20.09.2015 tarihli seyirme

öfkem beni sakinliğin sınırna getirdi…

Son nokta bu olmalı. hissiz ve tepkisiz bir koltuğa gömülmek…

üzerime atılan toprak beni rahatsız etmiyor. onun ağırlığı altında ezilmiyorum. ışığı engellemesi ve yahut oksijenin bedenime artık girmiyor oluşu umrumda değil.

Uçsuz bucaksız bir çölün başlangıcı olarak

bir ormanda yeniden uyanacağım… biliyorum.

… Sonsuz kumulluk…

fiziksel dünyam daraldıkça ruhum bedenime ağır gelmeye başladı. adımlarım daha yavaş ve daha uzağa gidiyor. ve geri dönme isteği gri bir istemeyişle çelişip gerçekliğin ortasına yüzüstü kapaklanıyorum. yolculuğun kaçınılmaz olduğu gerçeğiyle, hatta ona sıkı sıkı sarılıp bavulumu topladım. gidebileceğim yerlerin sayısı azaldıkça ya da gökyüzünün çapı küçüldükçe gözlerimi kafamın içine çevirdim. son bir kaç  yıldır kirli, azot yüklü, zehirli bir gök diye kafamdaki karmaşayı seyiriyorum.

Doktorum “artık gözlerimi gerçeğe çevirmemi” söylediyse de onu dinlemedim. Kendimi gerçekliğin algısından kopartıp içimde bir dünya kurmaya zorluyormuşum. Zamanımı çarçur edip güzel geçecek bir ömrü boşuna harcıyormuşum. Böyle mutlu olunmazmış…”

Bana konuşma sırası verdiğinde ona şunları söylemiş olabilirim.

“Zamanın olmadığı bir yerde zamanın geçişi kimin umrunda olur ki Doktor? Bu mutluluk için de geçerli olmalı. Ki böyle bir his sadece adı anıldığında gerçekleşebilir.

ve gittiğim tek yer ‘burası’. ve sizin saçmalıklarla dolu dünyanızdan güzel.”

 Sonra bir doktorum olmadığı aklıma geldi…

Sonrası kumulluk…