saplama!

/yalnızlığa dair. 

Yalnız kalmak bir seçimdir. Yalnız bırakılmak ise bir tepki.

Yalnız kalamamak ciddi bir problemdir. Ya da yanında kimsenin olmaması yalnızlık değildir.

‘Siz hepiniz ben tek’ gücünü yalnızlığından alır. Ve yediği dayakla kalır. Onurlu bir hareket gibi görünse de öyle değildir. Başarı oranı düşüktür.

İnsanlardan uzaklaşmak seni yalnızlaştırmaz. Ya da kalabalığa karıştığında bir çoğul olmazsın çoğu zaman. Ve hatta genellikle.

Yalnızlık ömür boyu şarkısını bağırarak söylemek kaçınılmazdır. Herkes evrendeki en yalnız canlı olduğunu kanıtlamaya çalışırcasına ses tellerini yırtarak kulağına mahremiyetini bağırmaktadır.

Kulağına çarpan tükürük sana neden orada olduğunu sorgulatır.

Neden varolduğunu?

Bu işlerin nereye varacağını?

Bu soruların seni daha da yalnızlaştırdığını sanırsın. Bunlar sadece sorudur. 

Şunu bil… Bir denizin içindeki su molekülleriyiz, birlikte devinen, birlikte dalgalanan. Bir damlanın orada olmaması onu göle çevirmez.

Yalnız kalmak istiyorsan git yalnız kal. Fakat bu senin seçimin olsun.

Kafa sikme..

/Sylvan. 

 

D-Ü-Ş-T-Ü

Nereden başlayıp nasıl anlatacağımı bilmiyorum.  Eski bir şarkı kadar kolay değil hiçbir şey. Tek bildiğim işler buraya varmadan önce de yalnızdım…

(O zamanlar, artık uzak bir hayal. Bitmiş bir hikaye. Uyanılmış bir düş.)

Düş demişken, ben şu an düşüyorum. Parmağımı şıklattığımda uyanacağım ve gelinen noktadan durup durumumu izleyeceğim.

Bu noktaya varmadan önce, öfkem, varlığımı benden uzak tutuyordu. Onu küçük bir kafese tıkmıştı ve sistematik olarak benliğime zulmediyordu.  Geçmişin kafasına silahı dayamış ve geleceğine küfrediyordu varacağım noktanın.

Sonunda dayanamayıp, merkezinde durduğum noktadan düştüm. Düşüşüm adeta bir düşü andırırcasına bulanık ve anlaşılmazdı. Gerçekliğe dönüşüm o denli hızlı olmuştu ki; kafama birazdan girecek olan acının, onu sertçe vuracağım tuvalet taşından kaynaklanacağını bilerek uyanmıştım. Uyanmamı sağlayan şey kafamı çarptığımdaki ışık hissi değildi. Bundan oldukça emindim fakat tam olarak ne olduğunu bilmiyordum.

(Peki neydi o?)

Kolay düşmeyeceğimi biliyordum. Dengeli biri olmuştum her zaman. Ve bunca yıllık hokkabazdım.

(Öyleyse biri itmiş olmalı… Kimdi o?)

Ağrı ve kan!

(‘O senin kendine yarattığın bi aşk oyunu. Mutsuz bir hayal, kötü bir masal…’)

Sen ne saçmalıyorsun.

(‘O, sorularla cevaba ulaşma çabasının altında yatan gerçek…)

Belki sadece ayağım kaymıştı.

Sanyelik süzülüşüm sırasında bir an uçtuğum hissine kapılsam da, zemine bağımlı yaşadığımı hatırlamam uzun sürmedi . Ne kadar yükselirsen yüksel, yapışacağın şey aynı beton. İçimde peydah olan his dudaklarımı germiş gülümsüyor gibi görünmeme sebep olmuştu.

(Bir bağımlılığımın olmasına sevinecek duruma gelmek… Kendini patlacak duruma gelmek. Kendini kanalizayona atarak hayatına son verecek duruma gelmek… Onun yüzünden)

Sonu kötü bile olsa bir yerlere gelmek için bile bir hareket gerekliydi. Ben ise son otuz yıldır stabildim. Işığın ardında her şeyi hatırlamaya başladım.

Noktanın üzerinden yuvarlanmam istem dışı bir eylemdi. Geçmişte bırakmam gereken bir şeyi yerde unutup ona takılmıştım. Sonrası klasik.

Tuvalet taşıyla kafamın buluşma anı… Kadim iki sevgili gibi yine bir aradaydılar. Bir kumsalda ağır çekimde koşup birbirine sarılan. Sonra adam kadını tutup kaldırırarak çevresinde bir tur döner. Bu kadar romantik değil fakat daha parlak bir an.

Sonra sakin bir başlangıç için gerekli her şeye sahip olmuştum. Bişey olmuştu… Neydi o?

(‘O cevaba ulaşabilirsen bir amacı kalmayacak olan şey.’)

Gidilen yol. Tüketilen zaman. Havada kalmış bütün olasılıklar.

Aniden akla düşen “Uzaklık” hissi.

Kanın damarlarımdan uzaklaşması. Bilincimin gerçeklikten uzaklaşması ve ruhun bedenimden… Varılan nokta, yeni bir başlangıç evet. Yeni bir umut, yeni bir arayış, yeni bir ufalanma süreci.

Anladım ki, varlığımdan uzaklaştıkça dönüşeceğim şey sadece bir mesafe olacak.

Fakat şimdilik buradayım ve kafamın yanındaki tuvalet taşına bakıyorum. Kanımın delikten dönerek akışını izleyerek yatıyorum.

Gelinen nokta, geçmişe ve geleceğe eşit uzaklıkta durup sadece onlara bakabildiğim bir yermiş.

(O ise sadece burada olmasını istediğim için var. Bir gereklilik değil fakat o bir renk. O bir his. O bir sığınak. Belki sadece o bu hikayenin kahramanı. Belki ben yokum.)

s. 13.10.16

Gel benimle…

ve herkesin aynı ruha sahip olduğu bir dünya düşün…

herkes aynı kadına aşık,
aynı şeyleri seviyor onun gözlerine baktığında.
aynı tutkularla arzulayıp, aynı hislerle sevişilen,
herkesin aynı anda aynı ritmik hareketlerle dans ettiği
ve herkesin aynı adımla yürüdüğü bir dünya düşün.
tam bir kukla şovu olurdu.

herkesin geçtiği yollardan geçip
sonunda aynı seviyeye ulaştığı
ve herkesin içinden birinin gidebildiği yere kadar
uzaklaşılabilinen, görünmez sınırların olduğu
bir yerden bahsediyorum.

mesela herkesin aynı arabaya bindiği
aynı kokularla kokusunu gizlediği

bütün müzisyenlerin aynı tınıdan çaldıkları
şarkılarla çoşup üzüleceğin,
şairle aynı hisleri taşıdığın,
aynı cümlelerle yazılmış şiirlerin okunup,
bütün tabloların aynı renklerle boyandığı…
bütün sanatçıların aynı olduğu

bütün kanallarda aynı adamın konuştuğu
ve o adamın söylediği herşeyin aynı olduğu
ve aslına herkesin aynı şeyleri konuştuğu
ve aynı anda konuştuğu bir dünya düşün…

tanrım ne büyük karmaşa!

İlgi alanlarının, büyürken gizli gizli ruhuna işlendiği
en kendin hissettiğinde seni sen yapan şeylerin
aslında seni hiçkimseleştirdiği, hatta bayağılaştırdığı
fakat bu gerçekten haberin olmadan yaşayıp
herkesle aynı mezara gömüldüğün bir dünya…

herkesin aynı işi yaptığı,
aynı anda yargıç olup, ceza kestiği
aynı anda yasa olup, adalet sağladığı
aynı anda siyasetçi, aynı anda mafya olduğu
ve aynı anda her şeyi bilip alim olduğu
fakat işine gelmediğinde aniden her şeyi unuttuğu
sadece düşün…
yozlaşmış ve çürüyüp yokolmaya mahkum bir dünya.

aslında sen öyle bir dünyanın ürünüsün…
04.11.2016