kaybetmemeliyim. Düşüyorum ulan! Hemen toparlanmalı ve döşümü dövmek için sıktığım sol yumruğumu baharın çenesinin altına gömmeliyim.

4!

Aslında 8 gibi kalksam yetişirim. İki saniye sağlam bir aparkat için yeterli bir süredir. Bir yumrukla nakavt olan her boksör bunu iyi bilir.

5!

Ama benim üç saniyem daha var.

6!

İki saniye daha bu bilinçsizliğin tadını çıkartacağım. Yerin tadı dudağımdaki kanın metalik tadına karışık. Geçen her bahar bu tadı daha da sevmeye başladım.

7!

Şu an bir bahar günü öleceğimi anlamış bulunmaktayım. Bir gün bu tadı öyle seveceğim ki, toparlanmak için 10 saniye yetmeyecek. Ama o gün bugün değil.

8!

ZBAM!

Şu karşıdaki, gözbebekleri geriye dönmüş, dili ağzının yanından sarkmış geriye doğru düşen adam hakem. Evet, yine tutturamadım. Ona öyle şiddetli vurdum ki uzunca bir süre toplumdan men edileceğim. Yine yanlış hedef. Kahretsin!

Hakem düştüğü yerden sayıyor. “Senin ananı, avradını, soyunu, sopunu…”

Mavi köşede her renkten şortuyla bahar, lastiklerden güç alarak geriniyor ve üzerime doğru koşuyor. İşimi bitirmeye kararlı. Ben zaten son atışımı hakem üzerinde kullandım. Baharın kalın önkoluna yüzümü dönerken kendi kendime söyleniyorum,

“ama bu kurallara ayk…”

Bir Amerikan müzikalinin final sahnesinde çalan bir müzik eşliğinde yükselen ışık bütün görüşümü kaplıyor.

Işık zihne ulaştıktan sonra utanç, sevinç, yenilgi yahut zafer yoktur. İşin garibi, bu rakibini kahraman yapmaz. Çünkü genellikle kendi salaklığındır. Işık zihne girdikten sonra başına gelen her şeye kendi hatalarının sebep olduğunu bilirsin.

Şimdilik yerde kalıp dudağım ve yüzümün yarısıyla zeminin tadını almaya çalışacağım.

Bahar sert dövüşüyor ama en azından ringi karıştırmayı başardım.

/18144 – istanbul
(seyrelme.)

NOT: ‘Yazarkafa Dergisi’nin 22. sayısında yayınlanmıştır.

Orman Kanunları ve Felipe’ye dair.

Ben bir cangılda yaşıyorum. Rehberimiz Felipe yüzünden buradayım. Bu koca ormanda yolunu kaybetmiş sürüyle insandan sadece biriyim. Kurtuluş umudumuzu yirirince burayı sahiplendik ve bu orman için savaştık. Ve kaybettik. Daha da derinlere sürüldük.

Bu küçük dünyayı odun şirketleri ve onların patronları yönetiyor. Geçenlerde ormanın yok edilmesi için fikrimizi sordular. 10 kişiden 5 i evet dedi. Dozerler, kamyonlar ve testereli adamlar anında ormanın kritik bölgelerine yerleştirildi. Öylece izledik. Şimdi ise bizden yıkımı gerçekleştirmek için iznimizi istiyorlar. ‘Bizim kararımızın tabi ki bir önemi yok.’ Diyor birisi. Diğeri ‘Planlar zaten yapılmış.’ Diyor. ‘Felipe olsaydı…” diye hayıflanıyor bir ikisi.

Bu cangılda siyaset, vasat gastelerin cinsel sağlık köşesi gibi. Manşeti şimdiden görür gibiyim.

‘erken seçim kader değil’

Kader olmadığı konusu tamam da kaçınılmaz bir pompaya uzanan bir mevzu olduğu konusunda neredeyse hepimiz hemfikiriz. Bazıları şimdiden soyundu bile.

Ormanı korumak için verdiğimiz çıtır çıtır savaşın üzerine sürülen tereyağı erimiş, ülkeye mis kokular yaymışken ve ülkenin kan ihtiyacı gönüllü kan bağışından değil, adamın neticesinden zorla alınan kanla karşılanırken, böylesi bir fırsatın, dişine kan değen kurtçuklar tarafından kullanılmaması ahmaklık olurdu diye düşünüyordum. Ve düşündüğüm oldu. Demin bahsettiğim pompa ve sorunlar meselesi de tam burada başlıyor zaten. Ya kurtçuklar tam sertleşemezse? Bir gece, ansızın gelirlerse? Ne rezillik! Bu kadar mıydı yani?

Neyse, bu onların sorunu. Erken boşalma kader olmadığı gibi, yaptığı her şeyden daha fazla ‘sikiyle’ övünen bu orman toplumunun kaderinin, erotik ideolojilerle bir seçime bağlanması da garip değil. Üzerine mum damlatılması, kıyafetlerin yırtılarak çıkarılması, mental tecavüze uğraması, siyasal bukake ve saire.

Bu seçim bazıları için ormanın tam anlamıyla yok edilmesi benim içinse küçük bir macera. Ekipteki birçoğunun aksine ben geldiğimiz yolları dinamitlediğimizi unutmadım. Hiçbir şeyin düzelmeyeceğine inancım tam, ilerlemekten başka çaremiz olmadığının bilincindeyim.

Rehberimiz Felipe bir yerli. Çıkışı bulmak için uzun seyahatlere çıkar. Ne haltlar çevirdiğini ona en yakın kayıplar bile bilmiyor.  Felipe bir yerli ve o da her yerli rehber gibi milli de olmuştur. Başlarda onsuz başaramayacağımızı, bu cangıldan sağ çıkamayacağımızı düşünmüştük. Şimdi gruptan birileri onu öldürmek istiyor. Ben ise bizi en zor zamanda bırakıp kaçacağını adım gibi biliyorum. Hayır henüz kaçmadı. Ama gidecek.

Ben bu yola günlük kıyafetlerimle çıktım. Bu cangılda olabilecek her şeye hazırlıklıyım. Doğduğumdan beri fakir yaşadım ve bunu bir yaşam tarzına dönüştürdüm. Kimseye güvenmem, kimseden bir şey beklemem. Felipe kadar olmasa da yerli sayılırım. Önemsiz bir detay ama her sağlıklı birey gibi ben de daha önce milli oldum.

Havadan gelen her mutluluğun kısa süre içinde üzüntüye dönüştüğüne defalarca deneyimledim. Ve karşılıksız hiçbir şeyin olmadığını bilirim. Yani tek canla oyunun sonuna kadar gelmeyi başaran herkes bilir ki, ‘maceraya çıkmadan önce de hiçbir şeyi olmayanın sonrasında da olmayacaktır.’ Buradan sağ kurtulmayı başarırsam, hayatım aynı devam edecek.

Felipe bir çıkış yolu bulduğunu söyleyerek döndüğünde sevinçten çıldıranlar oldu. Ormanın ortasında dev bir ağaç büyütecektik. 1000 dallı bir incir ağacı… Çılgınca bir fikirdi. Avatar filmindeki gibi hepimiz o ağaca bağlanıp buradan ortak bilinçle kurtulacaktık. Ama ortaya çıktı ki; pislik herif aslında rehber filan değilmiş. Odun şirketi için çalışıyormuş. Anladık ki, ormanın merkezine ektiğimiz şey deyimlerdeki incire yakın bir ağaçmış.

Felipe iş makinaları, dozerler ve tonlarca beton dökerek yok ettiği bu güzel ormanı terk edip, tropikal bir adaya yerleşmiş. Bize gönderdiği mektuptan bir de fotoğraf çıktı. Gruptan bize parmağıyla gösterdiği şeyin bizi bu durumdan kurtaracak bir yol olduğunu düşünenler olmuştu.

Bu güne kadar kimse kimseye orta parmağıyla yol tarif etmemiştir. Belki de piçliğine yapanlar olmuştur fakat bunu onlara anlatmak istemiyorum. Zaten böyle şeylerle uğraşmayı oldum olası sevmem. Kim nasıl düşünmek istiyorsa öyle düşünsün. Benim olayım orman yok edildiğinde bile sağ kalmak.

Ben bu yola günlük kıyafetlerimle çıktım. Aslına bakarsanız benim için her şey yolunda ama yola kefenle çıkanlar küçük bir şaşkınlık yaşadılar. Hepsi şunu içinden şunu düşünmüş olmalı;

“Olum neden kimse bize kıyafetin serbest olduğunu söylemedi lan?”

Düşünmeliler. Üşenmemeliler. En azından düşündüklerini bilip onlar adına birazcık da olsa yok kat ettikleri için sevinebilirdim. Ama biliyorum ki genelde düşünmezler.

Yapacak çok bir şeyim olmadığı için ben onlar için de güzel bir son düşünüyorum. Şöyle ki;

Öte dünyada rehberimiz Felipe, deri bir pantolonla hologramdan yansıyacak. Dört orta parmağı olacak. Hepsini ölülere büyük bir huşu içinde gösterip, onlara şöyle diyecek;

“Kefen giydiysen pamuğu göze almış olmalıydın.”

Alkış, kıyamet, sırat, araf, filan derken en sonunda ise içlerinden birisi uyanıp şöyle bağırdığında iş işten geçmiş olacak:

– Bi faniye lan! Neden ağzfımzfızfı plaftik tofflarla kafatıyorlar?

Felipe kendine yaptırdığı cennetten gülümseyecek.

Neyse ki, bu yola pantolon tişört çıktım. Hem ben hologramlara inanmam. Var olduğuna inandığım şeylere inanırım.

/18518

Zebralar karmaşık şeyleri açıklama konusunda bizden daha başarılılar.

Metro yolculuğu yaparken sıkılırım. Bu sıkıntıyı giderecek en iyi şey insanların tiplerine bakıp onlara komik hayatlar, saçma hikayeler düşünmektir. Bundan 1,5 yıl kadar önceydi. Yine bir metronun bebek arabası yerine sırtımı dayamış geniş geniş çevreme bakınıyorum. Arada bir görünen dış dünya, metronun bir kaç saniyeliğine tünelden çıktığında dünyayı çürümüş bir şekilde düşündüm. Güzel bir yerden yakalamıştım. Buna sebep olan şey bir uzay gemisiydi. Tekrar tünele döndüğümüzde, aklımda bir anlığına çakan sahnemi geliştirmeye başladım. Bilim kurgu severim. Derken ineceğim durağa geldik ve kalabalıkta ağır ağır yürürken, aklımdakileri unutmamak için feysbuktan kendime mesaj yazıyordum.

Zaman içinde birlikte hayal kurabildiğim bir kaç dostuma konudan bahsettim ve üzerine konuşup oldukça güzel muhabbetler çevirdik. Başladım başlayacağım derken, bu akşam bir dostum bana bir film önerdi. Yeni çıkmış. sanki bir yerden hatırlıyormuş.
Dedim ki; “Bana spoylır ver dostum! Sonunu söyle!”

Bilmek istiyordum çünkü hikayeme vurucu bir son düşünmüştüm. Ucu açık ve uzatılabilir. Uzaylılara bağlanabilirdi ya da üst medeniyetlerden varlıklarla devam edilebilirdi. üçleme bir film de yapabilirdiniz on bölümlük bir diziye de. tek filmlik, gizemden boğan, 6. his tadında bir finalle biten filmlerden birisi de olabilirdi.
“Söyle Brus Willis ölü mü?”

Finali anlattırmaya ikna etmişken aniden “Dur anlatma.” dedim. “Gidip filmin sonunu izleyelim.”

Kafamdaki kurgunun birebir aynısıydı. Gerçi ben Natalie Portman ı oynatmazdım ama yine de güzel olmuş. O efsane final benim için sürpriz değildi. Sinemaya ‘6. his’ izlemeye giderken dışarı çıkan bir ergenin boru sesinden Brus’un ölü olduğunu öğrenmiş bir adam gibi hissediyordum.

Bu gece oldukça fazla şey öğrendim. Düşünmeyip yapmalısın. Sen düşünürken onlar yapmış oluyor. Şarkıda diyor ya Adamlardaki eleman, ‘sen peşindeyken onlar tadına baktılar.’ aynen o hesap. ‘Bilmek’ tam anlamıyla ‘sikik’ bir durum. 🙂

Tamamını izlemedim ama filmin her şeyini biliyorum. Filmin adı Annihilation. Oturun izleyin. Kafanıza takılan soru olursa sorun, anlatayım. 🙂

Şimdi bir şey deniyorum. Sosyal medya simsarlarının, toplum mühendisleriyle ortak çalışıp, ülkeleri yönetmek için kişisel bilgilerin satılıp herkesin kar sağladığı bir dünyada, bazı karmaşık şeyleri zebralarla anlatabilme yeteneğine sahip bir adamın komplo teorilerinin kişisel bilgisayarından alınıp filminin çekilmesiyle ilgili bir konu üzerine düşünmeye başladım. Adam, bütün hayatını ardı ardına çıkan filmlerden izliyor filan. Ben bu aklımda yeni oluşan fikri geliştiredurayım. Nasılsa seneye izleriz. 🙂

Yanlış anlaşılmasın, olumsuz birisi değilim. Fikrimi çaldılar demiyorum. Fikrimin filmi çıktı diyorum. 🙂 Kinaye yapmıyorum ‘ortak bilinç’ diyorum.

Ne alaka deme. Bunu sana zebralarla kanıtlayacağım.  ‘Madagaskar 2 filmi. New York’lu zebra Marty’nin özel tükürük hareketini, Afrika’daki diğer bütün zebraların yapabildiği sahne.

Hepimiz zebrayız dostum. Sen yapabiliyorsan ben de yapabilirim. Sen düşündüysen ben de düşünmüşümdür. Bilimsel şekilde de anlatılabilir ama zebralar karmaşık şeyleri açıklama konusunda bizden daha başarılılar.

Sylvan.
18203

Bir baloncu ve bir palyaço iki eski ahbabın alzaymır olduktan sonraki ilk hatırladıklarıdır…

kesinliği yoktur.

– Bu bir hatırlatmadır… kötü makyajından hatırlar gibiyim.

+ Hatırlıyorum… sen… balon gıcırtısı? bir yerdeydik. Nerede kalmıştık?

– Şehrin epeyce uzağında, terk edilmiş bir tren garında…

+ Hatırlıyorum… Paslı bir tren vardı, başka şehirlere giden. Ona yetişmeye çalışıyorduk… Hava soğuk muydu? Çok üşümüştük… Hatırlıyorum.

– Evet, bir hayli soğuktu. Soğuktan morarmış parmaklarımızı ısıtmaya çalışıyorduk sıcacık nefeslerimizle…

+ Olmayan bir ülke düşlemiştik… makinisti emekli, kondüktörü ölmüş o trene binmek için donmayı göze almıştık… eski bir zamandı. Şubattı.

– Çok bekledik bir daha hiç gelmeyeceğini bile bile.. Soğuktan donmak üzereydik.. Uyumak tatlı geliyordu.. Ya sonra?

+ Parkalarına sıkı sıkı sarılmış, istasyonun ucuna kadar ilerledik. sepken ensemizden girip sırtımızı gıdıklıyordu. tam derin bir uykuya daldığımız sırada tren düdüğüyle gözlerimiz aralandı…

– Gözlerimizi aralayan sesin geldiği tarafa doğru süzülen bakışlarımız, bir anda birleşti. Gelmişti.. Bir daha geleceğini asla beklemezken, gelmişti..

+ Uzuuuuunca bir tıslama sesinden sonra kapılar ağır bir gıcırtıyla açıldı. neredeyse birbirimizi taşırcasına sendeleyerek kapıya ulaştık… trenin içi dışarısı kadar soğuktu.

-Makinist bezmiş, kondüktör ölmüş, yolcu yok… trenin iki ucu sis… içeri girdik mi?

+ Omuz omuza sürükledik bedenlerimizi gördüğümüz ilk koltuğa. ‘Tısss’ kapılar kapandı.

– Pencereler hafif aralıktı. Dışarıyı bir nebze olsada görüyorduk. Karanlık ve sisliydi. Gözlerim usulca kapanıyordu..

+ dördüncü dakikada uykuya daldın… beşinci dakikada da ben… trenin iç gıcıklayıcı acı sesi boş istasyonda yankılandı… demir demire sürttü… ağır metal tekerler bir sefer boş döndü. tarih kadar yaşlı ve paslı tren bilinmezliğe doğru hareket etti.

– Ve uyku çok tatlıydı…

+ vardık mı biz yoksa öldük mü?

– palyaçolar ve baloncular her bir çocuğun kahkahasında yeniden hayat bulurlar bilmez misin?

+ ölümsüz olmaktan korkuyorum.

– Korkmaktan korkuyorum..

+ korkarım çok korkağız…

– Umarım artık çok korkmayız

+ sanırım öyle olmayacak.

– …

+ Yani içinde bir yerlerde bir şeyler hep korkutacak insanoğlunu. kaybetme korkusu, kaybolma korkusu, fare, karafatma, ölümsüzlük… vs.vs

– sanırım bu bir hayal.

+ Hatırlıyorum! Vardık biz.

– Evet vardık. Gittikçe yokluğa dönüşmeden kısa bir süre öncesiydi.

+ Paslı kapılar ağır ağır açıldı. İkimizin de gözleri yanmıştı ışıktan.

– Kandırma beni artık. Bu bir hayal.

+ Hayır…

– Hayal.

+ Pardon?

– Ne?

+ Bişey dediniz sandım da.

– Hayır. Yabancılarla konuşmam ben. Çocukken annem söylemişti.

+ Bir hayal gördüm sanırım. İyi günler.

– Tesadüf diye bir şey yokmuş. Annem öyle sö….

– …

Sylvan – Bettie
tarihsiz.

Harcanmış Potansiyel ve yerinde saymaya dair.

Harcanmış potansiyel görmek isterseniz futbol konuşan iki sıradan insana bakın.

Size on yıllık süreçte kimin birinci lige çıktığını, futbolcuların soy kütüğünü, otuz yıllık maç skorlarını, futbolun altındaki siyasi oyunları sayabilirler. Ama sadece bu…

Çünkü başı, banka borçlarıyla,  geçim sıkıntısıyla, yaşamakla öyle büyük bir derttedir ki uzanıp ihtiyacı olanı almak istemez. Elindeki ona yeter. Yettirilir. Aza kanaat etmeyi dinden öğrenmiştir. Haksızlığa karşı sessiz kalmamaya dair kural ise yasalarla unutturulmuştur ya da hakeme okkalı bir küfür savurmak, dinin bu öğretisinin içte yarattığı vicdanı doyurur. Hem, Messi’nin attığı gole sevinmek dururken neden düşünmek gibi zor bir eylem gerektiren şeylerle uğraşılsın ki?

Bu boşa harcanmış potansiyel neye benziyor biliyor musunuz? Bir adamın sonsuz boyutta bir hard diski var ve tamamını aynı tür porno ile doldurmuş. Ya da sınırsız bir kahvaltı sofrasında her gün aynı şeyi yiyor. Ya da her türden kitabın bulunduğu bir kütüphanede çalışıyor ve cin ali den başka kitap okumamış. Ya da spor arabası var ama omuzları onun masrafları altında ezilmiş. Çalışmaktan araba sürmeye vakti yok. Ve saire…

Bana kimse futboldan bu kadar anlayan o adamların böyle bir hafızaya sahipken astrofizikle ilgilense başarısız olacağını söylemesin. Ama ne gerek var? Yol düzken, tank üretip, top koştururken, kim takar astrofiziği, yenilenebilir enerjiyi, kanser tedavisini? O adam içten içe bilir ki, birileri eninde sonunda bulup bize satacak.

Şimdi gelelim harcanmış potansiyelin yerinde sayma üzerindeki etkisine.

Medya, şirketler ve devlet size ne sunarsa sunsun şüpheyle yaklaşın. Ve bilin; hepsinin kaliteli takım elbiselerinin altında sizi düzmek için kaldırılmış bir çük var. Götünüzü ne için açacağınız ise size kalmış.
(Futbol, cep telefonu, sörvayvır, eğitimsiz bırakılmışlık…)

Başınızı derde sokan onlar olduğu için, size her zaman kolay yolu sunarlar. Kolay yol düzdür. Düşünmemeniz için her şeyi önünüze koyarlar fakat gelişmeniz için ne gerekiyorsa sizden uzakta bırakılmıştır. İhtiyacınız olan her şey yol kenarı tesislerinde kompleks bir halde size sunulur. Aynı zamanda, kolay yolda 3 liralık çorba 10 liradır.

Siz önünüzdeki düz yolda ilerlerken size verdikleri, sizi hayattan geri bırakacak şeyler için hayıflanacağınızı bilirler. Bunlar için size sundukları suçlanacak şeyler önünüzdeki listede mevcuttur. Ama bilin ki suçlu sizsiniz.

Her zaman onların size söylemediği alternatif bir seçenek var. Seçtirilmiş şeylerden uzak durun.

Daha ne diyeyim? Hayatın sırrını mı vereyim? Tamam, o da olur. Hayatın sırrı Kung-fu Panda filmindeki nudıl tarfinde saklı.

Sylvan Clownson / 18223
(Kitap Sokağı Fanzinde yayınlandı.)

Basık bir dünyada on yıldır varlığını sürdürmeye çalışan bir yan bilinç için bile paranoyak sayılabilecek bir başlangıç

Ben, uykuya yatmadan önce ocağı kapatıp kapatmadığına dair
içinde büyüyen kavgayım. Tüm sesler kesildiğinde.

şıp… şıp… şıp…

damlıyorum. Sesimin metal lavaboda bıraktığı yankı kulaklarında patlıyor.
Ben, kodumun musluğunu 6 aydır tamir etmemenin verdiği rahatsızlığım. Sana ne kadar su kaybettiğini, bundan ne kadar zarar edeceğini söylüyorum. Musluğunun damlasından başlayan bir etkinin bir bitkinin susuzluktan ölümüyle sonuçlanacağı bir reaksiyon başlattığını sana hatırlatan sesim. Sebep olduğun israfın bedelini ödeyeceksin pislik…

Daha uyumadın mı?

Pencere önünde titreyen bitkiyim. Cama tırnak sürtüyorum. Hafif ve boşum. Gece sessizliğinde rüzgarda yuvarlanıyorum. Sen onu başka bir şeyin sesi sanıyorsun. Aslında üçüncü katın merdivenlerini çıkıyorum ama sen onu kendi kapının önünde duyuyorsun. Metal sesi miydi o?

Derinin altından tüylerini kim dikiyor sanıyorsun?

Birazdan kapı zorlanacak. Sana hissettirmemeye çalışırken çıkarttığım tıkırtıları duyacaksın. Kalkıp ışığı açmak isteyeceksin ama ya kendini kandırıyorsan? Bak hiç ses yok. Musluk bile damlamıyor. Ya sular kesildiyse?

Ve sonunda saatinin o uzun saniyenin bittiğini haber veren tikini duyduğunda, karşısında soyununca soyunmaya başlayan bir saat düşün.

Bu seni rahatlatmalı. Sakin ol ve gözlerini kapa.

Musluğu yarın tamir etmelisin. Makul ol. Gerçekten büyük zarara yol açıyorsun.

Ben kafanın içindeki sesim. Bir kafadan bahsediyorum. Üzerine alınma. Senin biyolojik bir kafan olmayabilir.

18210 / P17 önsözü olarak seyrildi.

Kutlama.(siyasi açıdan.)

Sabah haberlerindeki istatistiklere göre bu yıl da fakirim. çok küçük bir farkla ise açlık sınırını geçmişim. Bu güzel bir haber. Bunu kutlamalıyım. Hemen kendimce, küçük bir parti tertip ettim.

Hem fakir hem parti yapıyor diye sorabilirsiniz. Tamam param yok. Ama bu da siyasi bir parti zaten. Eğlence olmayacak. Tamam, param yok ama geleceğe umutla bakan bankalar sayesinde ise mutlu ve mesut borçlanabilme şansım var. Ne güzel.

İki yumurta kırdım. Bir de minik sosislerden ince ince doğrayıp üzerine serptim. Yumurtaların parasının bir kısmını hesap kesim tarihinde ödeyeceğim. Sosisin ise üçüncü taksiti. Şimdiden ikisinin de fiyatı ikiye katlanmış durumda. Ama olsun. Böyle bir parti için iki yumurtam aç bitir sosisin hemen bitmesin diye bölünmüş üçüncü kullanım payından kalan bir sosis kurban olsun.

Su kaynattım. Belki paraya kıyıp çay bile demleyebilirim.

Müziği internetten çözeceğim. Ama öyle yavaş ki… Bir de şu açıdan bakmak lazım. 3 dakikalık bir şarkıyı tam yirmi dakika boyunca dinleyebiliyorsun. Bugün hiçbir şeyin moralimi bozmasına izin vermeyeceğim.

Aslında bu tek kişilik bir parti ama birazdan davetliler gelmeye başlar. Gelenlerin hepsi önemli kişiler. Hepsi de kurumsal bir kimlikle kapımdalar.

Bir kişi elektrik idaresinden. (Herkes geldiğinde ışıkları kapatıp açma görevini ona vereceğim.)

Bir kişi havagazı şirketinden. Yumurta pişmeden gelir diye çok endişe ettim ama dedim ya, şanslıyım bugün.

Birileri son model cep telefonumdan arayıp gelmek istediklerini kurumsal bir dille söylerse diye biraz da endişeliyim. Banka avukatının sekreterine, kentsel dönüşüm için benim güzel evimin yerine ruhsuz betonlar dikmek isteyen belediye müteahhidine yer kalmadığını nasıl söylerim diye düşünüyorum. Şimdilik en iyisi telefonu şarjdan çekip kapanmasını beklemek.

Masama oturmuş yumurtamı yerken siyasi manada acayip eğleniyorum.

Gerçekten parti hard. (hem siyasi hem erotik açıdan.)

Süleyman Palyaçoğlu/ 18210

ÇAMUR vs. *(içsel çıkarım.)

*(Biraz su, biraz toz, çamur oluyor. Kime atarsan at, elinin altında güçlü bir medya, bol para ve çevresini saran kendininkinden başka ‘ET YIĞINI’ yoksa aynı izi bırakır.

Bunlara sahip değilsen, itibarsızlaşır, adileşir, kirlenirsin. Çamurdan korunmanın yollarını düşünmeliyim. Eskiden insanlar ne yapmıştı?)

  • Ortaçağda bir demirciyim. Göğünden çamur yağan, musluğundan çamur akan bir ülkede yaşıyorum. Ve diğer bütün yurttaşlarım gibi; bütün kelimelerin birer toz olup, bedenimdeki suya karışarak çamura dönüştüğü bir ruha sahibim.

*(Ortaçağ için fazla şiirsel ama yine de böyle bir ruh, beni kirlenmenin yasak olduğu modern toplumumuzda bir nevi potansiyel suçlu yapar. Ve bu da kanıtlıyor ki kimse temiz değil.)

  • Böyle bir ülke olmasının sebebi var, Kral Kirli John. Doğal olarak bu çamur, kralın iradesinin ulaştığı her yere bulaşmış. Hatırlıyorum, dükler düşesler krala kirli dediler de, ondan daha kirli çıkmadılar mı? Bunun üzerine kralın adamları, bütün ülkeyi dolaşıp kirlenmek yasaktır diye mızraklarını kalkanlarına vura vura bağırmadılar mı? Üzerlerindeki görünmez bildikleri balçığı onlara göstereni sudan bir sebeple, ‘sen kirlisin’ diyerek zindana tıkmadılar mı?

Hal böyleyken, hadi anlat. Söyle yiyorsa. ‘Kralım sen benden daha kirlisin.’ de. Ortaçağ bu. Adamı zikerler.

*([Ne yapmak gerek peki?] Ortaçağ filan demişken aklıma Cyrano geldi. [Sağlam bir arka mı bulmalıyım? Onu mu bellemeliyim? Bir ağaç gövdesine dolanan sarmaşık gibi, önünde eğilerek efendimiz sanmak mı? Bilek gücü yerine, dolanla tırmanmak mı? Herkesin yaptığı şeyleri mi yapmalıyım Le Bret?])

  • Yağış zamanı evden çıkmamalıyım.

*(Bu sabır ve dayanma sınırıyla alakalıdır. İnatçı ve dirayetli değilsen bunu yapamaz, gökten tank yağsa sokağa çıkıp çamura bulanırsın. Benim için fazla riskli.)

  • Çantamda sürekli yeni kişilikler bulunduracağım. Yeterince hızlı olursam fark edilmeyebilirim.

*(Şizofreniye yakın bir yan etkisi olacak, siyasi kişilik, sanatçı kişilikle sürekli çarpışacaktır. Vatani duygular, gelişmiş insani egoyu bastırmaya çalışacak, hak verecek, -dan yana olacak, renklere bağlanacak ve saire. Alt kişiliğin karizmatik bir poz vermiş, gönül verdiği renklerin bayrağını öpüyor olabilir.)

  • Eğer beni suçlarlarsa inkar ederim.

*(İnsanlık kadar eski bir yöntemdir. Kirlendiğin anda elindeki her şeyle, tam anlamıyla, bütün varlığınla inkar et. Temiz olduğunu, sana çamur atıldığını fakat üzerine asla bulaşmadığını, çamur atanların kirli olduğunu söyle. Göreceksin mutlaka sana inanan birileri çıkacaktır. Ama bu neyi değiştirecek ki?)

  • Öyleyse bende onlar gibi olurum. Mızrağımı kuşanır kalkanımı sırtıma asarım.

*(çamura bulanmak. İyi bir fikir gibi görünüyor. Böylelikle ne kadar çamur atılırsa atılsın fark etmeyeceğini düşünüyorum. Bunu neden yaptığımı soranlara ‘sağlığa iyi geldiğini’ söyleyerek kendime zayıf bir koruma kalkanı bile yapabilirim. Bana inanan sağlık düşkünü bireyler de aynısını yapacaktır. Bu aslında iyi bir hedef saptırma ama senin gibi görünen diğerleriyle pişti olmak gibi bir yan etkisi olabilir.)

  • Orta çağdayım lan! En yüksek kimin sesi çıkarsa o haklıdır.

*(Ortaçağdaki durumu bu şekilde kotarabilsem de artık zaman değişti. Şimdi için ne yapacağımı düşünmeliyim. Bence toplumun her bireyini kirletmeliyim. Buna çamurun normalleşmesi ya da OMO etkisi diye isim bile takabilirim. Böylelikle, kirlenmek bir kusur olmaktan çıkartılır, yani normalleşirse kimse pisliğe aldırış etmez.)

  • Bak sonunda geldiler. Mızraklarını kapıya doğrultmuşlar. Kılıcım

*(neyse ki ortaçağda yaşamıyorum. Ortaçağdaki yanım da artık yaşamıyor.)

Sylvan / 18029

ince ayar…

Eskiden, çok eskiden değil, tüplü televizyonlar ve alüminyum borulardan yapılmış kıytırık antenler kullanırken, bir kanal mutlaka karıncalı kalırdı. Karıncalardan kurtulmak için kapının üzerine ya da ışığı açıp kapatmaya yarayan halk arasında isimsiz bir elektrik anahtarının kenarına sıkıştırılmış, karınca duasının yanı sıra, tv nin arkasında küçük, çevirmeli bir ince ayar düğmesi bulunurdu. Ama bu yazının konusu o değil.

Şimdi teknoloji çağının sonlarındayız ve kafamı çevirip geçmişe baktığımda gördüğüm şey gelişen medeniyet, geçen zaman filan değil; aksine, ölümüne bir yerinde saymışlık…

Örneğin; şu an geçmişe baktığım yerden, internet öncesi dönemlerde de batılıların bize neden barbar dediklerini anlayabiliyorum.

Bunun sebebi yağmacı bir toplum oluşumuz. Barbarlığı neden aşamadığımızı ise genlere bağlıyorum. Yani biz farkında olmadan bize aktarılan bilincimize. Bu bilinci aşmaya üşenişimiz, bizi zaman içinde iflah olmaz birer beleşçiye dönüştürmüş.

/Beleşçilik yağmacılığa, yağmacılık barbarlığa ne kadar sıkı bağlı gördün mü?

Bu, modern çağda, çağın merkezi sayılan interneti kullanış şeklimizden ve istatistiklerden belli. Bu kanıya nasıl vardım? Sonrası detaylarda saklı.
Filmin koptuğu nokta da burası zaten. Şöyle ki,

Detay 1

Kendi dilinde kaynak yükleme yok denecek kadar az, buna karşın faydasız bilgi sömürüsü dersen terabaytlarca… İnternette her yerdeyiz ama sadece kuru gürültü olarak.

Tebrikler, dilinin üzerine sıçtın. Kültürünle iyice sıva.

Detay 2

Örneğin bir film. Dublajlısını yükleyeyim sonraki nesiller faydalansın yok. Gavurun yüklediğinden indirirsin adama keriz dersin. Paylaşım konusunda da sıçtın. Oyunun dışında bıraktın kendini. (Tamam, ben de tercih etmiyorum dublaj olayını da yine de bulunsun.)

Detay 3

Albüm yüklersin o da sırf para kasayım kafasıyla. Ne bilgi var, ne tracklist ne de lirik. Anca mal gibi beklersin 1 miyon olsa da bende kolay paranın tadını çıkartsam. Vidyonun altında birbirine küfürün bini bir para.

Detaylar uzar. Detaylarda boğulmamak lazım. Öyleyse;

Sonuç

Açıkça belli ki, beleşçiysen yağmacı, yağmacıysan barbar; barbarsan cahilsindir.

Öneri 1

Madem illa bir bok yiyeceksin, tabağa koy, çatal kaşık kullan kaliteli ye. Bunu izleyen salaklar desinler ki adama bak ne kaliteli bok yiyor.

Öneri 2

Ağın üzerinde Data olarak kal, kimsenin senin küfrünü umursamadığı sikik bir yorum olarak değil.

Ayar

Büyük adamların senin için söylediği bütün sözlere ters davrandın ve kötü batıyı haklı çıkartıyorsun.

/180127

ardından kalan.

rüzgarın savurduğu toz
yağmurun sürüklediği kibrit çöpüyüm.
istemem, geçmesin bu gece zaman
ve sürüklesin hayat beni her gittiği yere,
boş bir bavul misali…

bir karıncayım
ki kararımca ağır gelir omuzlarıma
bu sevda yükü.
suyun erittiği taş
ateşin yaktığı bir garip dalım.

yangından geriye kül,
kalbimden geriye çöl kaldı
duyguları boğulmuş bir meczubum ki,
ardımdan sevgiye, bir mezar kaldı

yolunu kaybetmiş küçük bir çocuk
kaptanı ölmüş eski tekneyim.
ve bilirim;
sert bir rüzgarda dibe vuracak dümenim,
küpeştelerim.

yangından geriye kül kalır
senden geriye bir şey kalmadı
rüzgarın savurduğu toz
yağmurun sürüklediği kibrit çöpüyüm.

Sylvan.

Tunceli / 2006