uz…

– Son konuşmamızın ardından dünya çok değişti… Zamanı ortadan kaldırmıştık…
– Artık onsuz daha rahatız…
– Çok hızlı. Baş döndürüyor. İnsan algı hızı yetmiyor yavaş kalıyor bu hızın yanında.
Adapte olamıyor insanlık.
– Tebrik ederim beni tribe sokabiliyorsun artık
– Kafam karışıyor karşımdakinin düşüncelerine göre yol izlediğim için. Enerjisi beni
dağıtıyor karşımdakinin
– Mis
– Neresi mis lan! Dinlemiyorsun belli. Sallıyorsun beni. Anlamıyorsun
– Şimdi mi? Hiçbir şeyden bir bok anlamıyorum son zamanlar. Kendi kendime
yabancıyım. çok dalıyorum
– Aynen. Felsefe yapamıyorsun sen
– Sikeyim felsefeyi… bir şeyler anlatıyorlar bana. anlamıyorum
– Olsun. Boş ver.
– Felsefeye ihtiyacım yok artık.
– Çok mühim değil zaten.
– Beynimden ışıklar çıkıyor sürekli. O kadar uç noktadayım ki kurmuşum bağdaşımı
dünyanın üzerine evreni izliyorum. Dünya sarmıyor beni
– Mis… Herkes bir noktadan sonra yalnız evrende. Oradayız işte… Anlatılamıyor orası
– Bazen hepimiz aynı yerdeyken kendi dünyalarımızın üzerine kuruyor bağdaşını. Bu
düşüncenin adı “uz” literatüre geçirin.
– “Uz”… güzel bir ahengi var. Uzlaşmak, uzaklaşmak…
– Özü herkes kendi evreninde yalnızdır
– Bir de “öz” diye birdüşüncemiz vardı bir vakit. En ilkeli hissetmekle alakalıydı. genel
yaşam enerjisi üzerine kurulu. Uz güzel fakat, zamansal bakıyorsun. Zaman dünyasal
bir şey. Zaman diye bir şey yok. Yol var
– “İlk” bir zaman değildir. Öz bir zaman değildir.Bazen zihnimi çok zorluyorsun…
– Öz heryerde. Üst benlik ulaştığımız şey. Ulaşmamız gereken şeyse evrensel bilinç.
Evren bilinci ise benliklerimiz olduğu surece mümkün değil. Benlik kimlik olgusu yok
olmalı erimeli. Bütün evreni hayal edebilir misin?
– Daha fazlasını hayal edebilirim. En ince detayına kadar. Bütün evreni
– Hissedebilir misin aslında sadece bir toz tanesi olduğumuzu?
– Öyle zaten
– Bütün herşeyi tanrı yaptı bize de kendinden bir parça koydu yaratırken eğer çok
derinlere inebilirsen onu görebilirsin onun yarattıklarını, nasıl yarattığını, zaten o
algıya eriştiğinde diğer şeylere ihtiyacın kalmayacak, evrenleri yaratabilecek bilgiye
sahip olacaksın
– Sıfır düşünce… Sadece hissedersin.Sadece hissel olanı ise düşünceyle kavrayamazsın.
Bu bilgiye erişilemez…Bilgi düşüncedir ve düşüncenin matematiği vardır.
– Bu zaten bi bilgi değil… Olamaz çünkü sınırları var.
– Ne ya?
– His
– Sen dedin bilgi diye
– Bilgi demedim. Herşeyi bildiğinin hissidir… bir şeyi bildiğin zaman onu sadece bilirsin.
Bildiğini hissedersin. Sence Tanrı bunu yapabildiğini biliyor muydu? Cevaplayayım.
Bilmekle yapabilmek arasında farklar var.
– Öyleyse farkındalık diyelim. Farkındalık ise doğada yerini kavradığın andır. Pazıldaki
yerini hissettiğin ve bir bütün olarak varlığı algıladigin andır. Her şey önemli bu
durumda.
– Bu dediğin sadece “önemli bir yere koymak”… Kendi varlığından sıyrılacaksın ki diğer
her şeyin varlığıyla bir olasın…
– Bir şeylerin parcası olma hissi. Önemli kılmak değil bir bütünün parçası olmak
diyorum.
– Elbette
– Kimliksizlik evrenin kapılarini açacak bize. Asıl varoluş orada başlıyor. Akıp giden bir
evren enerjisi var. Yer değiştiren. Değişip dönüşen… Ona bırakmalı insan kendini.
– Kopamıyorsun henüz dünyadan. Bu sınılara bağlı kalmak asıl beni korkutan şey…
-Aslinda sadece bi enerji oldugunu ve kaynagini bilme bilinci… hem kolay degil
kopabilmek.
– Onun bi parçasısın zaten her şeyinle. Zamanla yok olduğunu sanıyorsun ama o bile
değil
seni sonsuz bir döngüye sokuyor…
– Yokuştan yuvarlanan bir tekerlek …
– Konunun özüne dönersek; biz burayı öğrendik, fazlasını istiyoruz…
– Kendimize yabancıyız. Kendimizi keşfettigimizde, evreni keşfedicez… şöyle de
söylenebilir; evrenin sırrına vakıf, kendi tabiiatına çömez…
– hahahaha ahenkli…
– Off dostum… çok his var keşfedilecek.
– Aramıza hoş geldin…
– Hoş buldum, çok hoş…
– Mösyö… bayanın odasını gösterelim artık…

 

01.07.2014 tarihli seyir.

zaman ağır aksak ilerliyor…

ruhumla oturmuşuz. bir o terliyor bir ben. uzun zamandır uçamıyor ve bu durumu onunla konuşmak istiyorum. Fakat her seferinde bir şey bulup beni oyalamayı başardı. Bunu kendi başına halledebileceği bir durum sanıyor ama değil.

şimdi uçmak için bir bally balonunu helyumla doldurup bileklerine bağladı…hem komik oluyormuş. hem karışmıyorum. istediğini yapsın istedim. komiklik konusunda haklı.

faili belli bir aşka kurban gittiğinden beri amaçsız dolanmakta… aşıktır dedim. kuş oldu. uyurkenki görüntüsünden rahatsız olduğumdan değil; üşümesin için üzerine serdiğim gazetenin tarihi bile çoktan geçmiş… gündem, dünden kalma akıl karıştırıcısı artık.

zaten ruhum hiç sallamamıştı haberleri… hiç umursamamıştı kimkiminleneredenasıl… 3N üç nefret, 1 k 1 küfürdü. hakettiği saygıyı aslında haketmediklerini düşündüğünden hiç saygı göstermedi gazetecilik mesleğine. şimdi rüyasında uçuyor. bileğine bir bally balonu bağlamış, gazetesine sarılmış, maviliklerde süzülüyor. haberlerden hala habersiz.

bugün biraz konuştuk. her gün biraz konuşuyoruz gerçi ama “bu sefer ciddi” dedi. Nasılını sordum. “özkütlem ağır geliyormuş. kendi başıma uçamıyorum.” dedi.

“Benim için sorun değil biliyorsun ama yine de sen bilirsin” dedim. “buzdolabına yönelirken yarım ağızla söylendim. “şu bally balonuna bi çözüm bul.”

“Nesi varmış balonumun?” diye beni tersledi. “Hem çok komik.”

“Ne biliyim bim poşeti filan kullan. insanlar…”

“tamam tamam ” dedi hemen sakinleşip. “Hem biliyorsun benim değil o poşet… insanları da zaten artık umursamıyorum. her şeye garip bakıyorlar.”

sabah uyandığımda gitmişti. balonunu ve gazetesini de alıp kayıplara karışmıştı..

“bir ruh, özkütlesi ağır bile olsa yürümemeli.” diye düşünüp üzüldüm.

923153_10152372166815934_429140382_n