25.02.2014 tarihli seyir.

– balkondan baktığımda küçük bir görüntü var. sadece yağmur altında ortaya çıkıyor. yansımayla ilgili olduğunu düşünüyorum. ya da ıslak zemine düşen sarı sokak ışığında… orayı her seferinde yeniden keşfediyorum. dün yine oradaydı. fakat ben nerede olduğumu bilmiyodum. sahi…

– saat, miktar, insan, zaman farklıydı…

– ben standardımda yerimde sayıyordum. bayağı, doyumsuz, gözünü kan bürümüş, kazanma hırsıyla tükenmiş, para hırsıyla delirmiş, ve sair kötü sıfatlarımla başbaşa ve baştan ayağa insan…

önce doyumsuz yanımı karşıma aldım. istediği herşeyin içinde öldürdüm onu. devasa bir çöplüğün içinde bıraktım. son nefesini şişman yanaklarından verirken pişman olacağımı söyledi.

tüketmeliymişim. ancak böyle varolabilirmişim. tüketmezsem fakir, statüsüz bir insan olurmuşum. onu kendi cep telefonuyla kafasına vurarak öldürdüm. sahip olduğu çöpler sonu oldu… ondan kalan cılız hayalet bedenime girerken hafif bir rahatlama hissettim.

kazanma hırsıyla tükenmiş yanımın masasına geçtim.  onu kendi oyunuyla yendim. sırtına uzaktan zehirli bir ok sapladım. ve yerlerde sürünüşünü izledim. korkuç acılar çekerek öldü. son nefesini o pis ağzından verirken asıl kaybedenin ben olduğumu söyledi bana. böyle tipleri hep sevmişimdir. asla kaybetmeyeceklerini düşünürler. ama kazandıkları hep koca bir boşluktur. hırsları içlerindeki bir kara delik gibi onları içine çeker. öldükten sonra geriye kalan sakin hayalet bedenime dönerken hafif bir rahatlama hissettim. kimsenin üzerine basmamış, yolunda dümdüz yürüyen sade bir adam gibi…

para hırsıyla delirmiş yanım, bir köşeye pusmuş önünde yığınla bozuk para, üzerinde gıcır bir takım elbise tek tek metalleri sayıyor. yanına yaklaşınca bana tısladı. elleriyle saçılmış demir paraları toplamaya başladı. iyice sıkıştığında bana saldırmaya çalıştı. “dokunma onlar benim!” diye bağırdı. “onlar için herşeyimden vazgeçtim ben. gençliğim, adamlığım, insanlığım, yaşama sevincim… hepsini onları toplamak için feda ettim. kazandım… benim onlar. paylaşmaya da niyetim yok.” diye tısladı. onunla konuşmadım. onun gibileri hiç sevmem. beyni yeşildir onların. her şeyi ve herkesi para ile kıyaslar eğer para etmezse en güzel şeyin bile onlar için kıymeti yoktur… daha fazla anlatmak bile öfkemi kabartıyor. onu kendi kravatıyla boğdum. son nefesinde hala bir şeyler söylemeye çalıştı dinlemedim. delirmiş zihninden çıkan fakir hayalet benim kafama girdiğinde gözlerimde bir ışık çaktı. birşeyleri anlamaya başlamıştım.

ve daha sonra tek tek bütün kötü benliğimle yüzleşip hepsini öldürdüm. kimini canice kestim, kimini uykusunda boğdum. kimini zehirledim. kimini bıçakla deştim.

şimdi; gözümü kan bürümüş şekilde seninle başbaşayız…

– anlat dinliyorum.

25.02.2014 / sanki…1450156_259978957492878_174640697_n

24.02.2014 tarihli seyir.

bir odadaydım…kapısı tuğlalarla örülmüş, penceleri tozla kaplanmıştı. odanın ortasında yerde oturmuştum. etrafımda sekiz adet mum tam bir daire olacak şekilde sıralanmıştı… zamanın öncesine ait bilmediğim dilde bir ilahi söylüyordum… ağzımdan çıkan sesler yer yer yükseliyor yer yer fısıltıya dönüşüyordu… ‘sanki bir insana ait değil’ diye düşündüm.

gözlerim kapalıydı. fakat net bir şekilde bir yerde olduğumu görebiliyordum. sonsuzmuş gibi görünen bir vadiye bakan bir uçurumun kenarında yere bağdaş kurmuş bir şekilde oturuyordum. vadiyi izliyordum. bu dünyaya ait olmayan bufaloya benzeyen hayvanlar sürü halinde vadide koşuyorlardı. sonsuz ilahim devam ediyordu. yavaşça yerimden kalktım. gözlerim kapalı yavaşça uçuruma doğru yürüdüm. zemin bittiğinde düşmeye başladım. etrafımdaki renkler değişmeye başladı. çevremi sarmalayan renkten bir duvar oluştu ve aniden ayaklarımın bittiği noktadan yeni bir dünya şekillendi….

önce bir taş, sonra taş büyüdü. zemini kapladı. taşın bittiği yerde; su, taşı kaplamaya başladı. engin dalgalı bir okyanusa dönüştü… ve bunların ortasında kendimi gördüm. ağzımı açmadan sadece dudaklarımı oynatarak hayvansı sesler çıkartıyordum. bir zaman sonra sesim kesildi…

gözlerimi açtım. karşımda karanlık bir şekil duruyordu. biçimsiz, renksiz, fakat kendi bilincine sahip bir yaratık… benimle duyduğumda anlamadığın fakat bilincimde bildiğim bir dilde konuştu…

– beni çağırdın. bana ulaşmak için uzun yol kat ettin.boyutları aştın. ve sonunda buldun beni. fakat aklındaki soruları cevaplamayacağım… göz dediğin pencereden bak, kalp dediğin kapıdan çık… ceset dediğin binayı terk et. aklını serbest bırak… cevabı aramana bile gerek kalmayacak… hepsi içiçe gördüğün şu karışık labirentler sana düz bir yol olacak…

sessizce gülümsedim. ve kendimi sıt üstü taş zemine bıraktım… kafamdan başlayarak taşın içnie gömüldüm. bütün atomlarının arasından doğaüstü bir hızla kayıp bir yere geldim…

bir odadaydım…kapısı tuğlalarla örülmüş, penceleri tozla kaplanmıştı. odanın ortasında yerde oturmuştum. etrafımda sekiz adet mum tam bir daire olacak şekilde sıralanmıştı… zamanın öncesine ait bilmediğim bir şeyin sesi kafamda dönüyordu… ‘aklını serbest bırak’

kalkıp tuğla örülü kapıya gittim. sessizce ‘açıl’ dedim…

24.02.2014 / yağmurlu bir gün.

(dışarıyı gördüğüm tek noktada bir eletrik direği var. ve az önce üzerine bir karga kondu.)

 

3579_10152352370365934_1048915392_n

19.02.2014 tarihli seyir.

kısa bi seyir olacak…

kafamın üzerindeki evrene sis çöktü. mekiğimin lastiği patlak, oksijenim yetersiz, kıyafetim bir yerden hava alıyor…

zamanım kısıtlı ve ben vasati 40 çöp bir kibrit kutusu kıvanımdayım. elimi atıyorum hep yanık olan denk geliyor.

bir kareli defter karesine hapsettim kendimi. iki kare iki beş para etmiyor.

gitmekte olduğum yolun koltuğuna yapışıp kaldım…

karga bana gülüyor…

tam_lin_by_wylielise-d770lhc

 

17.02.2014 tarihli seyir.

son yolculuklarım hep yavan… bir parça azığım gidilecek uzun yola yetmiyor. dilenci misali her zaman zengin fakat hep açız… ve açgözlü…

keşiflerim keşfedilmiş. icatlarım ben daha projelendirirken seri üretime geçilmiş. her şey benden bu kadar uzaktayken, fikirlerimi ve  düşüncelerimi yuvarlağımsı bir dünyaya hapsedip bizi yer altına sürüklediler. son yolculuklarım ‘hep karanlık’.

bir lokma azığımı farelerle paylaştım. karşılığında bana yeni bir yer vaadettiler. bir süre birlikte yürürdükten sonra beni terkediip gittiler. vaadettikleri karanlık zihnime bir cennet etkisi yaratacaktı. aydınlanacaktım . kafamdaki soru işaretlerine noktayı koyacaktı. liderlerinin dediğine göre sonsuz bir karanlık vardı orada. ve onun içinde yanan siyah bir ateş… karanlığı aydınlatmak yerine ışığı içine çeken bir ateş… fakat yerini göstermeden çekip gittiler.

şimdi halen göz gözü görmez bir karanlıkta oturmaktayım. yüzümde bir ısı var, elimi uzatıyorum yanıyor, burnumda kükürt kokusu, gözlerim kükürtten ıslak…

fare ne demişti bana?

evet bir ateş var…

ateşi arıyorum…

17.şubat

tumblr_mvup21h2TD1s44muao1_500

hilti 2

insan ne zaman yaşlandım der?
ne zaman
toplumca kabül görmüş
yaşlı modasını kendine yakıştırır…

ne zaman ununu eler insan?
ve ne zaman asar kalın bir halata…
eleğini
ponponlu örgü şapkaya ne zaman “kabul” der insan?

hangi rüzgarsız su kırışır?

insan ne zaman yaşlandım der?
hangi zaman
elinde eleği
yanında bir yığın un
kendini asmaktan dönmektedir?

onüçşubatondört
(hiltili adamlar hala devam etmekte.)

hilti 1

Hilti sesinin ilk günü…

iki haftadan beridir beynimi kemiren fareler bugün yerini hiltiye bıraktı… üç amele 10 saattir yekpare kaya şeklindeki beynimi hilti darbeleriyle şimdiki görünümüne kavuşturdular. ince işçilik… gördünüz mü tanıyamazsınız…
kendilerine teşekkür ve lanet ederim.

terli gömlekli, kıllı elli, toza toprağa bulanmış adamlar şimdi de kırık parçaları merdivenden taşıyorlar. un çuvallarında tepeleme doldurulmuş beyin parçalarım belediye kamyonetiyle bilmediğim bir yere götürülecek… (çöpçüler bile almıyor düşününce.)

beynimdeki enkazı kırmızı bir dodge kamyonetle kaldırdılar…
çöpçüler almadı…

 

hilti sesinin ikinci günü… 

bugün bazı durumlarda hilti sesinin gereksiz bir muhabbete yeğ oldunu anlamış bulunmaktayım.

alt komşumuz kemal abi balkan göçmeni, 60 ı devirmiş, şimdi boş zamanlarında, kapıda sigara yada türevlerini içen benim kafamı ütülemek için pusu atıyor..ve her seferinde birbirinden heyecanlı maceralar anlatıyor. her seferinde oksijen fukarası odamı özlemem daha kısa sürüyor. son zamanlar bir iki fırt alıp odaya dönüyorum.

bugünkü macera vergi dairesindeki bir kadının camdan düşmesi ve onunda üzerine ne olduğunu çözemediğim bir tabelanın düşmesi. sonunda ekliyor göçmen aksanıyla “bişey olmadı kadına. kurtuldu kadın…”
bir kurtulma takıntısı var kemal abinin. sonunda kahramanın öldüğü maceralrında da “kurtuldu zaar” diye bitiriyor.

velhasıl kelam kemal abi iyi adam da hiltinin sesi de o kadar kötü değil.

11.02.2014 tarihli seyir.

orantısız bir durağanlık var “gün”de. gün, gün olası böyle sıkıntıyla geçmiş bir yirmidört saat daha görmemiştir. ki bu çok uzun zamana tekamül ediyor olmalı. malum zaman eski bişey. hem de çok…

akan su pis tutmaz derler. peki bugün nasıl tatsız, nasıl böyle kir pas içinde, nasıl böyle boğazına kadar boka bulanmış bir vaziyette önümden akıp gidiyor… yoksa akmıyor mu? yoksa hala sabah uyandığım yerde miyim? gün hiç başlamadı mı yoksa? yoksa öldüm de cehennem dedikleri şey bu durağanlık mı?

(ateşten daha korkutucu oluyor bazen sessizlik.)

bilmiyorum.. her şey o kadar sakin ki… caddeler boş, dükkan sahiplerinin elleri kepenklere uzanmış. çocuklar bile koşmuyorlar bir yerlere yada bir şeylerin peşinden…

ruhumdaki söküklerden taşan bu çamurlu su kıvamındaki enerjiden midir? yoksa başkasının çamuruna tahammülsüzlüğüm mü zaman ı bu kadar yavaş kılan? ya(va)şlandıkça yalnızlaşmanın sebebinde ve her sorunun temelinde bu tahamülsüzlük olabilir mi?

orantısız bir durağanlık var günde ve sükununda boğuyor insanı…

/ onbirşubatikibinondört

1017173_353424984782969_345705895_n

03.02.2014 tarihli seyir.

gökyüzünde, tahta bir tabureye oturmuş dünyayı izliyordum… aşağıda bir adam yürüyordu. sokaklar nedensiz boştu ve soba dumanı bulunduğum yere kadar gelip genizlerimi yaktı. adam kafasında faust’u düşlüyor ve o anın yani ruhunu mefistoya teslim ettirecek anın yaklaştığını hissediyordu.

“dur ey zaman! ne güzelsin!”

bir manavın önünden geçti… bir ayakkabı tamircisinin florasan ışığı altında sigara yakışını izledi… yürümeye devam etti sonra. bir sigara yaktı. dururp dururken gökyüzüne baktı ve zihinlerimiz oracıkta birbirine karıştı. onun gözünden görmeye, onun duyduklarını duymaya başladım. beraber bir kaç kilometre yürüdük…

zihnim kafamın arkasından yükselip çok yükseğe çıktı. kuş bakışı dünyaya baktım. zihnim yükseldikçe şehir devasa bir labirente benzemeye başladı.  ve  insanlar küçükdükçe küçüldüler. hepsi birer fare şekline büründüler. her yerde fareler şehrin farklı noktalarına saklanmış peynirlere hücum ediyorlardı. tam birine ulaşacakken diğer bir parça peynirin kokusu onları cezbediyor o yöne doğru koşmaya başlıyorlardı. binlerce peynir hepsi farklı lezzetde ve tatta, onların aklını çeliyordu. birisi para kokluyordu. birisi burnunu pembe bir renge kaldırmış son hız aşka doğru gidiyordu.

daha da yükseldim… artık bütün dünyayı izleyebiliyordum. tamamı dev bir fanusla kaplı kocaman bir labirent olmuştu. milyarlarca fare labirentin bir köşesine dağılmış sonsuz isteklerine doğru koşuyorlardı. yeterince izlemiştim. ve dedim ki;

“dur ey zaman! tiksiniyorum…”

yavaş yavaş aşağı doğru süzülmeye başladım. indikçe iniyordum. sonra gözlerim zihnimin bütünleştiği adama odaklandı. ben yeryüzüne yakınlaştıkça adam netleşmeye başladı.

iki bina yüksekliğinde adam beyaz bir labratuar önlüğü giymiş, bir sokaktan aşağı yürüyordu.

tek bina yüksekliğinde ensesindeki kahverengi tüyleri farkettim.

4. katta adam adam yavaş yavaş küçülmeye başladı.

3.katta  önlüğünden ve kıyafetlerinden sıyrılıp etrafı kokladı.

2. katta boz tüylü büyük bir fare olarak hızla koşmaya başladı

1. katta bir lağım deliğinden girip gözden kayboldu.

yere indiğimde rahatladım. labirent duvarları binalara dönüştü. üzerimde beyaz bir labratuar önlüğü karşıma çıkan ilk sokaktan sola döndüm… yanımda beliren mefistoya dedim ki;

“fareler şeytana inanmaz…”

/ üçşubatikibinondört.

1014382_353127868146014_512944427_n