ardından kalan.

rüzgarın savurduğu toz
yağmurun sürüklediği kibrit çöpüyüm.
istemem, geçmesin bu gece zaman
ve sürüklesin hayat beni her gittiği yere,
boş bir bavul misali…

bir karıncayım
ki kararımca ağır gelir omuzlarıma
bu sevda yükü.
suyun erittiği taş
ateşin yaktığı bir garip dalım.

yangından geriye kül,
kalbimden geriye çöl kaldı
duyguları boğulmuş bir meczubum ki,
ardımdan sevgiye, bir mezar kaldı

yolunu kaybetmiş küçük bir çocuk
kaptanı ölmüş eski tekneyim.
ve bilirim;
sert bir rüzgarda dibe vuracak dümenim,
küpeştelerim.

yangından geriye kül kalır
senden geriye bir şey kalmadı
rüzgarın savurduğu toz
yağmurun sürüklediği kibrit çöpüyüm.

Sylvan.

Tunceli / 2006

KAYIP

Gidip de dönmeyesim ile başlayan yolculuğum, dönüp de bulmayasım korkusunun getirdiği endişeyle bir kayboluşa dönüştü. Kafamın içinde kurduğum küçük dünyadan çıkmamam gerektiğini biliyordum. Şimdi geri dönemiyorum.

Yolumu kaybetmemek adına bıraktığım ekmek kırıntılarını göçmenler topladı. Kızamıyorum çünkü açlar. Çok büyük bir iştaha sahip, batılı ve oldukça açgözlü bir adam, onların pastadan evlerini yemek istediği için evsizler. Aynı adamın doğulu versiyonunun topraklarını sömürmesi sonucu vatansızlar. Kızamıyorum çünkü o pastada benim de payım vardı.

Bu masalsı benzetmenin neticesinde onlar doymadı ve ben de boş yere yolumu yitirmiş oldum. Önüme baktığımda yürünecek daha çok yolumun olduğunu görüyorum. Ve belirsiz güzergahımda ne bir durak ne bir terminal var. İç dünyama geri dönebilmek adına öyle çok yürümüştüm ki, beni şişmanlatıp fırınlayacak bir cadıya bile razıydım. Zaman içinde elimde sadece, kaybolmanın getirdiği çaresizlik ve çaresizliğin çekinikliğinde yaşanan ağır bir yabancılık hissi kalmıştı. Ve biliyordum ki, çok dikkatli olursam, başımı belaya sokmadan, bu sonsuz beton ormanında hatırladığım bir yerlere varabilirdim.

Saçma kayboluşum yetmezmiş gibi sanki hafızamı da yitirmişim.

Bu garip olaylar zinciri sonucunda birtakım yeteneklerimin oluştuğunu fark ettim. Bir sabah, kafamı bir nebze olsun dinlenmek için yasladığım tahta banktan kaldırıp uyandığımda, on farklı dilde, fakirlik diyebiliyordum. Aslında o dillerin hiçbirini bilmiyorum. On farklı milletten insanın gözünde, diş sıkışlarını, gayret ünlemlerini, çaresizlikten dökülen gözyaşlarını, korkuyu ve ölümü görebiliyordum. Tüm bunları nasıl gizlediklerine hala şaşırıyorum. Devam etmek için bir sebepleri olmamasına rağmen yaşamak zorundalar. Sonra anladım ki, acıyı anlatmak için bir lisana ihtiyaç yokmuş. Anladım ki durmak için bir sebebim yok. Geri dönmeliyim. Neye mal olursa olsun…

Bunca soytarılığı, bayağılığı, zulmü ve acımasızlığı ve sair saçmalığı gördükten sonra; keşke, doğduğum evin yıkıldığı, büyüdüğüm bir sokağın olmadığı, kimsenin beni tanımadığı, köşedeki kaldırımın kenarına tüneyip saatlerce düşlerime kendimi kapattığım, kafamın içindeki o küçük dünyadan hiç çıkmasaydım diye iç geçirdim.

Çünkü burada, gerçek dünya denilen bu çöp kutusunda, düşsel aşklar reel yalnızlıklara, kusursuz hayatlar kirlenmiş paraya, zengin olmak adına kurulan hayaller, başkalarını zengin etmeye harcanan birbirinin kopyası günlere dönüşmüş ve dünyadaki en büyük güç olarak lanse edilen iyi olgusu, birilerini sikerek köşeyi dönme arzusuyla dolu bir çakalın altında inliyor. Bu tek taraflı bir ticaret… Biliyorum ki, iyilik bu fuhuştan para bile alamayacak.

Keşkelerin lüzumsuzluğunun farkındayım ve burada geçirdiğim kısa zaman içinde bütün keşkeler için her zaman geç olduğunu bilecek kadar çok bu kelimeyi tekrar ettim.

Keşke gitsem… Keşke yeşile, doğaya karışsam. Kaçabilsem. Herkesten ve her şeyden öteye geçsem ve yalnızlığın şarkısı dudaklarımdan dökülürken, bir yol kenarında yorulup otursam. Düşünmesem mesela. Bir neden aramasam Keşke bunları düşüneceğime yapsaydım misal. Ama bazı şeylerin farkına varabilmek adına harcadığınız çabadan sonra değiştirmek için fazla gücünüz kalmıyor. Kendinize yetebiliyorsanız, başkalarına yetersizsiniz.

İnsanın ağzında buruk bir tat bırakan bu kelime;
geç kalınmışlığı,
artık iş işten geçmişliği,
bu saatten sonra ne yapsan faydasızlığı anlatabilmek adına söylenmiş bir kısaltma.

Şimdi, onun tadını dilimden silmek adına, tükürüp, yoluma devam edeceğim.

Ama ben keşkelerin ve hayallerin faydasız kaldığı beton bir kentte sıkışıp kaldım. Kaybolmamak adına yollara saçtığım aklım gerizekalılar tarafından toplanıp, rafa kaldırıldı. Bir yerlerde çürüyor olmalı. Kokuya doğru gideceğim.

27 EKİM 2017
Sylvan.

OLAĞAN DIŞI İNTİHAR RİTÜELLERİ…

Bir sirk… gösteriden hemen öncesi….

Aşk ve platonik bir ipteki iki cambaz… ki malumunuz oynamıyorlar. Hep birisi diğerini itiyor… maksat heyecan yaratmak değil…

Ah kutsal amaç… onu kim bilebilir ki?

Gösterinin sonunda bütün sirk çalışanları öldüler. Hepsi de kaza süsü verilmiş birer intihar seçtiler.

I.

Sahne arkası… bir palyaço ağzında bir sigara üzerinde atlet. Takma burnu elinde trapezci kızla konuşmakta… kız palyaçonun ağzından çıkan her sözü “adam sanki bir mucize”  bakışıyla süslüyor. Neden sonra trapezci kız ağlamaya başlıyor.

Işıklar yandı. Koca göbekli, İtalyan bıyıklı, kısa boylu bir adam sunumunu gerçekleştirdi.

“onlar göklerin hakimi!! Onlar kanatsız uçmayı beceriyorlar. Onların cesaretine herkes hayran… bu gece altlarında ağ olmadan uçacaklar…”

kız yüzünde sahte bir gülümseme seyircilere el salladı…

(trapezci kızın ipi bırakmadan hemen önce düşündüğüdür…)

– yanlış anlama bebeğim. fakat biz ayrı sirklerin palyaçolarıyız.
– bütün palyaçolar… hepiniz aynı boksunuz.

 

II.

Sahne arkası… bir palyaço makyajını yeni bitirmiş. Jonglör bir kızın yanında. Görüntüsü mutlu olduğunu bağırıyor.  Sahneye çıkmasına iki şov var. ilk şovda büyük atlarla gösteri yapacaklar. Diğerinde aslan terbiyecisi var. sonra palyaço çıkıp komiklik yapacak… neden sonra palyaço duvarı yumrukluyor. Bağırıyor. Jonglör kız korkup kaçıyor.  Atlar büyük bir nizam içinde eğitmenlerinin ona öğrettiklerini yapıyor. Gururlular. Hiç hata yapmadılar.

Işıklar yandı… kafesler çadırın tepesinden indi. Aslanlar kafeslerden salındı. Koca göbekli, İtalyan bıyıklı, kısa boylu adam yüzünde büyük bir gülümseme sunumunu yaptı. Adamın şapkasından iki küçük kırmızı boynuz görünüyor. Fakat burası sirk böyle şeyler garip değil.

“aslanlar için ormanın kralı derler. Bu adam ise kralların kralı. İzleyin ve ormanın kralının nasıl bir kediye dönüştüğünü görün. Karşınızda…..”

Palyaçoyu gördüler. Üzgün ve tepeden tırnağa sarhoş…

(palyaço’nun kafasını aslanın ağzına sokmadan önce düşündüğüdür… )

– üzgünüm palyaço fakat biz… senle olmaz. Palyaçosun…
– lanet olası jonglör kızlar… hepiniz aynısınız.

 

III.

Sahne arkası

Dünyanın en güçlü adamı elinde 40 kg lık bir dambıl. İndirip kaldırıyor. Diğer koluna jonglör kız oturmuş. Gülüşüyorlar. Adam dünyanın en güçlü insanı. Kapalı kola kutularını elinde eziyor. Nervürlü inşaat demirlerini gırtlağıyla büküyor. Belki bir tırı bile çekebilir… fakat söz konusu bir kadını taşımaksa yani mecazi anlamda taşımaksa; o yaşlı, cılız ve aşkın ağırlığı altında ezilmiş güçsüz bir adam. Jonglör kız adama dokunuyor. Bütün kaslarını biliyor onun. Purosunu içerken dudaklarının kasılmasını, gülümsediğinde çalışan 17 kasını biliyor. Zaten ikisi de mutsuzlar.

Işıklar yandı… Koca göbekli, İtalyan bıyıklı, kısa boylu adam yüzünde büyük bir gülümseme sunumunu yaptı. Adamın şapkasından iki küçük kırmızı boynuz görünüyor. Fakat burası sirk böyle şeyler garip değil. Adamın yüzü kırmızı siyah bir sakal çenesinden sarkmış. Burası sirk… makyaj her derde deva.

“ateşin efendisi onunla oynamaya geldi… karşınızda ki güzelliği tanıtmaktan gurur duyuyorum. Size son derece keskin bıçaklarla muhteşem bir gösteri sunacak. Hem de alevlerin arasında.”
(jonglör kızın yanan bıçağı boğazına sokmadan önceki düşündüğüdür)

– oohh bebeğim. ama ben ipte sallanan kadına aşığım…
– lanet olası dünyanın en güçlü adamları… hepiniz dünyanın en güçlü adamı sanıyorsunuz kendinizi….

 

 

IV.

Aynı gün. Sonraki gösteri..

Her şey apar topar temizlenmiş. İzleyenlerin meraklı bakışları arasında bir intihar örtbas edilmişti… suyun kumdaki izleri silmesi gibi… önce birkaç palyaço çıktı. Sonra kızlardan birisi makyajla jonglör kıza benzetilip seyirciler önünde eğildi. Alkış kıyamet…

Işıklar yandı… Koca göbekli, İtalyan bıyıklı, kısa boylu adam yüzünde büyük bir gülümseme sunumunu yaptı. Adam tamamen kırmızıya giyinmişti pantolonunun arkasından bir kuyruk çıkıyordu.  Büyük silindir şapkanın altındaki gözlerinden birisi kördü… sunumunu yaptı…

“siz belki market torbalarını taşırken zorlanıyorsunuz. O zorlanmıyor. Siz bir tır sürüyorsunuz, o çekiyor. Siz türlü alet edevat kullanırken onun her şeyi elleri. o bir dev! O bir canavar! Onu amazon nehrinin kıyısında onbeş kişiyle dövüşürken buldum. Karşınızdaaaa dünyanın en güçlü adamı…

Dünyanın en güçlü adamı bir sürü şeyi eğip büktükten sonra kafesler indi…

final sahnesi… kuru sıkı bir silah ona doğru ateşlenecek. El çabukluğuyla sahte eğilmiş mermi adamın göğsünden yere düşecek. Yarım saat önce silah gerçeğiyle değiştirilmeden önce plan buydu… şimdi bir yanı eksikti. trapezci kız öldüğünde, gösteri öncesi silahın gerçek olması için dua etmişti dünyanın en güçlü adamı.

 

dünyanın en güçlü adamının mermiyi göğsüyle durdurmaya çalışmasından hemen önce düşündüğüdür…

 

– o silah sahte biliyorum.
– bunu beni lanet olası trapezci kızla aldatmadan önce düşünecektin.
– ohhh yapışık ikizler… ikiniz de aynısınız.

 

V.

Son gösteri…

Işıklar yandı… Koca göbekli, İtalyan bıyıklı, kısa boylu adam yüzünde büyük bir gülümseme sahneye çıktı… bir ayağı topaldı adamın. Ayakkabısına toynak görünümü verilmişti.

“izlediğiniz için hepinize teşekkür ederim.  Ahhh dünya koca bir soytarı yuvası… siz bugün  burada en büyüğünü izlediniz. Evet dünya koca bir komedi… iyi geceler…”

Herkes gittiğinde karanlık bir karavanda birbiriyle yaşamaya mahkum iki insan kaldılar. Bir vücuda hapsolmuş iki ruh, iki farklı sevgiliyi düşleyerek.

Gösteri bitti. Olaysız dağılın artık.

 

2014  – kış / Sylvan Clownson

 

 

 

KUŞ

Balkondayım. Bir şeyler yazabilmek adına yamalı koltuğuma oturmuşum. Sonra oğlum geliyor.

  • Dınk dınkı* aç.
  • Ne yapacağız dınk dınkı?
  • Kuş yazalım.
  • Tamam başla o zaman.
  • Ne yazayım?
  • K yaz.
  • K hangisi?
  • İşte K bu… sonra ‘U’ sonra ‘Ş’ de burda.

KUŞ

  • Ne yazıyor orda?
  • Kuş yazıyor. Hadi bir daha yazalım. Bu sefer sen yaz. K.
  • K nerde?

KUŞ

  • Sekiz yazalım.
  • Bitane de 9

9

  • Mavi sekiz yok mu?
  • Var ama uzun iş.
  • O zaman. O zaman, bi tanede KOOOCAMAN 8

8

  • Neden kuşlar çıkmıyor?

Sonra anlıyorum ki; şu an kanatları onun tüm göğünü kaplayan, dünyanın en hızlı plastik atının üzerinde, çok hızlı gidebilmek adına dış dünyanın zeminini kaplayan büyük yer halısını toplamış ve ne kadar hızlı gittiğini ‘Hıııızlıııı gidiyoooom!’ diye bağırarak önümden geçen adam kuşları görmek istiyor.

Bunun için ‘kuş’ yazmayı öğrenmeli.

Yazmayı başardığım ilk kelimeyi hatırlayamıyorum. Ondan öğreneceğim daha çok şey var.

 

Sylvan.

11.07.2016

 

(* dınk dınk: Kuş yazmaya yarayan pc programı. ismi tuşlara vurulduğunda çıkarttığı seslerden geliyor.

Kutu – Palyaço Fanzin

kapak 

 

 

 

  Önemli Uyarı! 

Elinizde tuttuğunuz (yahut önünüzde gördüğünüz) bu öykü/fanzin özgür bir iradeye sahiptir. yayın hakkı herhangi bir şirket ya da kuruluşa ait olamaz.
Eğer birisi size bunu satmaya kalkışırsa ona para vermek yerine yazıcı kullanmayı öğretin. Hala para diyorsa yapacağınız hareket için gereken güç orta parmağınızda mevcuttur.

Yaşasın fotokopi! Batsın bu dünya!

 

Daha az önemli Uyarı.  

Palyaço Fanzin bir anlık zihin kontrolsüzlüğünden doğmuştur.
Bir sebep ve amaç barındırmaz.

 

 

 

 

 

KUTU

SYLVAN CLOWNSON

(saykodelik edebiyat)

 

 

 

0 noktası.

 

Uzun zamandır bu şehirden nefret ediyordum. Hayır, bütün dünyadan… Şu an’a kadar.

Artık bir önemi yok. Bir şekilde mutluyum, çünkü planım işliyor.

Bir süredir bir kutunun içindeyim. Dışarıda bir şeyler oluyor ama umurumda değil.  Burayı seviyorum.

 

 

1.

 

Dışarıda olmayı pek sevmiyorum. Zorunda kalmasam bu otobüs durağında boş boş durmak yerine bir kutuyu andıran küçük ofisimde çay içiyor olacaktım. Ama gitmem gerek. Özgürlüğüm buna bağlı.

Dışarı çıktığımda kalabalığın arasındaki bir boşluk gibi hissettim. Onlarla beraber yürüyor,  şehir dedikleri bir çöplükte, zehirli ağızlarından soludukları havayı içime çekiyordum. Midem bulanıyordu ama onların arasında öylesine sönüktüm ki sesim çıkmıyordu. Beni görmüyorlardı. Sadece bunu seviyordum.

Cehaletin getirdiği cesarete sığınıp yüksek sesle konuşuyorlardı. Ben karışmıyordum. Hepsi birbirini suçluyordu. Hepsi suçluydu. Yalan ve ikiyüzlülük, sanki beni takip ediyormuş gibi sürekli çevremdeydiler.

Bu yalan. Yanımda kendine kahve dolduruyor.

İşte bu da iki yüzlülük bazen yolda selamlaşıyoruz.

Her gün otobüs durağında ikisi birden yanıma dikiliyor benimle aynı otobüse biniyorlardı. Aynı gazeteyi farklı isimlerle okuyorlar, aynı şekilde katlayıp rengi solmuş trençkotlarının iç ceplerine sokuşturuyorlardı. İkisi de her gün düzgün giyiniyor, iyi kokuyor, iyi görünüyorlardı. Birbirlerini tanımıyormuş gibi davransalar da iyi dost olduklarından emindim. Neyse… Yalan cam kenarındaki koltuğa geçti. İkiyüzlülük o an boşalan bir koltuğa çöreklendi. Şanslı piç.

Boş yerlere doğru ilerleyip hile ve düzenbazlığın yanında demire tutundum. Bütün boş koltuklar, sahte iyi niyet göstergeleri tarafından zapt edilmişti. Hepsi birbirinin yüzüne ürkerek bakıyor, korkunun yüzlerinde bıraktığı izi silmek için ise gülümsüyorlardı.

Ben orta kapı insanıyım. Otomatik kapının çarpma riskinin getirdiği heyecanı hep sevmişimdir.

Ama bu heyecan kısa sürüyor. Otobüs ilerledikçe, bir kutunun içinde olduğum hissine kapılıyorum. Bu ilk kez olmuyor. Akşamları kasaplardan kemikleri toplayan kırmızı renkli, tahta karoserli doç kamyonetlerin ardında bıraktığı kokuyla dolu bir kutu… Soğuk ve karanlık. Buraya kapatıldım ve dışarı çıkamıyorum.  Nefes almalıyım.

Kafamı kaldırıp, otobüsün içindeki kalabalığa baktım. Bir otobüs dolusu sahtekarlık. Ego müzik dinliyor. Özentilik, yanında dikilen tonton bunağa yerini vermemek için gazetedeki yalanlara bir süre daha katlanacak gibi. İşte! Arka tekerin oradaki koltukta oluşmaya başlayan bir şehvet! Göğüs kılları, kumaş pantolonu, kirli ayakkabılarıyla gözlerini tek bir noktaya sabitlemiş. Otobüse binmeden hemen önce attığı sigaranın kokusu bıyıklarına bulaşmış. Az uzağında dikilen kıyafetlerin arasından et arıyor. Moda bundan rahatsız değil.

Fakat bilmediği bir şey var; Karşılığı olmadıkça şehvet sadece kuru bir otuzbirdir. Belki de biliyordur. İnsanların amaçlarıyla uğraşmayı uzun zaman önce bıraktım.

Bu şamataya rağmen hala nefes almalıyım. Stresin stresli sesi üzerine orta kapı tıslayarak açılıyor. Karbon monoksit ve çamur kokulu kent havasını ciğerime doldurmak için 6 saniyem var. 6 saniye bir şehrin ne bok olduğunu anlayabilmek için yeterli bir zamandır. Benim 6 saniyem ise, bir semt dolusu reklam tabelası ve çevre kirliliği…

Nefes alamıyordum. Bir an önce bu pis kokulu konserveden inip soluklanmalıydım. Durağa daha çok var. Kentin işlek caddelerinden birinden geçiyorduk. Zihnim durmuyor, aralıksız büyük karton bir kutuya tıkılıp evrenin en ücra köşesine savrulmuş bu dünyada algıladığı her şeyi etiketliyordu. Bir şehir dolusu insan atığı.

Terapistimin yeri büyük caddenin sonundaydı ve son bilet paramla bindiğim otobüsten inip yürümeyi gözüm kesmedi. Başka şeyler düşünmeliydim.

Ben de topuklu ayakkabıyı düşündüm.
Parfümü ve tuvalet kağıdını.
Ve Londra’da victoria tarzı bir evin penceresinden atılan pislikten korunmak adına üretilen ilk şemsiyeyi…
Otobüsün inecek var düğmesine basarken, insanoğlunun boka yaklaşmamak adına ürettiği her şeyi tasarlayan adamı anlıyordum.

O ulvi kişilik başımı döndürdü. Merdivene takılıp otobüs denen küçük bir kutudan kent denilen daha büyük bir kutuya yuvarlandım.

Hiç iyi bir şey yok mu? Evet var. Birisi gelip omzuma dokundu ve sordu:

“iyi misiniz?”

“Eskiden iyi biriydim. Şimdi sadece nasılsın sorusuna verilen havada bir yanıt kadar iyiyim.”

Bunları söylemeden evet anlamında sakince kafamı salladım.

Hiç iyi bir şey yok mu?

Evet iyi şeyler de var. Ama ben artık iyi biri değilim.

 

2.

 

Her şey üç yıl önce başladı.
Yani bu kutunun içine kapanma hissi.
Ansızın.
Öylece yürürken.

İhtiyacından emin olamadığım dilencilerin yanından geçiyordum. En iyi ihtimalle benden çok daha fazla kazanıyordu. En kötüsü ise bende öfke ve şiddet hissi uyandırdığı için düşünmemeye çalıştığım bir şeydi. Fakat düşündüm. Sadece düşündüm ve bu şehirde midemi bulandıran ne varsa, hepsinin üzerime bulaştığını hissediyordum. Nefesimin kesildiğini sandım. Ellerimde bir karıncalanma, bir göz açıp kapama anı.

Başlayan yağmurun altında hiçbir şey olmamış gibi yürümeye devam ettim. Fakat bir şeyler değişmişti bunu biliyordum. O gün, gökyüzü kafama kapanıp üzerine koli bandı çekildi. O gün bu gündür cebimde falçatayla dolaşmaktayım. Bir de daha çok soru soruyorum kendime.

Önünden geçtiğim yerler önceden sadece basit mağazalarken, bir anda sahte ihtiyaçlar oluşturarak, ihtiyacım olmayan şeylerden %300 kar elde etmek isteyip, en lüks hayatı yaşamayı amaç edinmişken kendini derin bir borç batağının içinde bulmuş dükkan sahiplerine dönüşmüşlerdi. Gözümde sadece uzun birer cümleler. Gülümsemenin kapatamadığı gergin ve sinirli yüzlerindeki çizgilere baktıkça benliğimi sorguluyor kendime şunu soruyordum;

“Onların arasında kimsin ki sen? Amaçsız biri.”

Evet adamların bir amacı vardı. Bu amaç para kadar basit bir amaç bile olsa ona inanmışlardı. Dünyadaki her yere para yoluyla bulaşan bir virüs gibi yayılmış markaların vitrinlerine baktıkça, onların benden uzaklaştırdığı yaşam standardını düşünüyordum.

Neden kızgındım?

Bu sisteme adapte olamamış olmam onların suçu değildi ki… Parayı amaç edinmemiş olmam, onun için ne gerekiyorsa yapmıyor oluşum, diğerlerini inançlarına göre sınıflandırmamam, benim gibi düşünmeyen herkesin düşüncelerini hiçe saymıyor oluşum, öleceğimi unutmamış olmam ve sair teknik yahut düşünsel aksaklık.

Hem bana neydi ki dünya barışından? Çoğunluk savaştan magazinsel boyutta bir keyf alırken benim barış diye tutturup onların akşam haberi keyflerini kaçırmam da neyin nesiydi?

Ne sanıyordum lan ben kendimi?

Kötü olanın ben olduğumu anlamam uzun sürmedi. Dişlideki paslı parçaydım. Firmanın itibarını zedeleyecek defolu üründüm. Kullanıcı hatasından sahibine geri dönmüş garantisiz biriydim.

Bunca pisliğin başı ben olduğuma göre öncelikle kendimi temizlemeliydim. Baştan ayağa çamurlu suya bulanmış vaziyette evime dönüp bir plan yapmaya başladım.
İçine su birikmiş, bastığında üzerine su sıçratan parke taşıydım. Bu beni bir nevi belediyenin suçu yapar.

 

3.

Hedefine kilitlenmiş bir predatör gibi hissediyordum.

Hedefim, onların oyununu onlar gibi oynamak, toplum içinde bir sivilce gibi yükselerek, zirveyi görene değin durmamaktı.

İyi bir işe girmeliydim. Yüksek maaş, az mesai cumartesi Pazar ise tatil olmalıydı. Bütün sosyal haklardan aynı anda en yüksek miktardan yararlanmalıydım. Yemek kuponlarım, yarım maaş ikramiyem, tam maaş ikramiyem, özel ve genel sağlık sigortam.

Tonla para kazanıp bankalara yatırmalıydım. Her ay onlarca fakir benim faiz gelirimi ödemek için var güçleriyle çalışsın istiyordum. Kendi fakirlerim olsun istiyor, her gün birilerinin sırtlarına basarak besin piramidinde daha da yükseklere çıkmayı planlıyordum.

Madem bir sivilceydim. Bende öyle davranacaktım.

“Bunun bir yarış olduğunu anlamam uzun sürmedi. Ben bu işe tavşan olarak başladım. Tazılardan kaçarsam para veriyorlardı. Bir süre sonra tavşanı kovalıyordum. Karşılığında para alıyordum. Sonra kendime bir tazı aldım. Yu nov? hahahaha” Bunun gibi başarı hikayeleri yazıyordum kafamdan.

Bu hayali kurarken elimde pahalı viski ve pahalı bir takım elbisenin içindeyim. Ve içten içe besin piramidinin benim olmasını istiyorum.

Planlar kurup projeler ürettim. Bir gazete bile almıştım. 8 ay kadar iş bulamayınca başım patladı, irinim aktı. Yaram iyileşti. Piramidi bir süre askıya alıp eski yaşantıma devam etmeye başladım.

Bir tazıya numara öğretemezsiniz. Tavşan yerine paranın peşinde koşan bir tazıya ise tavşan kovalatamazsınız. O tazı tavşanı kovalamanın hazzını artık unutmuştur.

Benimse tavşanım öleli çok oluyor ve hala param yok. Bir üretim bandında önümden geçip giden kutuları bantladığım bir iş bulabildim. Asgari ücret. Yol yemek sigorta yok. Asgari yaşam koşulları. En aza indirgenmiş yaşam arzusu.

 

4.

“Baktım olmuyor limon satmaya çalıştım. Onu da bırakmadılar.” Diye hayıflandığım bir hikaye anlatmak isterdim ama bu acıksız bir hikaye.

İnsanları etiketleme evresi bir yıl kadar çalıştığım kutu işinde başladı. O bir yıl içinde rahatsızlığımı çevremden gizlemeyi başarmıştım fakat içsel dünyamda işler kötüye gidiyordu. Bir düşünün, koulrofobiksiniz ve palyaçoluk yapıyorsunuz. Gerçekten kötü bir şaka.

Bir arayış içine düşmüştüm. Sorunun kaynağını bulmalıydım. Madem bir arayıştaydım, ilk olarak kendimi bulmalıydım. Kendimi bulmak içinse yolculuğa çıkmalıydım. Yolculuğa çıkmayıp her şeyi olduğu gibi kabullendim ve işi bıraktım.

Bir yılın ardından gelen ani boşluk ilk birkaç gün ev kahvaltısıyla geçiştirilse de her şeyin boka sarması uzun sürmemişti. Değiştiğimi biliyordum ve daha önce yapmadığım şeyler yapmaya başlamıştım. Uyumlu ve sakin biri olmaktan vazgeçip öfkeli ve şiddete meyilli bir davranış sergiliyordum. Wifi şifremi değiştirip kimseye söylemedim. Demir dış kapıyı zincirinden tutarak çeken komşumu eskiden görmezden gelirken şimdi bağırıp çağırıyordum. Minibüs şoförünün 5 kuruşumun üzerine çöreklenişini büyük bir çirkeflik yaparak engelliyordum. Bakkaldan sakız yerine para üstümü istiyordum. Her gün indiğim duraktan 50 metre ileride inip bütün ‘eleman aranıyor’ kağıtlarını yırtarak, birilerini benim gibi iş bulamayıp bir nevi açlıktan ölmeye bırakarak gururla yürüyordum.

Kutuda yalnız olmaktan korktuğumu ilk defa kendime o gün itiraf ettim. Ve kutunun benim bulunduğum kısmında insan etiyle çalışan büyük dişliler var.

Kısa süre sonra tepki çeken biri haline dönüşmüştüm. Ve o kadar şanssızdım ki, yaptığım her şeyin tepkisi ani bir ilahi adaletle beni buluyordu. Minibüsçüden kotardığım 5 kuruş yerine 5 lira kaybettim. Ailemin garip davranışlarım karşısında verdiği tepki beni bir kafa doktoruna götürmek oldu. Sonra hızlı ve anti-tepkisel bir süreç.

Neden böyle davrandığımı soran doktora dünyayı yok etmek istediğimi söylediğimde verdiği tepki, Sevgilimin bana tepki olarak beni terk edişi…

Zincire asılan hayvan komşum başta olmak üzre bana tepki veren herkesin birleşip beni kliniğe yatırmaları…

Bir kolinin içindeki kibrit kutuları… boktan bir durum.

 

 

5.

Başlarda burayı sevmiştim. Sorular soruyorlar cevaplar veriyordum. Basite indirgenmiş bir hayatım vardı. Numara öğretilmeye çalışılan bir hayvan. Sırt üstü yat mamayı kap tarzı bir yaklaşım.

Bana iyilik yaptıklarını, beni normalleştireceklerini söylediler. Sakince onlara benim normalimin bu olduğunu anlatmaya çalışıyordum. Ya da onların normalini denediğimi ve sevmediğimi.

Evet… şimdi yuvarlan… yuvarlansana aptal!

Uyum sağlayabileceğimi, çok geç olmadığını söylüyorlardı. İyileşip topluma karışabileceğimi.

Onlara uyum sağlamak istemeyişimin mantıklı bir sonuca dayandığını anlatıyordum. Kendi gerçeklerinden farklı gerçeklikler olabileceğini. gözlerinin kör olduğunu.

OTUR! Otur. Hey bu beni dinlemiyor!

Hayalci olduğumu söylediler. Ayrıca sosyopat olduğumu. Bilimsel bir şeyler de söylediler de anlamadığım için buraya yazmıyorum. Reddedişimi kırmazsam beynimde geri dönüşü olmayan bir çöküş başlayacağını ve buradan asla çıkamayacağımı…

Sadece kutuya odaklanın. Beni mahveden şey o.

Baktım dinlemiyorlar ve kafayı benim normlarıma takmışlar, ben de onlara bir şey anlatmamaya başladım.

Şimdi ölü taklidi yap…

Benden görmek istedikleri tepkileri alamadıkça terapilerin sayısı arttı. Terapilerin sayısı arttıkça dozları yükselttiler.

Orada geçirdiğim süre beni özümden uzaklaştırmış, kendine yabancı bir yaratığa dönüştürmüştü. Günde 3 doz uygulanan ağır ilaçlarla kendimden geçiyor diğer ilaç saati geldiğinde uyanıyordum.

Kutum küçülmüştü. Işıkları 9 da kapatıyorlardı. Sessiz bir süreçti. Kafamın içinde daha mutluydum. Tabi bunda ilaçların da etkisi olmalı.

Eski halime dönmek istemiyordum. Bana sunduklarını da beğenmemiştim. Ya onların dediği gibi biri olup buradan çıkacaktım. Ya da kendim olmaya devam edip burada tıkılı kalacaktım.

Madem kendine yabancı bir yaratıktım, o yaratık nasıl davranması gerekiyorsa öyle davrandım ve bana sunulanın dışında biri olmaya karar verdim. Ne kendim olacaktım, ne onların yapmaya çalıştığı ben…

Fakat sürekli bir aksilikler zinciri beni olmaya çalıştığım şeyden uzaklaştırıyordu. Olmak istediğim gibi biri olamayınca, ben de akışına bırakıp hiç tanımadığım biri oldum.

O farklı biriydi. Ben’in yeni hali. Beyni uyuşturucularla yakılarak, bütün kurallar yanık lekelerine dağlanmıştı. Sırt üstü yatıp mamayı kapan ve o her gün bir parça mamayı deterjana daldırıp sahibinin yemeğine karıştıran bir kedi kadar sinsi. Ben misal, bunu akıl edemezdim.

Ona alışmam uzun sürmedi. Artık tek isteğim duvarları süngerlerle yumuşatılmış kutumu kapatan zinciri kırmak ve zincirde parmak izi bulunan kim varsa yok etmekti. Sonra bu isteğim arttı artık en son ben kalana kadar birer birer hepsini ortadan kaldıracak planlarımı yapmaya başladım.

Her gün, iki ilaç arası kalan yarı ayık geçirdiğim yarım saatimde, her şeyi yok ettikten sonra yapacağım şeylerin listesini yapıyordum. İlk yapacağım şey oturup onu dinlemek olacaktı. Sonra sadece üzerinde yürüdüğüm dünyanın seslerine kendimi bırakıp dinleyecektim. Ve yürüyecektim. Taa ki son adımımı atamayıp olduğum yere yığılana kadar. Geceleri yıldızları, gündüzleri bulutları izleyecektim. Boş şehirlerden, benden başka kimsenin kalmadığı ülkelerden geçecektim. Ama önce kurtulmam gereken yaklaşık 7 milyar tane sorun vardı. Ve bir yerden başlamalıydım.

Bu hisleri bastırıp sordukları sorulara istedikleri cevapları verdim. İyi niyetlerini gereğince karşıladım. Onları anladığımı onlara anlatmadan onlarla oynadım. Bir kaç ay sonra dışarıdaydım ve ağır ağır şeytani planımı uygulamaya başladım.

Doğalgazı kapattırıp kömür sobasına geçmiştim. Çevremdekileri de bunu yapmaya teşvik ediyor, ne kadar karlı bir durum olduğunu anlatıyordum. Çöplerin sokağa bırakılmasında sakınca olmadığını, belediyenin zaten temizlediğini söylüyordum. Etkili de olmuştu. 15 gün içinde oturduğum sokak 45 gün içinde bulunduğum mahalle artık pislikten kokuyordu. Yabancı girmez olmuştu. Bütün gün sokakta takılıp, bunun sadece belediyenin suçu olduğunu anlatan uzun konuşmalar yapıyordum. Kullandığım kızartma yağını lavaboya dökerken mutluydum. Ucuz parfümler alıp gökyüzüne sıkarken, devlet su azaldı anonsu yaptığında halılarımı yıkarken, şans eseri keşfettiğim şehir şebekesine işerken mutluydum. Terapi kesinlikle işe yaramış görünüyordu.

Bir süre sonra her şey normalleşti. Leş gibi bir şehirde yaşayan, karbonmonoksit ile nefes alabilen yaratıklara dönüşmüştük. Çöpün üzerinde uçan sinekler gib. Ama mutlu sinekler.

Ben bile iyiden iyiye kendimi toparlamıştım. Kutularla ilgili düşüncelerim değişmişti. Otobüse insanlarla biniyor, şehirde insanlarla birlikte yürüyordum. Artık onlara baktığımda etiketler görmüyordum. Yaptığım gizli eylemlerden ölmemişlerdi ama bir şekilde yaşıyor da sayılmazlardı. Ailem iyileştiğim için mutluydu. Sevgilim ve arkadaşlarım beni gördüklerine sevinmişlerdi. Akşamları oturuyor eski günlerdeki gibi konuşuyor şakalaşıyor gülüyorduk. Her şey son hız yerinde sayıyordu. Bütün bu çöp konteynırı… mutluyduk.

 

6.

Hastane zamanları geride kalmış normal bir insan olmuş buna alışmıştım. bir sabah uyandığımda güneş parıldıyordu. Doğum günü gibi daha uyanır uyanmaz günün özel olduğunu anlatan günlerden biri.

Radyodaki ses bana yaşadığım her şeyin bir hiç uğruna olmadığını söylüyordu. En boktan parti iktidara gelmişti. ‘Bundan sonrası tam bir kaos olacak, iç savaşa kadar gideriz’ diyordu yorumcular. Yediğim en güzel kahvaltıydı.

Temizlenişim. Kabullenişim. Bir piramit sahibi oluşum ve ardından bilinçsiz ve ruhsuz bir hayvana dönüşümüm işe yaramıştı. Yaptığım kısa ama kalıcı eylemler meyvelerini vermişti.

Evden çıkmadan önce internetten sebep olduğum sonuçlara bakarken Atmosferdeki karbon salınımı geri dönülemez sınırına ulaştığını okuduğumda mutluluktan küçük bir çığlık attığımı bile söyleyebilirim.

Tam bir yeniden doğum günü.

Mutlu bir şekilde şartlı salıverilişimin son görüşmesini yapmak üzere doktorumun muayenehanesine gitmek üzere otobüse bindim. Birazdan özgürlüğümü tam anlamıyla kazanacağım.

“Mutlu görünüyorsun. Bak iyileşeceğini söylemiştim.” Kendisiyle gurur duyuyor olmalı.  “Ben mutlu değilim. Seçimleri kazandılar. Bundan sonrası tam bir kaos olacak.”

Ben gülüyorum çünkü onlara oy verdim. İnsanlığı yoketme planımda devleti arkama almadan yola çıkmayacak kadar zeki biriyim.

En mutlu günlerimden birini yaşıyordum. Nasıl gülmeyeyim? Ama bir şekilde gülmeme engel olamıyordum. Artık durmalıydım. Bir an önce susmazsam zaten benden şüphelenen doktorumu iyice kıllandırıp özgürlüğümü yamak istemiyordum. Ben o an eserini izleyen bir sanatçıydım.

“Üç yılda güzelim şehrin içine etti bu belediye.” Evraklarımı imzalamayı bitirip sigarasına uzandı. “Tesadüfe bak sen çıkalı da tam üç yıl oldu diğ mi?” Çakmağı çaktı. Ben evet anlamında başımı sallarken çakmak tutuşmadı. Aniden ciddileşmişti. “Şu takıntın nasıl gidiyor? Kutulardı değil mi?” Masasının çekmecesinden bir KUTU lanet kibrit çıkarttı.

“Onlarla savaşıp onları yendim.” Ağzım kuruyor. “Sizin sayenizde.”

Ağır hareketlerle içinden bir kibrit çıkartıp kutuyu adeta gözüme sokarcasına parmaklarının arasında evirip çeviriyordu. Doğru yerini bulup kibritin kükürtlü kısmını sert bir hareketle kutuya sürttü. “Söyle bakalım gün neden bu kadar mutlusun? Geldiğinden beri gülücükler saçıyorsun.”

Artık kesinlikle gülmüyordum. Sahip olduğum en güzel anı mahvetmişti.

“Gülüyorum çünkü, en son, kafamı toparlamam için ailece gittiğimiz bir piknikte kazara ormanı yaktığımda bu kadar mutlu olmuştum.”

Anlamamış gözlerle bana bakıyordu. Eğitimine yakıştıramamıştım.

“Gülüyorum çünkü, karbon salınımı geri dönülmez sınıra ulaştı.”

Doktorun telefona uzanışını görmemeliydim. Kalemin masaya düştüğünde çıkarttığı sesi duymamalıydım.

“Gülüyorum çünkü dünyayı yok etme planım işliyor.”

“LÜTFEN! SAKİNLEŞMELİSİN!”

Evet. Sakinleşmeliyim… Ondan geriye doğru say ve seni mutlu eden şeyleri düşün.

10

Son beyaz gergedan,

9

An be an küçülen yağmur ormanları,

8

10 yılda 500 yıl geriye giden medeniyet seviyesi

7

Beyaz fokların kürkleri için sopalarla öldürülüşü.

6

Boğulan göçmenler.

5

Yabancı para kaynaklı krizlerden sürekli fakirleşen halk.

4

Savaşlara sebep olan süper güçler.

3

Ülke yöneten teknoloji devleri

2

Petrol şirketleri

1

İnsanlığın 4/3 ünün yok olması ihtimali

Bir yandan sayıyor bir yandan da elimdeki küt bir nesneyle onun kafasında yarattığım travmadan emin olmak istiyordum.

0

Doktorumun ellerimin arasında son nefesini verişi.

7.000.000.000 – 1.

 

 

7

Bir süredir bu kutunun içindeyim. Daha önce tıkıldığım bütün kutulardan farklı. Dışarıda bir şeyler oluyor ama umurumda değil.

Onlar beni kapatmadan önce, göğü izleyebileceğim bir yerde ona uzun uzun bakıp, her yıldızı aklıma kazıdım. Kutumun kapağını yüzüme her kapattıklarında göğü oraya çiziyorum.

Metal kutu öyle sağlam ki ne sesleri ne kokuları bana ulaşamıyor. İçinde hiç ışık yakmıyorlar ki beni göremesinler. Küçük kutumun tepesinde minik bir delik düşlüyorum bazen. Yağmur yağdığında bir damla, kar yağdığında bir kristal, güneş açtığında minik bir ışık huzmesi. Bazen bir serçe gelip konsun istiyorum. Ayaklarındaki tıkırtıyı duymak. Ama verdikleri ilaçlar çok güçlü. Yıllardır hiçbir şey hissetmiyorum.

Ama mutluyum. Aradığım huzura kavuştum. Ayrıca doktorumun ölümünden dolayı herhangi bir üzüntü duymadığımı belirtmek istiyorum. Ya da sebep olduğum herhangi birinizin… Planım işliyor.

 

Sylvan.

24.12.2016 / istanbul

 

 

“Hiç kimse kutunun içindekinin ne düşündüğünü bilmek istemez.”

Bir dost.

 

Kent Sürüngeni – Öykü

 

 ismail-abi-copy

 

Önemli Uyarı! 

Elinizde tuttuğunuz (yahut önünüzde gördüğünüz) bu öykünün/fanzin/fankit özgür bir iradeye sahiptir. yayın hakkı herhangi bir şirket ya da kuruluşa ait olamaz.
Eğer birisi size bunu satmaya kalkışırsa ona para vermek yerine yazıcı kullanmayı öğretin. Hala para diyorsa yapacağınız hareket için gereken güç orta parmağınızda mevcuttur.

Yaşasın fotokopi! Batsın bu dünya!

 

 

 

daha az önemli uyarı.
bu öyküde bahsi geçen kişiler, isimler ve hisler çarpık kentleşmenin ürünüdür.

 

 

 

 

 

Part 1. Tetere

 

 

“Bu günü unutmamalıyım…”

“Unutsan da sorun olmaz. Kendi doğum gününü unutan tek salak sen değilsindir”

Sez olmalı… Öyle sarhoşum ki… son çare olarak sırtımı tetere’de bir bankın rahatsız tahtalarına dayadım. Özellikle arkalarda, havuza yakın bir banktayım. İçi çalıntı kitapla desteklenmiş çantamı yastıklamış, dudaklarımla zorla tutabildiğim bir sigarayı içmeye çalışıyorum. Yıldızlar bina manzaralı göğümde yerlerindeler. Şehrin yan etkisi olarak varlıklarından emin değilim fakat orada olmaları hoşuma gidiyor.

İyiyim ben fakat biliyorum ki; kanımdaki alkol oranı düşmezse birinin sırtında taksim ilk yardım hastanesine taşınacağım. Bunun için uyumalıyım. Yanımda Sez var. Sez’in şimdiki görevi ölü olmadığımı insanlara anlatmak. Bazen onları duyuyorum. “Çok içti.” Diyor soranlara. Kısa ve net. Ayakucuma oturmuş, sigarasını içiyor. Gelip gidenlerin sesleri var fakat umurumda değiller. Beni bir yerden tanıyan insanlar geliyor. Sıradan insanlar, meraklılar, bir de polis.

“Ne oldu ona?” diyor memur hesap sorar gibi. Bana doğru eğilip sanki üzerime bir gazete örtecekmiş gibi bir hareketle kafama tiksinerek dokunuyor ve ölü olup olmadığımı yokluyor.

“Çok içti. Birazdan ayılır.” Diyor Sez. Sakin.

“Sez, ayakkabılarıma dikkat et!” Diyor ağzım. “Çalıyor orospu çocukları.” Benim için polis yok. Sadece çok hızlı dönen bir topaç gibi devinen midem ve kum rengi 3 yıllık botlarım var. Ayakkabılarımın çalınacağı fikrine iki saat kadar önce Zerdüşt’ü, cepleri falçatayla kesilmiş Cadde’den yalın ayak geçerken gördükten sonra kapıldım. Ayakkabılarımın çalınması gerçekten kötü olurdu diye düşünüyorum. Eve yalınayak dönmek beni korkutuyor. En kötü ihtimal benim kadar sarhoş birini bulup onunkileri çalacağım.

Planım hazır, fakat ayağa kalkamıyorum.

Olayların buraya nasıl geldiğini hatırlıyor Sez. En başından beri yanımda. Ayakucuma oturmuş, kucağında ise öğle vakitlerinde birinin, sırça fanus içinde hediye ettiği siyah çirkin bir balık var.

Ben tetere’de bir bankta gebermek üzereyken en az benim kadar sarhoş Ians’la birlikte Oz çıkıp geliyor. “Yine sürüngen modu…” diyor Ians beni aşağılayarak. “Naber lan sürüngenin S. si.?”

“Siktir git başımdan Ians.” Diye tersliyorum onu. Gelip karnımın üzerine oturuyor. Elinde duran karton bardaktaki limonlu bar birasını uzatıyor. Saçlarını arkasında toplamış ve yüzünde geberik bir makyaj var. Küçük bir arbededen sonra yerimi kapmayı başarıyor. Kalkıp çalılıklara doğru yürüyorum. Küçük bir mesele. Hemen dönerim.

“Kimin birasını çaldınız yine amk.” Diye tersliyorum Ians’ı çalılıkların oradan bağırarak. Amacım az önce söylediklerinin intikamını almak.

“Ne çalcaz olum. Paramız var.” Diyor Ians gülerek. Benim yerime çöreklenmiş yatan yılan, çayırda yatar gibi bacak bacak üstüne atmış; bez ayakkabılı ayağını sallıyor.

“Konserden geliyoruz.” Diyor Oz.

“O zaman birinin parasını çalmışsınızdır.” Arka cebimde ezilmiş bir samsun paketi var. Şanslıysam içinde pestili çıkmış bir sigara bulabilirim. Sallanırken işemekten daha zor geliyor bunları yapmak.

“O balık ne lan?” Oz fanusa bira damlatmaya çalışıyor.

“S.’in doğum günü bugün. Çok içti.” diyor Sez, Oz’a. Oz’un yüzünde Aynı bok ifadesi, elinde aynı limonlu biradan var. “Doğum günüydü bugün. Herkes bira ısmarladı. Şanslı piç. Ayakkabıları çalınacak diye endişelenip beni de başına dikti.”

“Zerdüşt’ü bende gördüm. Yazık lan adama.”

Ians banka uzanmış, John Lennon’la ilgiili bir şeyler anlatıyor. Sez onun ayakucunda, fanusa sıkı sıkı sarılmış,  bana kimlerin bira ısmarladığını anlatıyor.

“Öğlen 2 de geldik. O saatten beri içiyor. Saat kaç şimdi?”

“Buraya gelmeden önce sekizdi.” Diyor Oz. Hiçbirimizin saati yok.

“16 tane bira içti salak. İkisini ben ısmarladım.” Diyor Sez sırıtarak. “Burdan Geçit’e gittik. Gelen giden bira ısmarladı adama. Geneli 70’lik şişe bira.”

“Leş lan onlar. Ben sevmiyorum.” Oz karton bardağı kafasına dikti.

“Köpürtmeden içebilirsen iyidir.” Diyorum bütün bilgeliğim üzerimde.

“Burda mısın bu gece?”

“Benim bir evim var.”

“Güzel yer kapmışın. Ondan sordum.” diyor Ians. “Yine de doğum günün kutlu olsun S.” Karton bardak bana geçiyor ve limonlu bira midemdeki karmaşada yerini alıyor.

Canı çıkmış sigaramı yakıp, Ians’ın kafasına yakın kaldırıma oturuyorum. Gece karanlık. Mevsim geçişi olduğundan sokak lambaları geç yanıyor. Az önce uyuyamadığım yarım saatlik süreç beni biraz kendime getirdi. Ayakkabılarım yerinde. Ians yerimi çaldı. Sarhoşum ve ondan nefret ediyorum.

 

 Part 2.  Köşe Koltuk Heykeli

 

Otelin katlarını sayamıyorum… bu hala sarhoş olduğumu gösterir. Altıncı kat ile yedi arasında sürekli şaşırıyorum. Aslında eve gitmeliydim fakat gece beni burada kalmaya zorluyor. Sanki tesadüfmüşcesine kentin bu izbe yerine bakan belediye 4 süper filmle doğum günümü kutluyor.

“9 da film gösterimi varmış. Aşağıya sahne kuracaklarmış. Dört tane film olacakmış aynı anda.”  Oz böyle şeyleri asla kaçırmaz. “Alanın ortasında bişey var ya, köşe koltuk heykeli gibi, millet üzerinde gitar filan çalıyor. Onun oraya.”

“Nasıl lan?” diyorum. “2 Süper film birden gibi 4 film mi?”

“Dörtlü perde kurdular. Eşkıya, Vizontele, Dövüş Kulübü ve Ucuz Roman.” Ians yattığı yerden kalkmadan.

“Eve gidecektik. Seni görünce oturduk. Hem izledim hepsini.” Diyor Oz.

Sez yerinden kalkıp fanusu ellerime tutuşturuyor. “Ben de geçit’e gidiyorum.” diyor. “Winner’la buluşacağım.”

Merdivenlerin bitimindeki betonarme parka belediyenin diktiği garip dörtlü sahneyi görebiliyordum. Son otobüse kadar film izleyip hemen aşağıdaki duraktan binip evime döneceğim.

Planım hazırdı ve rahattım.

“Ben geçiyorum öyleyse.” Deyip merdivenlere doğru yöneldim. Eve dönüşümü garantilemek adına Sez’e seslendim. “Sez! Gitmeden önce haberleşelim. Buralardayım.” Sez öylesine elini salladı. Kesin beni satacak.

Yürürken bulanık zihnimin bana sunduğu şeyleri düşünüyordum. Mesela evimin yolunu her zaman bulmuşumdur. Otomatik bir refleksle ne olursa olsun ertesi gün yatağımda uyanırım. Nasıl gittiğimi ya da merdivenleri nasıl tırmandığımı hatırlamasam da bi şekilde o yatağa ulaşabiliyorum işte. Sanırım bu bir yetenek.

Balığı sağ elime geçirip, sol elimi cebimde gezdiriyorum. Cebimde buruşmuş yeşil renkli bir otobüs biletim var. Öğrenci bileti dört gündür cebimde. Cebimden geriye kalan tek şey… Son otobüs 9:45 te. Eğer kaçırırsam 23:55 deki son metroya yetişebilirim. Onu da kaçırırsam otostopa kalmışımdır. Otostop uzun bir yürüyüş demek. Bu kadar sarhoşken otostopa kalmak ise beni Winner’a kadar götürecektir. Winner’a bulaşmadan eve gitmek istiyorum. Gerçekten.

Dövüş kulübü’nün oynadığı perde’nin önündeki yerimi alıp bağdaşımı kuruyorum. Güzel bir merdiven seçmişim. Yaslanabileceğim birde beton saksı… Balığımı yanıma koyup kafamı saksıya dayıyorum. Sarhoşum ve otelin katları benim için çok fazla.

Ben Jack’in kendinden geçmek üzere olan bilinciyim. Ya da buna yakın bir şey…

Gözümü açtığımda Tyler Durden kendisine her şeyi açıklıyordu. Ben ise Jack’in filmi anladığı sahnedeki Jack ve otobüsü kaçırdığını anlayan iki farklı adamın ağzından yüksek sesle çıkan iki ‘hassiktir’ ifadesinin bileşkesiydim. O koşup Marla’sını kurtarmak için harekete geçerken ben gözümde çapağımla oturup kalmıştım. Kurtarmam gereken şu balık dışında kimse yoktu. Yukarı kaldırıp ona baktım. Mutlu görünüyordu. Nasıl mutlu görünmesin ki; sonuçta o bir balık.

Sadece saati öğrenmeliydim. İnsanların sayısı zamanla azalmış, film başlarken üç sıra önümde oturan dört kişilik grupla aramızda kimse kalmamıştı. Onlara saati sorduğumda yanıtlamak için dönen kızı tanıyordum. Marla…

Değil. Adını hatırlamıyordum. Üç yıl kadar önce bir süre takılmıştık. Amerika’ya gideceğini söylemişti ve Amerika’ya gitmişti.

“23:35…”

“Eyvallah.” Metroya yetişme umudumu elimde kendiliğinden sönmüş samsun sigarasıyla birlikte öldürüyordu bu eyvallah. “Sen Şey miydin? Amerika’ya gidecektin hani.” Diye sordum.

“Aaa S. Gelsene.” Özenli hareketlerle balığımı alıp onların gruba seğirtiyorum.

“Balık ne alaka ya?” diyor birisi.

“Hediye.” Lafı uzatmıyorum.

Şey, Yanındaki siyah poşetten, çevir aç kapaklı bir bira çıkartıp bana uzatıyor. Amerika’ya gitmeyi başarmış marketlerde filan çalışmış. Yurtdışına çıkan herkesten duyabileceğiniz türden hikayeler anlatıyor.

O sırada kafamın içinde kendimle kavga ediyorum.

Seni salak! Uyunacak zaman mı?” Kendimi bir sandalyeye bağlamışım ağzımda bir silah. “Hayır. Bu filmdi. Offf kafam çok karışık. Siksen yetişemem metroya.”

Yirmi dakika… Beni Winner’a mecbur eden süre sadece bu kadar azdı işte. Bu sürede metroya yetişmemin imkanı yoktu. Winner’a kalırsan her zaman bir saçmalık çıkar. Bu herkesin bildiği bir kuraldı. Madem saçmalanacak, ben de kalmayı seçtim…

“Başka bira kaldı mı?”

 

 

 

Part 3. Pank!

 

Şey ve grubu kibarca izin isteyip kalktılar. Buna gerek yoktu. Sarhoşluğum yerini iğrenç bir ağız tadına bırakıp beni terk etti. Bir şeyler yemeliydim. Biraz sinyal yapıp otelin yanındaki ciğerciden yarım ekmek ciğer kotarabilirsem harika olurdu. Fakat bunun için caddeye çıkmalı, bu saatte cadde bile sakindir. Balığımı alıp geçite doğru ilerliyorum.

Merdivenin zemine kesiştiği karanlık noktada oturan adam Punk Dan. Yanındaki kızları tanımıyorum. Birisi uyuşturucu komasına girmek üzere görünüyor.

“Selam Dan. Nasıl gidiyor?”

“Bok gibi.” Diyor Dan. “Sigaran var mı?” Şey’in giderken bıraktığı sigaralardan birini ona veriyorum.  Kendinde görünen kızın yanına oturuyorum. Bela istemiyorum. Tek amacım eve gitmek.

Dan karşımda. Sırtını merdivenin eğimine yaslamış. “Birini öldürecektim neredeyse…” diyor.

“Herkes birilerini öldürüyor Dan. Ben de kendimi öldüreceğim. Sadece bi açığımı arıyorum.” Kendim için de bi tane yakıyorum. “Eve dönmek için yaptığım plan suya düştü ve sadece bir sigaram kaldı.”

“Öyle değil lan gerçekten öldürüyordum. Son anda aldılar adamın üzerinden beni.” Diyor. Markasını yırttığı şarap şişesini bana uzatıyor. Şişeyi dikip yanımdaki kıza uzatıyorum. “Birinin evinde kalıyorduk.” Diyor Dan.

Gece uzun ve garip. İnsanların sayısı gittikçe azalırken, şişman köpekler geceye doğru uluyorlar. Kızlardan birini merdivenin arka taraflarına tinercilerin zulaladığı battaniyelerin oraya yatırmışız. Arkadaşı yanında uyukluyor. Yerimize dönüyoruz, anlatıyor Dan. Şarap bitmek üzere ve yanımdaki adam, yarım saat önce cinayete teşebbüs etmiş.

“Adam bir sanatçı. Konuşuyorduk, sırayla herkes bayıldı. En son ikimiz kaldık. Bana ilişki teklif etti. Ben de pantolonun zincirini söküp adamın boynuna doladım ve sıktım.”

“Neden yaptın bunu dostum?” diyorum.

“Kimse bu kadar rahat olmamalı.” Diyor sarhoş bilgeliğiyle.

Aslında haklı, kimse bu kadar rahat olmamalıydı. Dan bile. Hatta huzur içinde göğe bakarken ansızın gelip karnımın üzerine oturan Ians bile.

“O balık neyin nesi?” diye sordu bana.

“Hediye…”

“Kim sokaklardan tanıdığı birine neden çirkin bir balık alır ki?” Dan gerçekten şaşırmıştı.

“Benim bir evim var Dan. Balık evim için. Yani sabaha kadar dayanabilirse evime götüreceğim.”

“Niye burdasın?”

“Otobüsü kaçırdım. Otostop için de çok sarhoşum. Winner’a uğrayacağım.”

“Ben olsam Winner’la uğraşacağıma şu sanatçının evinde kalırdım.”

“Ben geçite gidiyorum Dan. Şarap için saol.”

“Ya ya.” Mırıldanırken elini sallıyor. “Sen ve evin…” Balığıma sarılıp oradan ayrılıyorum.

Öylesine yorgunum ki, sarhoşluğum onun altında ezilip gitmiş. Lanet metroya ulaşmış olsaydım şimdi sıcak yatağımda, huzur içinde sızmış olacaktım.

“Yarın ne yapacaksın?” diye bağırıyor Dan. Duymazdan geliyorum ama düşünmeden edemiyorum. Yarın ne yapacağım? Kısa bir düşününce hemen karara varıyorum; yarın umrumda değil. John Lennon da… Sadece yorgunum ve adımlarım beni geçite doğru sürüklüyor.

Geçitten gelen rüzgar, közde kestane kokusuyla karışıp, Winner’ın sesini kulaklarıma taşıyor. Enejisi yerinde, sesinden anlıyorum. Bu durum, sabah altıya kadar buradayım demek.

Hay lanet!

 

 

 

Part 4. Geçit

 

Kestane kokusu, geçitten yukarı doğru yürüdükçe sidik kokusuna dönüştü…

Geçit’i caddeye bağlayan, devlet kontrolünden bağımsız alan yine dolu. Bir kaç junkie, sinyalciler, şarapçılar, yoldan geçenler… Evsiz bir adam kalabalığa karışmadan kenardan onları izliyor. Geçit’in geçilen kısmı sokak müzisyenlerine ayrılmış. Öyle olmalı, çünkü sokak müziğinden toplanan para tekele akıyor, az konuşan yaşlı tekel dayıdan alınan şişeler elden ele dolanmakta.

Winner sokak müziğinden geçimini sağlayan bir adam. Bazen kendini kaptırıp esnaf gibi davranır. Gitarlardan birinin kılıfı yere serip üzerine siftah parası koymuş bu kez. ince mi si kopuk gitar şimdilik duvara yaslı bekliyor. Tanımadığım üç beş kişinin arasında yüksek sesle gülüyor.

Taşa oturmaktan kıçında çıkan nasırın hikayesini anlatıyor olmalı. Diye düşünüyorum.

İnsanların gözlerine bakıyorum tek tek. Kırmızı ve kısık gözlerine. Bazıları ıslak bazıları mecburiyetten uykusuz… ve torbalarında yitip giden birer yaşamın depolandığı gözlerine bakıyorum… Aynı gözlere sahibim ve bu beni rahatsız etmiyor.

Elimde, fanusun içinde bir balıkla sallanarak gelip, Winner’ın yanına oturuyorum.

“Balık ne alaka lan?” Diyor gülümseyerek.

“On saattir benimle birlikte.”

“Ve hala yaşıyor?” yardakçıları gülüyorlar. Winner sarhoş kızlardan birine yürüyor.

“Sez’i gördün mü?”

“Semte döneceğini söyledi. Bir saat oluyor.”

Adi Sez…

“Sen ne zaman döneceksin?” Şansımı zorluyorum.

“Belirsiz.” Diyor. “Daha yeni başladım. Para lazım.”

“Takıl sallarım ben seni.”

Bu sabah altı demek. Çok geçmeden gitarını alıp ön tarafa geçti. Para lazım. Ordu yeşili yamalı çantamdan bir kitap çıkartıp okumaya çalışıyorum. Tek kelimesini anlamıyorum ama yapacak daha iyi bir şeyim yok. Boynum önüme doğru düşmüş. Biraz kestireceğim.

Eylül kendini hafif bir yağmurla hatırlatıp caddeye dökülüyor. Dükkanların yarısı kapanmış, Saat gece bir falan olmalı. Winner bar çıkışı saatini bekliyor. Barlardan dağılan insanlar geçerken Winner’a ceplerindeki bozuklukları sunacaklar. Biraz daha alkolümüz ve eve dönüş paramız olacak.

Planım bu ama kurallar gereği Winner’a kalırsak işler her zaman sarpa sarar.

Omzuma dokunan el bir kadın enkazına ait. Yine de benim ellerimden yumuşak.

“Benimle gel.” Diyor gözlerimin içine bakıp gülümseyerek. O an iyi bir teklif gibi görünüyor. Kitabımı çantama tıkıp biramı kapıyor ve kalkıyorum.

Geçitin yukarısında metruk bir yapı var. Birlikte oraya doğru geçiyoruz. Rutubet kokulu izbe bir yer. Niye onunla geldim bilmiyorum. Basit bir iç güdü. Ki iç güdülerimde hep yanılmışımdır. Kapının önüne geldiğimizde “Burada bekle.” Diyor. “Bi de, arkanı dön.”

“Bir şey yapacaksan en azından yüzüme bakabilmelisin.” Diyorum. Maksat espri olsun.

“Sen bilirsin.” Diyor ve pantolonunu indirip çömeliyor. İlk kez bir kadını işerken izliyorum. Durumun garipliğini ancak bir sigara kotarabilir.

“Sigaran var mı?” diye sesleniyorum. Pantolonunun düğmelerini ilikledikten sonra küçük kadınsı çantasından bir sigara çıkarıp uzatıyor. Hiçbir şey olmamış gibi gelip koluma giriyor.

“Gidebiliriz.”

“Bunu neden yaptın?” diye soruyorum.

“Çişim gelmişti.” Diyor. Söyleyecek bişey yok. Kısa bir sessizlikten sonra, “tek başıma gitmeye korktum.”

“Bu saatte korkulacak tek şey biziz.” Diyorum sigarayı yakarken.

Birlikte geçit’e dönüyoruz. BDSM filmlerini anımsatan garip durum aramızda gizli bir bağ oluşturmuşçasına bir his var içimde.

 

 

Part 5. Cadde

 

Bar çıkışı saatlerini hep sevmişimdir. Hem saatin artık 2:20 olduğunu öğrendim hem de evine dönen insanlar sayesinde tekrar içmeye başladık. İnsanlar Winner’ın müziğini bir şekilde seviyorlar. Ben olayın müzikte değil yere yatırılmış kılıfın üzerindeki siftah paralarında olduğunu düşünüyorum. Sonuçta benim için değişen bir durum yok.  Hala evime dönemedim.

Gece uzun ve Geçit’in artık bir günaha dönüşmüş bereketi sayesinde sarhoşluğum geri dönmüş. Bir şekilde gülüyorum. Kadınla birlikte bolca sigara sinyalledik. Bir ağrı kesicim bile var. O hala yanımda oturuyor. Bu durum garip yalnızlığıma geçici bir çözüm gibi görünüyor.

“Biraz yürüyelim mi” diyor kadın. Şişelerimizi alıp caddeye geçiyoruz. Islak taşlar sokak lambalarının etkisiyle parıldıyor. Dükkanlardan çıkarılmış çöpler bir yerlere dayanmış ve her çöp yığınının başında sokak köpekleri yığını dağıtıyorlar. Ordu malı ceketimin omuzlarının ıslanması uzun sürmüyor. Konuşasım yok. Kadın soruyor. “Winner’ı nereden tanıyorsun? Bi işin mi var onunla?”

(Bu soru Winner’ı nerden tanıdığımı hatırlamama sebep oluyor. 92 model bir kartala 6 kişi doluşmuşuz. Arka koltukta ortadayım. Tepebaşının yokuşlarında birinin önüne park etmişiz. Winner arabayı çalıştırıyor ve külüstür araç vitesten atıyor. Winner son anda sola kırıp çarpmayı engelliyor fakat önümüze park etmiş olan çok pahalı cipi boydan boya çizerek yokuş aşağı boş viteste kayıyoruz. Winner arabadan inmek istiyor, maksadı hasara bakmak. Yanımda oturan arkadaş “BAS!” diyor. “GAZLA AMINA KOYAYIM!”

Neler olduğunu anlamadan yokuş aşağı kaptırıyoruz.

“Ne oldu lan?” diyor Winner panikten direksiyon titriyor. Gerçi arabanın titremeyen yeri yok ya neyse.

Çocuğun rengi atmış. “O araba köşedeki ciks mekanın sahibinin arabası olm. Bu külüstür, o arabanın aynası etmez olm. Sikerler bizi.” Diyor çocuk.

“Döveriz olum.” Bir ses kendinden çok emin.

“Nereye dövüyon lan sikik. Adam mafya babası!”

Köşedeki pahalı mekan ve pahalı cip… Winner’ın renginin beyaza döndüğünü görebiliyorum. Piston devinimi artıyor. Ara sokaklara giriyoruz. Yokuş iniyor, başka yokuşlar tırmanıyoruz. Bilmediğim yerlerden geçiyoruz. Fabrikalar, bişeyler… Holivud filmlerini andıran on dakikalık bir kovalamaca sahnesinden sonra cipi çizdiğimiz sokağın köşesinde buluyoruz kendimizi. Cipin başında pahalı takım elbiseli adamlar var. İETT otobüslerinin güzergahından evimize dönüyoruz.)

“Aynı semtte oturuyoruz.” Diyorum

“Beni eve bırakır mısın?” diye soruyor. Kozmik gücün gerçekten işi yok ve sanırım kafayı bana takmış. Tek derdi evine gitmek olan yorgun bir adama başka birini evine bıraktırarak alabildiğine taşak geçiyor. “Evim yakın…”

Kuytu bir sokağa giriyoruz. Sokak öylesine karanlık ki tek ışık perdesi açık evlerden yayılan 60 mumluk ampullerden yayılan ölü sarı…  Bir trans, dekoltesini pencereden uzatmış ona sırıtan ucuz takım elbiseli, anadolu gencine kur yapıyor. İş iştir. Bana bulaşmadıkları sürece saygı duyuyorum.

Bu sokağı sevmiyorum. Kötü bir anım var burada. Hoca diye bi herifleydi. Fakat iyi açıdan bakmak gerekirse hayatımızın geri kalanında işime yarayacak bir gerçeği öğrendik. ‘Transeksüellere bulaşma.’

Madem başladık anlatayım. Hoca, yıllara anadoluda dini eğitim görmüş. Arapça filan yazabilen bir adam. Düzgün giyiniyor. Arada geliyor ve cebinde güzelce katlanmış mendile damlattığı tineri kokluyor. Ben mendili hiç öyle güzel katlayamadım. Tineri de hiç denemedim.

Neyse birlikte düşüyoruz yola. Amacımız ulvi; cadde boyunca yürüyüp sinyal yapacağız. Bir süre sonra hedeflenen miktar toplanıyor fakat en yakın tekel bu sokakta. Hoca bu sokağa hiç girmemiş nasıl bir yer olduğunu bilmiyor. Onu uyarıyorum. “Ne derlerse desinler onlara aldırış etme.” Hoca kafa sallıyor. Fakat anlamamış… Tekel sokağın ortalarında. İlk binayı geçiyoruz. İkinci binanın camından görünen  yarı çıplak kadına takılıyor gözleri. Koluna vuruyorum çaktırmadan. Ayıkmıyor. Kadın onu görüyor.

“Yakışıklı!” Kadının gırtlak zoruyla incelttiği sesi, Hocanın yüzündeki kasları geriyor. Köhlüyor.

“Yakışıklı! 5 milyon ver sana iyi bir gece yaşatayım!” diye sesleniyor kadın.

Hoca durur mu yapıştırmış cevabı;  “3 milyon ver ben sana güzel bir gece yaşatayım. İbne!”

Evdeki de durmamış olacak ki açık pencereden üzerimize atılan bir ütü Hocanın omuzunda patlıyor. Sonrası hastane filan. Bazen esprilerinizi kendinize saklamanız gerektiğini bilmelisiniz. Hoca bunu o akşam öğrendi. Bir daha da görmedik kendisini. Neyse bu sokağı sevmiyorum ve en acayip günümde yine bu sokaktayım. Demir bir kapının önünde bir kadınla birlikteyim. Çevremde dönen pazarlıklara kulağımı tıkamış, kadının kapıyı açmasını bekliyorum.

“Yukarı gelecek misin?” kadının sesi Hoca’nın belirsiz yüzünü zihnimden siliyor. Tabi ki de yukarı gideceğim ama cadde’ye çıktığımızdan beri üzerimde bir eksiklik hissediyorum. Sanki madden hafif fakat manen bir Atlas… Tamam o kadar yoğun değil fakat var bir şey. Neyse… merdivenler dar. Sürünmeden çıkabilecek gibi görünüyor. Tek kişi ancak geçebilir. Ev üçüncü katta. Balığım geliyor aklıma. Siyah çirkin yüküm. Nerede unuttum kim bilir.

“Balığı bulmam gerek.” Diyorum. “Geçitte unutmuş olmalıyım.”

“Ne balığı?” diyor kadın.

Elimle fanus işareti yapıyorum ve “Balık.” Diyorum yorgun suratımla.  Demir kapı yüzüme kapanırken, şansıma küfrediyoum. Dan haklıydı. ‘kim sokaktan tanıdığı birine bir balık hediye eder ki?’ belki o adamı boğma konusunda da haklıydı. Kim bilir…

Güzel bir şansı bir balık için mahvetmediğimi düşünüyor olabilirsiniz fakat bildiğim tek şey var:

O gece sevişemedim.

 

 

 

Part 6. Rakı

 

 

Geçite geri dönüşüm hızlı ve acı vericiydi. Balığı bulsam bile kadının kapısını artık çalamam. Hem güzel bir uykuyu, hem de o uykuyu bir kadının yanında uyuma şansını teptim. Ne kadar aptalım!

Sadece uyumak isteyen bir adamın aptal bir balık için rahat bir uyku şansını kaçırması… yazılsa kitap olur.

Kozmik gücün parmağı kıçıma gittikçe yaklaşıyor… Bunu geçite vardığımda anlamıştım. Winner tası tarağı toplayıp gitmiş. Bir rüzgar geçiti kasıp kavuruyor. Kimsecikler yok, sadece koku yoğunluğuna göre kullanılan köşede, cam bir fanusun içinde şaşkın şaşkın yüzen bir balık var. Balığımı alıp yola dökülüyorum. Dan’i bulamam. Kadına dönemem. Kendimi bir bakkal tabelası gibi hissediyordum. Bir esnaf yakınışı. Sanki söz birliği yapıp bütün arkadaşlarım aynı anda hayatımdan çıkıp gitmiş. Yalnız hissediyorum. Koca caddede, elimde bir fanusla tek başıma yürüyorum. Sonra aniden amacım bana güç veriyor. Kararıma odaklanıyorum. Ne olursa olsun eve gideceğim!

Yalnızlığımı bir kenara bırakıp ticari düşünmeye başlamalıydım. Meyhanelerin bulunduğu kalabalık sokaklara gitmeye karar verdim. Biraz sinyal çekip, yolundan çevirdiğim bir taksiciyle anlaşmaya çalışacaktım. Hayır önce balık yiyecektim! Bana bu kadar yük olduktan sonra onun türünden intikam almalıydım.

İtiraf ediyorum beni buraya içgüdülerimi etkisi altına almış balık kokusu sürükledi.

Plan hazırdı fakat o kadar açtım ki her şeyi siyah beyaz görüyordum.

Oradaki, çeşitli kafaların arasından el sallayan adam Mentor. Adeta sürünerek yanına gidiyorum.

“Abi ne iş?” diyorum.

“Kolyeye çıktım moruk.” Diyor. “Ne o lan siyah beyaz görünüyorsun.”

“Uzun hikaye abi.” Diyorum. Bitkinim. Kısaca planımdan bahsediyorum.

“Biraz takıl.” Diyor. “Bir iki kolye satarsak ben ayarlarım para işini.”

Abim benim… Burası renkliyken daha güzel. İnsanlar daha hoş. Kalabalık daha cıvıl cıvıl.

İki sokak arası yürüyoruz.

“Selam. Kolye ister misiniz?” El yapımı, tarçının üzerine guaj boyayla şamanik resimler çizilmiş. Kaplumbağa bilgelik, köpek seks, domuz para demek. Böyle şeyler. Tabi daha mistik. Dalga geçmiyorum. Kolye işi iyidir.

Bir de neden kaplumbağa bilgelik diye hep takılmışımdır. Oysa ki kaplumbağalar benim için hep kusursuz döngüyü sembolize etmiştir. Fakat bu bir iş. İşe kendi fikirlerimizi karıştırmıyoruz.

“Ne satıyonuz gençler!” diye bağırdı dayılar masasından bir dayı. Gülümseyerek yanlarına gittik. Kolyeleri ve hikayelerini anlattık. Sunum uzun sürünce dayılardan birisi harika bir fikir sundu.

“Gençler neden oturmuyorsunuz?”

O esnada başka bir dayı avuçlarımdaki fanusu soruyor. Mevuzuyu kısaca anlatıyorum. Mentor güzel adam. Sandalye kıyağını görüp artırıyor. Üzerinde dört yapraklı yonca resmi olan kolyeyi yerinden çıkartıp uzatıyor. “Al dayı torununa hediye edersin.”

Bu gece hayatımın en sefil gecesini yaşıyor olabilirim fakat bir kaplumbağa kadar bilge hissediyorum. İşte birisi; Hiç bir iyilik karşılıksız kalmaz. İyilik girişimi de. Bunu garson 35 lik rakıyla birlikte getirdiği ızgara levreğe çatalımı batırırken farkediyorum.

İntikamın tadı damağımda. Sex hayatımı mahvedişinin intikamını alıyorum, fanustaki balığın karşısında levreği gömerken. Gecemi ziyan eden kozmik güç şimdi de öğüt verir gibi başımı okşuyor.

Üçüncü köprü söylentileri var gündemde. Çevreciler kızgın. “Doğa yok olacak!” diyorlar. “Ağzına sıçacaklar istanbul’un.” Ama trafik daha önemli. Sonra din sonra siyaset. Dayılar içtikçe çoşuyor.

Doydum ve benim için önemli olan şey uyku. Hepsi bana uyar. Bir köprüde uyuyabilirim. Bir camide ya da mecliste. Bir bankta ve ya bir atm’nin camekanında diğer evsizlerle birlikte, Birilerine gidebilirim. En kötü ihtimal karakolun önünde kavga çıkartıp polislerin dayağıyla ısınıp nezarette de uyuyabilirim. Aslında uyumak sorun değil. Benim bir evim var ve önceliğim hala değişmedi.

Planım hazır. Rakıyı gömüp kaçacağım. Fakat mevzular uzuyor.

Saat 3:47. Müsade isteyip kalkıyoruz. Kalkabildiğimiz kadar artık. Dayılar saolsunlar 3 kolye aldılar, 8 kolye parası verip bizi uğurladılar.

Planım hazır ama bir terslik var. Sandalyeden kalkamıyorum. Mentor koluma girip beni kaldırıyor.

Sonrası gerçekten karanlık. Bir iç mekanın merdiveninde sızmışım. Neresi olduğunu hatırlamıyorum. Mentor, kolye tezgahını yanıma bırakıp bir halaya karışmış. Bir tanesine dokunuyorum. Üzerinde balık resmi var. Kafam yavaş yavaş düşüyor.

Zaman atlaması…

Midemdeki atlamalar.

Beynimin, kafamın içindeki atlamaları.

Tünelin oralardayım. Kusuyorum.

Zamandan balıktan habersizim.

 

 

 

Part 7. Peter Pan.

 

 

Kuleye geldiğimizde gün doğuyordu. Ara sokaklardan birine dalıp, köhne bir binanın merdivenlerini sürünerek çıkışımı hatırlıyorum. Bir şekilde dik çıkamadığımı bir yıl kadar önce kabullendim.

Balık bir şekilde hala yaşıyor. Doğal ortamında, bir balığın bir yılda yaşayacağı eziyetlerin hepsini bir gecede yaşadı. Onu sevmeye başladım.

Ortasındaki kocaman boya kavlağının altından görünen boya katmanlarıyla, yeşil yağlı boyayla 12 yıl önce boyanmış kilitsiz bir kapının gıcırdayışı. Peter Pan, Kaptan Kanca, bir de yediği kenevir yaprağının etkisiyle tribe girmiş bir kedi. Kedi şu peri olmalı diye düşünüyorum. Işıklar içinde bir çekyat var. Adı kullanılma amacıyla aynı olan eşyaları severim.

Mentor’la birbirimizin ayaklarına bakacak şekilde yatıp, uygar dünya adına birbirimize sırtımızı dönüyoruz.

Bütün planlarım suya düştü, balığım yaşıyor, birazdan uyuyacağım için mutluyum.

 

Sylvan Clownson.

Eylül 2016  / İstanbul. 

 

 

 

 

 

 

‘Fanatik’ ile ‘kitap’ kelimelerinden yaratılan FANKİT, yayınevlerinin hiyerarşik düzenin tamamen dışında aynı zamanda da finans kaynaklarının tekelinden uzakta bazı şeyleri kendinizin yapabileceğinizi hatırlatan bir oluşumdur.

Yapmanız gereken tek şey, ürettiğiniz eseri fotokopiyle çoğaltarak isyana dahil olmak.

BU SESİ DUY YAZAN KİŞİ!

 

 

 

 

 

İletişim:

palyacofanzin@gmail.com

www.palyacofanzin.com

 

“Ben, Jack’in filmi anladığı sahnedeki Jack ile otobüsü kaçırdığını yeni anlamış olan iki farklı adamın ağzından yüksek sesle çıkan iki hassiktir! ifadesinin bileşkesiydim. O koşup Marla’sını kurtarmak için harekete geçerken ben gözümde çapağımla oturup kalmıştım. Kurtarmam gereken şu balık dışında kimse yoktu. Yukarı kaldırıp ona baktım. Mutlu görünüyordu. Nasıl mutlu görünmesin ki,

sonuçta o bir balık.”

saplama!

/yalnızlığa dair. 

Yalnız kalmak bir seçimdir. Yalnız bırakılmak ise bir tepki.

Yalnız kalamamak ciddi bir problemdir. Ya da yanında kimsenin olmaması yalnızlık değildir.

‘Siz hepiniz ben tek’ gücünü yalnızlığından alır. Ve yediği dayakla kalır. Onurlu bir hareket gibi görünse de öyle değildir. Başarı oranı düşüktür.

İnsanlardan uzaklaşmak seni yalnızlaştırmaz. Ya da kalabalığa karıştığında bir çoğul olmazsın çoğu zaman. Ve hatta genellikle.

Yalnızlık ömür boyu şarkısını bağırarak söylemek kaçınılmazdır. Herkes evrendeki en yalnız canlı olduğunu kanıtlamaya çalışırcasına ses tellerini yırtarak kulağına mahremiyetini bağırmaktadır.

Kulağına çarpan tükürük sana neden orada olduğunu sorgulatır.

Neden varolduğunu?

Bu işlerin nereye varacağını?

Bu soruların seni daha da yalnızlaştırdığını sanırsın. Bunlar sadece sorudur. 

Şunu bil… Bir denizin içindeki su molekülleriyiz, birlikte devinen, birlikte dalgalanan. Bir damlanın orada olmaması onu göle çevirmez.

Yalnız kalmak istiyorsan git yalnız kal. Fakat bu senin seçimin olsun.

Kafa sikme..

/Sylvan. 

 

D-Ü-Ş-T-Ü

Nereden başlayıp nasıl anlatacağımı bilmiyorum.  Eski bir şarkı kadar kolay değil hiçbir şey. Tek bildiğim işler buraya varmadan önce de yalnızdım…

(O zamanlar, artık uzak bir hayal. Bitmiş bir hikaye. Uyanılmış bir düş.)

Düş demişken, ben şu an düşüyorum. Parmağımı şıklattığımda uyanacağım ve gelinen noktadan durup durumumu izleyeceğim.

Bu noktaya varmadan önce, öfkem, varlığımı benden uzak tutuyordu. Onu küçük bir kafese tıkmıştı ve sistematik olarak benliğime zulmediyordu.  Geçmişin kafasına silahı dayamış ve geleceğine küfrediyordu varacağım noktanın.

Sonunda dayanamayıp, merkezinde durduğum noktadan düştüm. Düşüşüm adeta bir düşü andırırcasına bulanık ve anlaşılmazdı. Gerçekliğe dönüşüm o denli hızlı olmuştu ki; kafama birazdan girecek olan acının, onu sertçe vuracağım tuvalet taşından kaynaklanacağını bilerek uyanmıştım. Uyanmamı sağlayan şey kafamı çarptığımdaki ışık hissi değildi. Bundan oldukça emindim fakat tam olarak ne olduğunu bilmiyordum.

(Peki neydi o?)

Kolay düşmeyeceğimi biliyordum. Dengeli biri olmuştum her zaman. Ve bunca yıllık hokkabazdım.

(Öyleyse biri itmiş olmalı… Kimdi o?)

Ağrı ve kan!

(‘O senin kendine yarattığın bi aşk oyunu. Mutsuz bir hayal, kötü bir masal…’)

Sen ne saçmalıyorsun.

(‘O, sorularla cevaba ulaşma çabasının altında yatan gerçek…)

Belki sadece ayağım kaymıştı.

Sanyelik süzülüşüm sırasında bir an uçtuğum hissine kapılsam da, zemine bağımlı yaşadığımı hatırlamam uzun sürmedi . Ne kadar yükselirsen yüksel, yapışacağın şey aynı beton. İçimde peydah olan his dudaklarımı germiş gülümsüyor gibi görünmeme sebep olmuştu.

(Bir bağımlılığımın olmasına sevinecek duruma gelmek… Kendini patlacak duruma gelmek. Kendini kanalizayona atarak hayatına son verecek duruma gelmek… Onun yüzünden)

Sonu kötü bile olsa bir yerlere gelmek için bile bir hareket gerekliydi. Ben ise son otuz yıldır stabildim. Işığın ardında her şeyi hatırlamaya başladım.

Noktanın üzerinden yuvarlanmam istem dışı bir eylemdi. Geçmişte bırakmam gereken bir şeyi yerde unutup ona takılmıştım. Sonrası klasik.

Tuvalet taşıyla kafamın buluşma anı… Kadim iki sevgili gibi yine bir aradaydılar. Bir kumsalda ağır çekimde koşup birbirine sarılan. Sonra adam kadını tutup kaldırırarak çevresinde bir tur döner. Bu kadar romantik değil fakat daha parlak bir an.

Sonra sakin bir başlangıç için gerekli her şeye sahip olmuştum. Bişey olmuştu… Neydi o?

(‘O cevaba ulaşabilirsen bir amacı kalmayacak olan şey.’)

Gidilen yol. Tüketilen zaman. Havada kalmış bütün olasılıklar.

Aniden akla düşen “Uzaklık” hissi.

Kanın damarlarımdan uzaklaşması. Bilincimin gerçeklikten uzaklaşması ve ruhun bedenimden… Varılan nokta, yeni bir başlangıç evet. Yeni bir umut, yeni bir arayış, yeni bir ufalanma süreci.

Anladım ki, varlığımdan uzaklaştıkça dönüşeceğim şey sadece bir mesafe olacak.

Fakat şimdilik buradayım ve kafamın yanındaki tuvalet taşına bakıyorum. Kanımın delikten dönerek akışını izleyerek yatıyorum.

Gelinen nokta, geçmişe ve geleceğe eşit uzaklıkta durup sadece onlara bakabildiğim bir yermiş.

(O ise sadece burada olmasını istediğim için var. Bir gereklilik değil fakat o bir renk. O bir his. O bir sığınak. Belki sadece o bu hikayenin kahramanı. Belki ben yokum.)

s. 13.10.16

250 sözcük.

 

İçinde bulunduğum durum, bütün bilgeliğim parmak uçlarımdan ekrana dökülürken yahut dehamın ışığı cehaleti aydınlatırken; zihnimin, karanlık bir köşesinde yaşayan mağara adamının, yaktığı ateşten yayılan duman kokusuyla birlikte hissettiklerimi aktardığım bir durum…

 

Anlamadığı şeyler hakkında atıp tutarken, bir fikri sanki kendisininmiş gibi savunurken, bir işi sanki daha iyisini yapabilecekmiş gibi mükemmel dehasıyla eleştirirken misal…

 

O her şeyi bildikçe, ağzımın kenarındaki salya yere ulaşıyor. Aptal hissediyorum bilmek için zaman harcadığım için. Fakat o bunları ZATEN biliyor. Adete bilgiye sahip doğmuş. Ve içimde gizlice ona duyduğum acıma, sevgiye dönüşüyor. Aynı, saatlerce keskinleştirilmiş bir çeliğin eti rahatlıkla delip, atar damarı kesişi gibi bir sevgi bu. Sevgiden öte, etin çeliğe, çeliğin ete duyduğu ihtiyaç. Bir nevi açlık.

Bu arada çelik benim elimde… O kayıplara karıştı. Damar kimin bulamıyorum. Ekranda milyon parçaya ayrılıp çoğalıyor. Kiminin kıyafetleri ona benziyor, kiminin konuşması. Bakıyorum, durum gittikçe karışıyor, bağırıyorum:

“Bu damar kiminse ortaya çıksın!”

Yüzünü görmek istiyorum. Filtrelerin sahteliğinden varlığını kaybetmiş, anlamsızlaşmış, kendisine benzeyen yedi milyar aptalla aynı ifadeye sahip, fakat nedense başkaymış gibi sandığı yüzünü… Birkaçı birbiriyle o kadar aynı ki ayırt edemiyorum. Sadece görmek istiyorum…

Onu bir bulsam… Bir bulsam, plastik tanrısından öğrendiği erdemin içinde döndüğü, her şeyi bilen gözlerine bakacak ve oraya saplayacağım dilimin ucundaki sivri sözleri. Onu tüketip, aynılaştırdığı şeylerden arındıracak ve sevdiğim şeyleri ona tekrar tekrar unutturarak ölümünü bekleyeceğim. Beni duyamayacağından emin olduğum bir an diyeceğim ki;

“Evet dostum aslında sen haklısın. Her şey senin sığ beyninde döndüğü gibi. Bu durumu yanlış anlama fakat benim takdir etme şeklim böyle…”

Neyse, zaten biliyorsun.

 

Sylvan.

Gelinen noktanın, mutluluğu plastik bir iple boğduğu, soğuk bir balkon akşamında uzaklık üzerine yazılmış bir yazı.

İçinde ağır ağır ölmekte olduğun evini, yok edişinin hikayesi, yaşam diye böbürlendiğin bu kötü senaryo. Başladığın noktadan başladığın noktaya gidişinin anlamsızlığı. Az gidilip, uz gidilip, dere tepe düz gidilip, milyonlarca yıl gidilip dönüp baktığın ve sadece bir arpa boyu yol kat’edebildiğin gerçeğinin yüzüne yansıttığı garip his.

Oysa basit ve tahmin edilebilirmiş. En başından beri de öyleymiş. İlk insandan beri hiç bir noktası değişmeden aynı şeyi yaşayıp ne kadar uzağa gidebildiğine şaşırıyormuşsun.

Evrenlerin içinde yatan sonsuz matematiğin içinde sayısal basit bir değer. O rakam ortadan kalksa bile sonuçta hiçbir şeyi değiştirmeyecek.

Milyonlarca yıldır süregelen bir döngünün içindeki bir anlık düzensizlik. Geçip gidecek ve her şey normal seyrine dönecek.

Sessiz bir balkon akşamında sessizliği yırtan bir ALARM! Sesi. Dakikalar içinde susup yerini sessizliğe bırakacak. Sanki hiç alarm çalmamış hissi.

Durum böyleyken kısa ilerleyişin seni ayağa kalkmaya karar veren adamdan uzaklaştırmadığını anlamalısın. Bu dünyaya düştüğünden beri aynı yerde sayan ve saydığı yeri yokeden bir zararlı bir varlık olduğunu anlamış olmanın haklı gururu ile orada oturmaktasın.

Buranın dışından ve buraya ait.

İçinde özgür ama buraya hapis…

Günün birinde uzay gemilerine doluşup buradan kaçmaya kalkarsan, şunu da bil ki Kepler’e ulaşamadan uzayda geberip gideceksin.