Zebralar karmaşık şeyleri açıklama konusunda bizden daha başarılılar.

Metro yolculuğu yaparken sıkılırım. Bu sıkıntıyı giderecek en iyi şey insanların tiplerine bakıp onlara komik hayatlar, saçma hikayeler düşünmektir. Bundan 1,5 yıl kadar önceydi. Yine bir metronun bebek arabası yerine sırtımı dayamış geniş geniş çevreme bakınıyorum. Arada bir görünen dış dünya, metronun bir kaç saniyeliğine tünelden çıktığında dünyayı çürümüş bir şekilde düşündüm. Güzel bir yerden yakalamıştım. Buna sebep olan şey bir uzay gemisiydi. Tekrar tünele döndüğümüzde, aklımda bir anlığına çakan sahnemi geliştirmeye başladım. Bilim kurgu severim. Derken ineceğim durağa geldik ve kalabalıkta ağır ağır yürürken, aklımdakileri unutmamak için feysbuktan kendime mesaj yazıyordum.

Zaman içinde birlikte hayal kurabildiğim bir kaç dostuma konudan bahsettim ve üzerine konuşup oldukça güzel muhabbetler çevirdik. Başladım başlayacağım derken, bu akşam bir dostum bana bir film önerdi. Yeni çıkmış. sanki bir yerden hatırlıyormuş.
Dedim ki; “Bana spoylır ver dostum! Sonunu söyle!”

Bilmek istiyordum çünkü hikayeme vurucu bir son düşünmüştüm. Ucu açık ve uzatılabilir. Uzaylılara bağlanabilirdi ya da üst medeniyetlerden varlıklarla devam edilebilirdi. üçleme bir film de yapabilirdiniz on bölümlük bir diziye de. tek filmlik, gizemden boğan, 6. his tadında bir finalle biten filmlerden birisi de olabilirdi.
“Söyle Brus Willis ölü mü?”

Finali anlattırmaya ikna etmişken aniden “Dur anlatma.” dedim. “Gidip filmin sonunu izleyelim.”

Kafamdaki kurgunun birebir aynısıydı. Gerçi ben Natalie Portman ı oynatmazdım ama yine de güzel olmuş. O efsane final benim için sürpriz değildi. Sinemaya ‘6. his’ izlemeye giderken dışarı çıkan bir ergenin boru sesinden Brus’un ölü olduğunu öğrenmiş bir adam gibi hissediyordum.

Bu gece oldukça fazla şey öğrendim. Düşünmeyip yapmalısın. Sen düşünürken onlar yapmış oluyor. Şarkıda diyor ya Adamlardaki eleman, ‘sen peşindeyken onlar tadına baktılar.’ aynen o hesap. ‘Bilmek’ tam anlamıyla ‘sikik’ bir durum. 🙂

Tamamını izlemedim ama filmin her şeyini biliyorum. Filmin adı Annihilation. Oturun izleyin. Kafanıza takılan soru olursa sorun, anlatayım. 🙂

Şimdi bir şey deniyorum. Sosyal medya simsarlarının, toplum mühendisleriyle ortak çalışıp, ülkeleri yönetmek için kişisel bilgilerin satılıp herkesin kar sağladığı bir dünyada, bazı karmaşık şeyleri zebralarla anlatabilme yeteneğine sahip bir adamın komplo teorilerinin kişisel bilgisayarından alınıp filminin çekilmesiyle ilgili bir konu üzerine düşünmeye başladım. Adam, bütün hayatını ardı ardına çıkan filmlerden izliyor filan. Ben bu aklımda yeni oluşan fikri geliştiredurayım. Nasılsa seneye izleriz. 🙂

Yanlış anlaşılmasın, olumsuz birisi değilim. Fikrimi çaldılar demiyorum. Fikrimin filmi çıktı diyorum. 🙂 Kinaye yapmıyorum ‘ortak bilinç’ diyorum.

Ne alaka deme. Bunu sana zebralarla kanıtlayacağım.  ‘Madagaskar 2 filmi. New York’lu zebra Marty’nin özel tükürük hareketini, Afrika’daki diğer bütün zebraların yapabildiği sahne.

Hepimiz zebrayız dostum. Sen yapabiliyorsan ben de yapabilirim. Sen düşündüysen ben de düşünmüşümdür. Bilimsel şekilde de anlatılabilir ama zebralar karmaşık şeyleri açıklama konusunda bizden daha başarılılar.

Sylvan.
18203

Bir baloncu ve bir palyaço iki eski ahbabın alzaymır olduktan sonraki ilk hatırladıklarıdır…

kesinliği yoktur.

– Bu bir hatırlatmadır… kötü makyajından hatırlar gibiyim.

+ Hatırlıyorum… sen… balon gıcırtısı? bir yerdeydik. Nerede kalmıştık?

– Şehrin epeyce uzağında, terk edilmiş bir tren garında…

+ Hatırlıyorum… Paslı bir tren vardı, başka şehirlere giden. Ona yetişmeye çalışıyorduk… Hava soğuk muydu? Çok üşümüştük… Hatırlıyorum.

– Evet, bir hayli soğuktu. Soğuktan morarmış parmaklarımızı ısıtmaya çalışıyorduk sıcacık nefeslerimizle…

+ Olmayan bir ülke düşlemiştik… makinisti emekli, kondüktörü ölmüş o trene binmek için donmayı göze almıştık… eski bir zamandı. Şubattı.

– Çok bekledik bir daha hiç gelmeyeceğini bile bile.. Soğuktan donmak üzereydik.. Uyumak tatlı geliyordu.. Ya sonra?

+ Parkalarına sıkı sıkı sarılmış, istasyonun ucuna kadar ilerledik. sepken ensemizden girip sırtımızı gıdıklıyordu. tam derin bir uykuya daldığımız sırada tren düdüğüyle gözlerimiz aralandı…

– Gözlerimizi aralayan sesin geldiği tarafa doğru süzülen bakışlarımız, bir anda birleşti. Gelmişti.. Bir daha geleceğini asla beklemezken, gelmişti..

+ Uzuuuuunca bir tıslama sesinden sonra kapılar ağır bir gıcırtıyla açıldı. neredeyse birbirimizi taşırcasına sendeleyerek kapıya ulaştık… trenin içi dışarısı kadar soğuktu.

-Makinist bezmiş, kondüktör ölmüş, yolcu yok… trenin iki ucu sis… içeri girdik mi?

+ Omuz omuza sürükledik bedenlerimizi gördüğümüz ilk koltuğa. ‘Tısss’ kapılar kapandı.

– Pencereler hafif aralıktı. Dışarıyı bir nebze olsada görüyorduk. Karanlık ve sisliydi. Gözlerim usulca kapanıyordu..

+ dördüncü dakikada uykuya daldın… beşinci dakikada da ben… trenin iç gıcıklayıcı acı sesi boş istasyonda yankılandı… demir demire sürttü… ağır metal tekerler bir sefer boş döndü. tarih kadar yaşlı ve paslı tren bilinmezliğe doğru hareket etti.

– Ve uyku çok tatlıydı…

+ vardık mı biz yoksa öldük mü?

– palyaçolar ve baloncular her bir çocuğun kahkahasında yeniden hayat bulurlar bilmez misin?

+ ölümsüz olmaktan korkuyorum.

– Korkmaktan korkuyorum..

+ korkarım çok korkağız…

– Umarım artık çok korkmayız

+ sanırım öyle olmayacak.

– …

+ Yani içinde bir yerlerde bir şeyler hep korkutacak insanoğlunu. kaybetme korkusu, kaybolma korkusu, fare, karafatma, ölümsüzlük… vs.vs

– sanırım bu bir hayal.

+ Hatırlıyorum! Vardık biz.

– Evet vardık. Gittikçe yokluğa dönüşmeden kısa bir süre öncesiydi.

+ Paslı kapılar ağır ağır açıldı. İkimizin de gözleri yanmıştı ışıktan.

– Kandırma beni artık. Bu bir hayal.

+ Hayır…

– Hayal.

+ Pardon?

– Ne?

+ Bişey dediniz sandım da.

– Hayır. Yabancılarla konuşmam ben. Çocukken annem söylemişti.

+ Bir hayal gördüm sanırım. İyi günler.

– Tesadüf diye bir şey yokmuş. Annem öyle sö….

– …

Sylvan – Bettie
tarihsiz.

Yağmurlu gün istemi.

Dışarıda şehir,
yoğun telaş, hızlı solunum.
Beton tozunun yapıştığı ciğerleri,
ve solgun trençkotlu,
düşük suratlı, mutsuz insanlarıyla
sürekli bir şeylere sitem ediyor.

İçinde ben…
şehrin, duvarın ve kemiğin içinde.
gökten uzak,
meteorolojiden habersiz…
İçimde yağmurlu bir gün istemi.
Annem boş işlerle uğraştığımı düşünüyor.

İçimde eski bir dünya,
küçük bir çocuğun ellerinde yıpranıp
çekiştirerek büyütülmüş…
Önümde bir bavul dolusu
tarihi geçmiş pişmanlık.
odaya dağılmış,
acısı tedavülden kalkmış, yarım ömürlük kahır.

Şehirde ben,
yirmi metrekareye hapis
eksik yaşanmış hislerin
ağırlığında ezilen yorgun kentliyim.
Dışarda yağmursuz bir şehir,
içimde eski bir dünya batıyor.
İçimde yağmurlu bir gün istemi.
Sadece annem boş işlerle uğraştığımı biliyor.

Sylvan / 2017 sonbahar – ucundan kış