… “siz”e söylenmiş bir çığırtı …

sessiz olun başlıyorum…

sizinle bağlarım ayakkabımın bağcıkları misali ben bağlıyorum açılıyor kendiliğinden. bir tutarsızlık söz konusu. hedefim bağcıyı dövmek. hem de aklında üzüm ticaretine dair her şeyi yok edene kadar. ki eşşeğin Sudan’a gitmiş olma olasılığından şüpheleniyor c.i.a., fakat bir bağlantı kuramamışlar eşekle bağcı arasında. bağlantıları kopukmuş. alt yapı çalışmaları varmış o zamanlar. alt yapılardan futbolcu yetiştirip satıyormuş rus mafyası. böbreklerini. dalaklarını. ciğerlerini satıyorlarmış hem de steril olmayan şişlere takıp. hem de el arabasında. hem de sokak köşelerinde. üstelik söğüş soğanda cabası…

sizinle olan iletişimim iletişimsizliğimle eşdeğer. birbirimizi sevmiyoruz da konuşmuyoruz sizinle. yok, özlersek arardık birbirimizi. ne kadar derine gizlenmiş olabilir ki aramızdaki duygular? mesela tiksinme. mesela… bir an başka bir duygu gelmedi aklıma. sadece ilkokuldaki çarpık bacaklı olan. duygulu bir kızdı. ismini hakedercesine… hakaret derecesinde duygulu bir kızdı. onunla da sizinle olduğu kadar yakındım. yani hiç… iletişim demişken lafınızı böldüm. hislerinizi çarpıttım. bir araya toplanıp, birbirinizin yüzünden çıkarttınız kendinizi. şimdi sıfırsınız. duygu kadar. hani çarpık bacaklı olan. matematiği de sizi sevdiğim kadar sevmiştim. yani hiç.

sizinle olan düşlerimden hep isteyerek uyandım. erken kalkmaktan nefret ederim oysaki. ki hepsi manasızdı. merak uyandıran bir sahneyle başlayan iki kare sonra saçmalayan filmler gibiydiniz. hiç güzel düşler kuramadık birlikte. siz bir şeyler dikmeye çalıştıkça eşeledim temellerini. tepenize yıkıldı hayalleriniz. ve öldünüz çoğu zaman altında kalıp kurmacalarınızın. bence boş hayallerdi. ve zaten sizi hiç anlamamıştım oldum olası. ne olduğunuzu, ne istediğinizi. ne sevdikleriniz ilgimi çekti, ne de güldüğünüz şeyler hiç komik değildi… ayrıca samimiyetinize inanmadığımı da eklemek istiyorum.

sizinle yürüdüğüm yol toprak ve çakıllıydı. üstünü asfalt kapladınız. oysa çiçek tohumları ekmiştim. daha filizlenmeden kurtlandı kökleri ve katranınızda boğuldular. doğa anlayışınız pamuk içinde fasulyede kaldı hep. hep bir deneysellik. sürekli bir yanılma. yanılsamalarınız gerçekliğinizin önüne geçti. ve gerçekliğiniz sıradanlığınıza öylesine karışmıştı ki fark edemediniz asfaltı delip geçen yabani bitkiyi. söküp attınız dikenli diye. her şey yerli yerinde olmalıydı. düzen isteğiniz hep sizi düzecek birileriyle son buldu, gidip birbirinizin omzunda  ağladınız sonra… düzen takıntınız da bu yüzden olmalı.

ben size bir adım attım siz geri kaçtınız.

(elimdeki bıçağı hanginiz farketti bilmiyorum.)

sessiz olun lütfen. çığlıklarınız kulaklarımı tırmalıyor.

sylvan.

(Palyaço Fanzin 10. sayısı Monitor Momento’da çığırıldı.)

 

~Yetiştim, Geliyorum … ~

Koşuyorum….

Sadece 20 dakika…

Son yirmi dakika…

Soluk sesimi duyabiliyorum. Soluk sesimi bütün dünya duyabiliyor. Sanırım 3600 kalp atışım daha olacak. En azından adrenalinin dibine vurarak öleceğim. Dilimin üstünde et tadı, yumuşak doku… Bir parça yanak ve biraz kan.Tadını almaya başladığınızda sanki bir başkasına aitmiş gibi hissettirmiyor mu? Sanırım beynim aslında kedimi yediğim gerçeği ile yüzleşmeye çalışıyor ve hüzünlü bir kadın tepkisi gibi kusmaya çalışıyor. Durumun ve kendimin lezzetini tartışamayacak kadar gergin aklım.

Koşuyorum…

Kalbim patlarcasına koşuyorum. Soluğumla rüzgarın sesinin kesiştiği yerde, kalbimi beceren cigerlerim… Beş paradan daha azı cebimdeki satmayı düşünmedim değil. Alıcısından daha karaktersiz oluşumdu beni durduran. Ahh hayır şimdi ağlamaya başlayamam… Ve gözümden süzülen yaşlar…

Koşuyorum…

Yetişebilmek içi değil, peşimden gelen ölümden değil, kendimden asla değil. Güldürmeyin beni, ki bunu düşünme olasılığınızı beceren japon makakları var aklımda. Hepsinden ve her şeyden kurtulmak istiyorum. Daha hızlı koşmalıyım. O kadar hızlı olmalıyım ki yolum aydınlanmalı, derim sıyrılmalı. Tüm fani kimliğimden arınacak kadar hızlı… Bir an gözlerinizi kapayın ve hissedin lütfen. Aslında ölümle aynı yere gittiğimizden de kimseye bahsetmeyin. Biraz önce de söylemiştim kaçtığımdan değil. Peşimden geldiğinden değil. Ben sadece önünden gidiyorum. Şimdi soruyorum size, bu güzel meleğe yolu gösteren kim ! Hoş geldim… Hoş geldim…

yokuş…

yokuşun başındayım.
upuzun sıkıcı bir yokuş
çıkmak istemiyorum fakat
geri dönmek içinse çok geç artık.

gitmekle kalmak arasındaki
yeşillikte
oturmuşum
elimde bir çift kağıtlı,
dişlerimin arasında
çocukluk anılarımı öğütüyorum.

çiğ…

bütün hayatımı unutasım geldi birden.
ve yeni hatıralar yaşamayasım geldi.
yaşadığımız ne varsa hatıraya dönüşecek nasıl olsa.

bak şimdi…

nedensiz gidesim geldi durup dururken.
gidiyorum ben…
sen gelme bu seferlik.

yokuşun ortasındayım…
upuzun dimdik bir yokuş.
çıkmak istemiyorum daha fazla
çıkmak için çok yüksek
geri dönmek içinse artık çok geç.

bir şişe şarap gibi tükettik hayatı
ardı nasıl olsa gelir diyerek.
şimdi ortasındayız…
devamı gelmedi.
Arkası dün”dü yaşananların

Ve kötü bir ilkokul şakası gibiydi hayat.
beş parasız
cep delik…
delikte çük…

artık
artık sözcüğünden tiksiniyorum
ve sözlükteki ikinci anlamından.
ve zaten hepimiz yaşama ait
“artık”
-lar değil miyiz sanki?
bak susasım geldi apansız.
tek kelime etmeyesim geldi tanıdıklarıma.
yabancılar zaten konuşacak bişey bilmiyorlar.

biraz durasım geldi.

biraz kusasım geldi hayattan.
kusuyorum ben.
sen bakma bana birazcık

yokuşun sonundayım.
kısacık dandik bir yokuş.
bitsin istemiyorum.
başa sarmak için artık çok geç.

iki dudağın arasındayım.
sevgi. öpücük. ısırık. küfür.
artık nasıl algılarsan

hep bir şeylerin arasında
bir o yana bir bu yana bitirdim yokuşu
şimdi en yukardan
şaheserini izleyen bir sanatçı
mutluluğunda (buruk)
bakıyorum bitirdiğim yokuşa

hesap yapıyorum
yine delik…
delikte çük..

Sylvan

haziran 2011 – yine istanbul.

Tek şeyden Eminim…

Emin ol…
Geleceğim.
ne yürüdüğüm yollarda güller açacak
ne de ardımdan güzelleşecek dünya
emin ol, ne olursa olsun
aynı öküzün boynuzunda dönecek
aynı öküzün ellerinde şekil bulacak
aynı öküzün mermisiyle ölecek
öküzün içinde kalan son insanlık kırıntısı

emin ol
“her şey güzel olacak” derken kocaman bir
yalan sarkacak dilinden yere
yerlere bulaşacak
dokunanı kirletecek
“çok” güzel olması gereken
“şey” ler

ve bil ki yalan söyleyeceğim
sağ gözümden akan yaş çeneme ulaştığında
diyeceğim ki:
“ağlamıyorum
gerçekten çok güzel olacak her şey”

emin ol
inanmayacaksın bana
ne söylesem yalan işitecek kulakların
yalan sinyalleri yayılacak beyninden ellerine
her bakışımdan şüphe duyacaksın.
ve her öküzün altında
yeni doğmuş bir insan yavrusu

emin ol
geleceğim
yanlış anlama orada olacağım diyorum
geleceğin ben değilim senin biliyorum
eminim burada olmayacaksın
köprüden,
sulardan,
bazı şeylerin, bir şeylerin altından akıp
gittiğiyle ilgili bir şeylerden bahsedeceksin.
emin ol dinlemeyeceğim.

eminim…
kaderim
bir
ilkokul
çocuğunun
kaleminden
çıkmış
ve
asla o
“aferin”
duvarına
asılamayacak
boyaları
çizgilerin
dışına
taşmış
kötü
bir resim…

son kez emin ol…

o renklerin arasında senin rengin yok…

Sylvan.

02.06.2012

sanki her düşündüğümde tarihi yokediyorum…

kafamın içi yanmış plastik ormanı
ve sanki midemin çölünde
tarihin başından bugüne yanan
bir petrol kuyusu var.
alevleri kirli göğüme ulaşmış.
onu ben yaktım…
ozonum delinsin
buzlarım erisin istiyorum…

her düşündüğümde tarihi yok ediyorum.
ki geride derin bir unutuş kalsın,
kimsenin adını dahi hatırlamadığı.

her konuştuğumda savaşlar çıkıyor,
sessizliğim yaralar açıyor
ince ve derin kesikler halinde.
her sözüm zehirli bir yalan
ve yalanlarıma öyle çok inanıyorum ki
doğrularımı unutmanın
eşiğinde idam halatından bir
salıncaktayım…

sylvan. / 24.04.2015