nasıl oldu da biz buraya kadar öldük?

(görebildiğim çok az şey var. bir ağacın gölgesindeki bir bank. ve… diğer her şey bulanık. bankta bir adam ve bir kadın. gerçekte öyle bir bank var mı? kadınla adam orada mı? gerçekten konuşuyorlar mı bilmiyorum. her şey belirsiz. sadece dinliyorum.)

+söylesene nasıl olmuştu?

– efendim?

+ nasıl oldu da biz buraya kadar öldük?

– başlangıcını unuttum. eskiydi sanırım. bir sokağın köşesinden dönen kadın sendin.

+ elinde rengarenk şekerler vardı. çocuklara dağıtıyordun.

– o ben değildim. bir şenlik vardı… oradaki palyaço’yla karıştırıyorsun…

+ sen palyaço değil misin?

– Hayır… cadde manzarasının arka planındaki sana bakan adam… o benim.

+ evet. öyle olmalı… gördün mü? iyice karıştırıyorum artık her şeyi. zaman geçtikçe dahada öldüm. artık hepsi gidiyor zihnimden.

– böyle şeyler olur öldükçe.

+ ama garip bi’şeyler var. başlangıcı bu değildi… yanlış hikaye anlatıyorsun.öldüğüm anı unutmuş olamam.

– bu başlangıcın az öncesi… birazdan başlayacak ölmeye başladığımız an. ağır ağır. acısız ve sancısız. bir zehrin öldürüşü gibi… ölene kadar öldüğünü anlamazsın…

+ hiç acı çekmedik mi?

– geçen zamana karıştı acılarımız. çok acıtmadıysa unutması da kolay olur. büyük acıların kesikleri derindir fakat onların da üzeri örtüldüğünden arada bir acıtır gider…

+ acı çekmek… güzel olmalı… uzun zamandır hiçbir şey hissetmedim. sanki yeniden yaşıyor gibiyim. biraz daha anlat.

– sokağın köşesinden dönüşünü bekliyorum. yine en sevdiğin kırmızı elbiseni giymişsin.

+ yeşil elbisemi severdim.

– bak, ben de karıştırıyorum.

+ hatırladığın gibi anlat… benmişim gibi… çünkü ben hepsini unuttum.

– benim anılarım da son demlerini oynuyor zaten. neyse… rengarenk fenerlerin arasından, kalabalığın içinden kendine yer açarak köşeyi döndün. nasıl oldu bilmiyorum ama bütün kalabalık aynı anda kenara çekilip gözlerimi gözlerine sabitledi. üzerinde sarı elbisen vardı…

+ en çok sarı elbisemi severdim. evet hatırladım. eski zamandı. neler hissettin anlatsana…

– aniden hayat garipleşti… ve oksijen beynime hücum etti. ışık daha parlak, ateş daha sıcaktı. bütün duygular ayak parmak uçlarımdan zemine akıp yayıldı. sanki şenliğin bütün rengi gözlerinden yayılıyordu. mavi elbisen hafif bir rüzgarla uçuşluyordu…

(uzunca bir süre sustu adam. sanki o anı tekrar tekrar yaşıyor gibiydi fakat hatırlayamıyordu devamını. hareketlerinden onun da her şeyi unuttuğu anlaşılıyordu. aniden ayağa kalkıp bilinmez bir griliğe yüzünü döndü. belli artık gidecekti… kadın elini uzatıp hüzünlü gözlerini adama sabitleyip sordu.)

+ sonra?

– standart hızda ağır bir ölme süreci… ya da bilmiyorum.

+ kal lütfen… yaşarken bile daha fazlasını yaşamadım… ölmeye başlamadan önce en çok bu kadar sevebilmiştim.

– ben de…

(adam tekrar yerine oturdu. daha fazlasını görmeme gerek yoktu. onları o hiçlikte bırakıp oradan ayrıldım.)

 

 

15.02.2016

Sylvan.

yanlış hatırlanan bir ayrılışın zihne çarpık yansımasının hikayesi

Uyku sarhoşluğundayım ve geçmişten imgeler zihnimde dönüyor. ve gerçekler… İnsanlar, mekanlar, kokular, hisler birer birer beynimdeki boş yere oturup kendi şeklini oluşturuyor.

Onlardan birisini çimdikliyorum. Bağırıyor. Uykuda olmayışım kadar gerçekler.

Sisli gerçekliğin arasından salınarak geçişini izliyorum. Gerçeklik taş bir sokağa dönüşüyor. Asfalt kokusu inip zemine yapışıyor. Isı gökyüzüne yükselip güneşi ekliyor hayalsi manzarama. Hayali güneşimden göz bebeklerine yansıyan ışık kadar canlı, oturduğum kaldırımda, yanımda esneyen kedi kadar yaşam doluyum.

İçime dolan his, henüz netleşmemiş yüzünden yansıyıp sese dönüşüyor. Kalbini duyuyorum.

Sırtımı yaşladığım duvarın soğuğu sıcağı kırıyor. Çünkü sıcak. Taş sokağın ortasında bir sarılıştaki  ‘özlemişim…’ kadar sıcak…

ve hepsi gerçek…

Gerçek gerçekliğin ansızın çevremi saran boşluğu dolduruşu kadar gerçek. Sonra bocalayış ve orada olma isteği…

Gerçekliği bükme deneyişleri ardından sıralanan başarısızlıklar. Sırtımı dayadığım şeyin duvar olmadığı şaşkınlığını bünyemden atamadan, suratıma ardı adrına kroşeler halinde çakan tüm gerçekler… Taş sokağın sadece zihnimin bir oyunu oluşu, yanımda esneyen kedinin kendi ağzının içine çekilerek kayboluşu, sarılışların arasına giren plastik camlar, ışığın benden sana doğru gelip gözlerinde kayboluşu, güneşin asfalta gömülüşü, asfaltın kokusunu yutan oda spreyi, taş sokak yavaş yavaş silinirken sokaktan öfkeli kaçışın, yüzündeki isteksizlik ve sanki gerçekmişçesine hissedilen bir rüyadan ürperek uyanışım.

çoğu yaşandı ve hepsi bitti… gerçekten… gözlerimi sersemce kırpıp kahvemden aldığım yudumla hepsi kendi gerçekliğine hapsolup gitti…

 

Sylvan

12.02.2016 – istanbul

Yağmur var. Kedi kayboldu.