250 sözcük.

 

İçinde bulunduğum durum, bütün bilgeliğim parmak uçlarımdan ekrana dökülürken yahut dehamın ışığı cehaleti aydınlatırken; zihnimin, karanlık bir köşesinde yaşayan mağara adamının, yaktığı ateşten yayılan duman kokusuyla birlikte hissettiklerimi aktardığım bir durum…

 

Anlamadığı şeyler hakkında atıp tutarken, bir fikri sanki kendisininmiş gibi savunurken, bir işi sanki daha iyisini yapabilecekmiş gibi mükemmel dehasıyla eleştirirken misal…

 

O her şeyi bildikçe, ağzımın kenarındaki salya yere ulaşıyor. Aptal hissediyorum bilmek için zaman harcadığım için. Fakat o bunları ZATEN biliyor. Adete bilgiye sahip doğmuş. Ve içimde gizlice ona duyduğum acıma, sevgiye dönüşüyor. Aynı, saatlerce keskinleştirilmiş bir çeliğin eti rahatlıkla delip, atar damarı kesişi gibi bir sevgi bu. Sevgiden öte, etin çeliğe, çeliğin ete duyduğu ihtiyaç. Bir nevi açlık.

Bu arada çelik benim elimde… O kayıplara karıştı. Damar kimin bulamıyorum. Ekranda milyon parçaya ayrılıp çoğalıyor. Kiminin kıyafetleri ona benziyor, kiminin konuşması. Bakıyorum, durum gittikçe karışıyor, bağırıyorum:

“Bu damar kiminse ortaya çıksın!”

Yüzünü görmek istiyorum. Filtrelerin sahteliğinden varlığını kaybetmiş, anlamsızlaşmış, kendisine benzeyen yedi milyar aptalla aynı ifadeye sahip, fakat nedense başkaymış gibi sandığı yüzünü… Birkaçı birbiriyle o kadar aynı ki ayırt edemiyorum. Sadece görmek istiyorum…

Onu bir bulsam… Bir bulsam, plastik tanrısından öğrendiği erdemin içinde döndüğü, her şeyi bilen gözlerine bakacak ve oraya saplayacağım dilimin ucundaki sivri sözleri. Onu tüketip, aynılaştırdığı şeylerden arındıracak ve sevdiğim şeyleri ona tekrar tekrar unutturarak ölümünü bekleyeceğim. Beni duyamayacağından emin olduğum bir an diyeceğim ki;

“Evet dostum aslında sen haklısın. Her şey senin sığ beyninde döndüğü gibi. Bu durumu yanlış anlama fakat benim takdir etme şeklim böyle…”

Neyse, zaten biliyorsun.

 

Sylvan.

Gelinen noktanın, mutluluğu plastik bir iple boğduğu, soğuk bir balkon akşamında uzaklık üzerine yazılmış bir yazı.

İçinde ağır ağır ölmekte olduğun evini, yok edişinin hikayesi, yaşam diye böbürlendiğin bu kötü senaryo. Başladığın noktadan başladığın noktaya gidişinin anlamsızlığı. Az gidilip, uz gidilip, dere tepe düz gidilip, milyonlarca yıl gidilip dönüp baktığın ve sadece bir arpa boyu yol kat’edebildiğin gerçeğinin yüzüne yansıttığı garip his.

Oysa basit ve tahmin edilebilirmiş. En başından beri de öyleymiş. İlk insandan beri hiç bir noktası değişmeden aynı şeyi yaşayıp ne kadar uzağa gidebildiğine şaşırıyormuşsun.

Evrenlerin içinde yatan sonsuz matematiğin içinde sayısal basit bir değer. O rakam ortadan kalksa bile sonuçta hiçbir şeyi değiştirmeyecek.

Milyonlarca yıldır süregelen bir döngünün içindeki bir anlık düzensizlik. Geçip gidecek ve her şey normal seyrine dönecek.

Sessiz bir balkon akşamında sessizliği yırtan bir ALARM! Sesi. Dakikalar içinde susup yerini sessizliğe bırakacak. Sanki hiç alarm çalmamış hissi.

Durum böyleyken kısa ilerleyişin seni ayağa kalkmaya karar veren adamdan uzaklaştırmadığını anlamalısın. Bu dünyaya düştüğünden beri aynı yerde sayan ve saydığı yeri yokeden bir zararlı bir varlık olduğunu anlamış olmanın haklı gururu ile orada oturmaktasın.

Buranın dışından ve buraya ait.

İçinde özgür ama buraya hapis…

Günün birinde uzay gemilerine doluşup buradan kaçmaya kalkarsan, şunu da bil ki Kepler’e ulaşamadan uzayda geberip gideceksin.

 

CİPS

Bir cips paketi gibi süsleyip sundular seni. Ve bunca zamandır bir market rafında, satın alınmayı bekleyerek öylece yaşadın. Gördüm seni. Dışarıdan renkli ve şıkır şıkırdın. Ağzını açınca ne denli boş olduğun ortaya çıktı. Havan söndü. Bu, öfke olduğunun daha farkına varamadığın his, içindeki AZın tadını alamadan yüzüne çarpan baharat kokusunun dışarı çıkışı. Sakin ol. Geçecek.

Şimdi kaldırımdasın. İçinde bulunan eser miktardaki insanlığı tüketmiş boş bir paket… Yanından geçip giden, seni görmeyen yeni ürünlere bakarak, onlara özeniyorsun. Kendi durumuna bakıp onlar için üzülüyorsun. Ama boşuna… Senden tek farkları henüz ağızlarını açmamış olmalarıdır. İçten içe bunu biliyorsun.

Bağırmak istiyorsun biliyorum. “İçinizde, o değerli insanlıktan çok az var! Ambalajınızdan başka hiçbir şeye sahip değilsiniz!” Bilgeliğin kendini bildiğin kadar. Seni duymayacaklar. Bilgelikleri kendilerini bildiklerince… Ve, herkesin her şeyi bildiği bir yerde kimse bilge değildir.  Bunu da biliyorsun.

İçindeki belirsiz gülümseme zamandan. Onlar da eskiyecek diyorsun. Onlar da benim gibi boş birer paket ve savrulup gidecekler! Haklı olman gelen rüzgarı engellemeyecek. Savrulup gideceksin.

Gideceğin yeri de biliyorsun. Bir çöplük. Senin gibi milyonlarcasının olduğu pis kokulu bir yer. İster şehir de adına ister mezarlık. Benim için bir farkı yok. Bir süre sonra senin için de bir farkı olmayacak. Şimdi önünde iki seçenek kalıyor;

Birincisi senin seçeceğinden emin olduğum şey. Burada kalmak.

İkincisi ise, geri dönüşüm. Hala kurtarılabilir, başka bir şeye dönüştürülebilirsin. Fakat bu zor ve çetin bir yol.

Niye mi konuşuyorum? Sadece konuşuyorum işte. Kim miyim ben?

Eskiden bir patatestim. Bir cips paketinin içini dolduruyordum.

 

12.10.2016