ACI LİMİTİ

ACI LİMİTİ

Sylvan Clownson

 

Part 1

Bay Ölüm.

Birkaç saat önce evine sızıp, onu büyük evinin salonunda bulunan, şöminenin önündeki doğalgaz borusuna sol bileğinden kelepçeledim. Şöminenin karşısındaki kayın ağacından yapılmış, antika olduğu anlaşılan koltuğa oturmadan önce gramofona Vivaldi’nin Le Quattro Stagioni’sini taktım… Müzik, pencerelerden büyük salona giren sonbaharla uyumlu. Yaylılar, yağan yağmura ve bahçedeki ağaçların yapraklarından gelen hışırtıya eşlik ediyor. Buraya kadar gelmişken böyle bir keyfi kaçırmak ahmaklık olurdu. Komidinin üzerinde duran kristal şişedeki bourbondan bir bardağa özenle doldurup bir yudum aldım. İçki, boğazımu yakarak mideme inerken onun ayılmasını bekliyorum.

Bıçaklarımın dizili olduğu çantayı açarken aniden kendine gelip bağırıyor.

“Sen de kimsin! Benden ne istiyorsun!”

Bağırmasını istemiyorum. Bu çok ilkelce. Tekrarlamaması için onu defalarca uyarmama rağmen bağırmaya devam edince; ağzını, eski bir manken olan karısının donlarından birkaçını kullanarak tıkadım. Don küçük biliyorum ama bu koca ağızlı adamı susturabilmek için kapının ağzında bırakılmış açık valizde yeterince don var.

“Karın gitmeden önce valizini unuttu.” Sakince yerime geçip müziğin bitmesini bekleyeceğim. Bunun hemen bitmesini istemiyorum. Çantamda 9 farklı bıçağım var. İşler sarpa sararsa diye belimdeki kılıfta bir de Glock 17 asılı.

“Vhana vahabacahfın? Üffen!”

“Ağzın doluyken konuşmamalısın. Ama madem sordun, ince kesikler açmak için fileto bıçağını kullanacağım” Sağ gözünden traşlı çenesine akan gözyaşıyla bana bakıyor. Sol gözü onu bayıltmak için kafasını duvara vurduğumda tamamen şişip kapandı.

“İnce kesikler çok acıtır ve en son onlar iyileşir. İyileştikten yıllar sonra bile bazı kesiklerin sızladığını söylerler. Bu gece hayatta kalabilmen tamamen sana bağlı. Bitir dediğin anda…”

Belimdeki kılıftan tabancayı çıkartıp sehpanın üzerine bırakıyorum. Namlusu ona dönük. Tek gözüyle her şeyi görebildiğini biliyorum. Bir gözle yetinebiliyor. Keşke bunun farkında olsa.

“Biraz konuşacağız, sonra seni biraz keseceğim kabul mü?”

Eli doğalgaz borusuna kelepçeli, çenesinden bir g-string sarkan tek gözü kapalı bir adam böyle bir anlaşmada ne olursa olsun makul davranmayacaktır. Kafasını hayır anlamında salladıkça don boynuna dokunuyor. Ayağa kalkıp ona doğru yürüyorum. Bıçağın ona yaklaşmasından rahatsız. Belki de benden rahatsız olmuştur ama kimin umrunda. Bu işi buraya getirene kadar çok uğraştım ve onlarca plak karıştırdım. Söylediğimi kabul etseydi bir konuşma ile başlayacaktım. Ama artık hiç kavga ve yenilgi görmemiş yakışıklı suratında yanağını komple kaplayan bir kesik var.

“Herkesin bir acı limiti var. Bir de kalbinin tık limiti. Limiti dolduran ölüp gidiyor. Sınırı aşan, çizgilerin ötesine geçmeye çalışan… Tanrının insanlara biçtiği ceza bu.

Bir rakam, yeterince acı ve kaçınılmaz bir son. Anlıyor musun?

Belki de bu yüzden yeterince acı çekmemiş, birinin elini tuttuğunda bir nesneyi tutar gibi tutmuş, ona gücü anımsatan şeyler dışında hiçbir şeyi sevmemiş, kalbi normal seyrinin dışında hiç farklı atmamış bir orospu çocuğu kendisini ölümsüz sanıyor.”

Birisi konuşurken onu dinlemelisiniz. Bu adam hiç terbiye almamış olmalı konuştuğum süre boyunca sadece hayatı için yalvardı. Karısını sormadı. Hizmetçilerini yahut kapıdaki fedailerinin nerede olduğunu düşünmedi bile. Sadece kendisini öldürmemem gerektiğini sadece sesli harfleri kullanarak anlatmaya çalıştı. Gerektiği zaman sadece sesli harflerle bile yetinebilirsiniz. Söylediklerini anlıyorum ama onun beni dinlemesi gerekli. Madem beni dinlemiyor 4 numarayı dinleyecektir. İnce ve bir jilet kadar keskin 4 numara, sağ memesinin altından göbek deliğinin üzerine kadar açtığı ince bir kesik ağzımdan çıkan her şeyi duymasını sağlayacak. Ağlayacağına dair kendimle bahse giriyorum.

“Beni şaşırtmanı beklerdim.” Tatminsizliğimi anlamalı. “Sabah çalışanlarından birine öyle sert bağırıyordun ki ağlamayacağını düşünmüştüm.”

Gözlerini kapatmış ve ağzını öyle sıkı kapatmış ki donlardan gıcırtılar duyuyorum. Saate bakıyorum. 3:28. Hala vaktim var. Salıverdiğim kadının şehre bu denli uzak bu evden polislere ulaşması zaman alacaktır. Yavaş davranması için sağ kalçasının altına bıçağımın öpücüğünü kondurdum. Ölmeyecek ama hızlı da koşamayacak. Hem ne olursa olsun manikürlü ayakları, ayakkabıları olmadan asfalt orman yolunda kısa sürede parçalanacaktır. Acaba onu da öldürmeli miydim? Adalet algımda bazen sorun yaşayabiliyorum. Neyse konumuza dönmeliyim. Nerde kalmıştık? Gıcırtı… Bir sandalye çekip ağzındaki donlardan ses çıkartmayı başarabilen bu yetenekli adamın karşısına oturuyorum.

“Sana az önce bahsettiğim o adam, vakit çaldığını düşünüyor. Zaman kazandığını, en çok kendisinin yaşayacağını, sadece ruhsuz bir orgazmın artığı olan kendi piçlerinin rahat ve mutlu olabileceğini sanıyor. Güzel karısının mutluluğu için bir ülkeyi yok edebilir. Düşünsene ne kadar tehlikeli bir adam?

Evinde Vivaldi dinleyip pahalı viski içerken bir yerlerde çocukların vurulduğunu unutmuş. Karaya vurduğunu, satıldığını, 8 yaşında madende çalışmaya zorlandığını hatırlamıyor. Bütün bir kıtanın insanlarının onun viski keyfi yüzünden aç kaldığının farkında değil.

O, çocukların, dünyanın, yaşamanın ve umudun ne kadar güzel olduğunu anlatan neşeli bir çocuk şarkısı yerine bir AK-47 nin teknik özelliklerini sayabildiklerini bilmiyor.

Ve bir gün o namlunun ucundakinin kendi kafası olmayacağından emin. Buraya kadar anlaşılmayan bir şey var mı?”

Ağzındaki tıkacı çıkartıp cevap vermesini istiyorum. Çünkü ona bir soru sordum. Fakat o sadece ağlıyor, beni tehdit ediyor, ardından para teklif ediyor, sonra işe yaramadığını kabullendiğinde anneme küfürler yağdırıyor. Bu arada annem çok iyi bir kadındı. Bu adam gibi başından ayağına küfle kaplanmış birisinin sözleri onu kirletmeyecektir. Fakat şu an içinde bulunduğumuz zaman bana ait.  Ağzını tekrar tıkayıp 3 numaranın sol memesine yaklaşmasını izliyorum. Temiz bir kesik ve  kahverengi meme ucunun bedeninden ayrılışı… Tekrar gıcırtılar. Sıkıcı. Sinir bozucu. Plağı değiştireceğim çünkü bu adam düpedüz sanat düşmanı.

“Sen bir sanat düşmanısın biliyor musun? Bu topladığın eserlerden zerre anlamıyorsun. Sadece zengin dostlarına caka satmak için evi bunlarla doldurmuşsun.”

Etrafı karıştırırken küllükte, söndürülürken son derece hırpalanmış bir puro buldum. “Bu puronun nasıl yapıldığını biliyor musun? Bunu bu şekilde söndürmek onu üreten Kübalı kadınlara bir hakarettir. Neyse ki onu kurtardım.”  Sert, acı, mayhoş aroma ciğerlerimde dönerken derin boşluk düşünüyorum. Kendimi oraya bırakışımı. Karanlığın bedenimi sarışını ve puf…

Hala şu suratsız adamın karşısındayım. Neden böyle olmak zorunda? Bir an önce işimi bitirip gitmek istiyorum. Ama onun benim bunu neden yaptığımı da anlamasını istiyorum. Bütün ömrünü insanları sömürerek, doğanın katledilmesine göz yumarak, ölümden ve fakirlikten beslenerek yaşamını devam ettiren birisinin huzurlu bir ölüm beklememesi gerektiğini bilmesi için buradayım. Ona tek bir şey öğreteceğim; huzurlu bir ölüm yoktur.

Fakat o hala ağlıyor.

“Ağzını açacağım ama ağlamaya bir son vermen gerekiyor. Ölümü kabullen. Bu gece son gecen. Söyleyebileceğin birkaç şey var ve sadece bana söyleyebilirsin.” Tıkacı çıkartıyorum. Kanlı bir öksürüğün ardından sesi çıktığınca bağırıyor.

“Polisler seni yakalayacak. Buradan sağ çıkayamayacaksın seni orospu çocuğu.”

“Makul ol. Bunlar son anların.” 

“Sen hastasın. Sen sapık bir hastasın. Beni kestin ulan manyak piç. Bunu bana neden yapıyorsun? Bu anlattığın saçmalıklarla benim ne alakam var. İş adamıyım ben. Beni bırakmak için ne istiyorsun söyle?”

“Seni bırakmamı mı istiyorsun?”

“Evet çöz beni. Şikayetçi olmam. İstediğin her şeyi alabilirsin. Çekip gidersin, seninle uğraşmam. Kan kaybediyorum. Öleceğim çabuk ol.”

“O halde bekle. Anahtar Çantamda.”

Bu gösterişli büyük ev, bilmem ne hesaplarında birikmiş o kadar para, garajdaki, ortalama bir köyün bütün ihtiyaçlarını karşılayabilecek masraflarla çalışan arabalar, bütün bir ömür harcanıp kazanılmış bütün çerçöp sahipsiz aslında. Sahibi olduğu tek şey var, onu da bu gecenin sonunda kaybedecek. Siyah çantama doğru yürürken aslında hiçbir şeye sahip olmadığını düşünüyorum. O ise beni etkilediğini düşünüyor.

Umut çok garip bir şey. bir memesinin ucu az önce kesilmiş, saatlerdir ağlayan, ağzı burnu dağılmış şu adam bile onu hissettiğinde gülümseyebiliyor. Dönüp ona gülümsüyorum. Çünkü onu bırakacağımı söyledim. Biraz daha zorlasam o da bana gülümseyecek. Fakat bu tarz durumlarda hiçbir şey beklediğiniz gibi gitmez. Anahtarı elimde sallayıp sesini duymasını sağlıyorum. Fakat bir anda fikrimi değiştirip elimdeki 3 numarayı 1 ile değiştirdim. Bir numara bir satır. pürüzsüz, kalın çelik olabildiğince keskin, özel tahta sapı daha bir ele oturuyor.

“Hadi çöz beni. Gerçekten kötü durumdayım. Yardım etmelisin. Ölüyorum.”

Ölüp ölmemesi umurumda değil. Satırı aldım, çünkü satırla kemik kesilir. Tek darbe, temiz bir iş. Sol eli onu borunun ucundaki kelepçede sallanırken duvarda kırmızı bir iz bırakarak zemine süzüldü. Bilinci kapalı. Kesik bileğinden akan kan yerdeki pahalı iran halısını kirletiyor. Bayılmadan önce onu kaça aldığını düşünmüş müdür?

“Seni bıraktım.”

Siren sesleri duyulmaya başladı. Gecenin sonuna geldik demek. Ne kadar üzücü, oysa daha istediklerimi anlatamamıştım. Salak herif bütün gece bayıldı ve ağladı. Neyseki yanımda bunu getirmişim. Bu küçük şişedeki sihirli sıvı onu ayıltacak, ağrısını dindirecek ve beni duymasını sağlayacak. Tek göz yine bana sabit ve sirenler yaklaşıyor. Beni hatırladığında gözbebeği büyüyor. Bu en sevdiğim his.

“Beni duyuyor musun?” Kafasını sallıyor. Bunu evet olarak algılayıp başlıyorum.

“Kısa keseceğim.” Yanlış yerde kullandığım bu söz onun yerinden sıçramasına sebep oldu. Seni değil salak herif. Lafı kısa keseceğim.” Onun gözünü sevmeye başladım. Her şeyi anlayabiliyor.

“Herkesin bir acı limiti var. Bir de kalbinin tık limiti. Seninki doldu…

Tanrının insanlara biçtiği ceza bu.  Ne olduğunu hatırlıyor musun?”

“Bir rakam… ve bir son.”

“Güzel…Belki de bu yüzden yeterince acı çekmemiş, birinin elini tuttuğunda bir nesneyi tutar gibi tutmuş, ona gücü anımsatan şeyler dışında hiçbir şeyi sevmemiş, kalbi normal seyrinin dışında hiç farklı atmamış bir orospu çocuğu kendisini ölümsüz sanıyor. daha önce de söylemiştim ama bunları anlaman gerektiği için tekrarlıyorum. Burada bahsi geçen adam sensin.”

Dostane bir şekilde omzuna vuruyorum.

“Fakat merak etme dostum, ölümsüz değilmişsin. Tanrı seni de unutmamış.

Beni gördüğün için mutlu olursun sanmıştım. Ben seni gördüğüm için mutluyum.”

Belimdeki glock un sesi odayı kaplıyor. Bu en sevdiğim an.

 

 

 

 

 

 

 

 

Part 2
Bayan Acı Gerçekler

 

Telefonun çevir sesi. Ezberden basılan rakamlar. Tuşların melodik ama hiçbir şarkıyı çağrıştırmayan tınıları.

Neden bu kadar uzun sürüyor? Bazı anlarda zamanın durduğunu duymuştum. Şu an akıyor biliyorum ama öyle yavaş ki…
Adım adım telefona yaklaştığını hissediyorum. Elini uzatıyor ve insanın içine mutluluk veren sesiyle birazdan bana seslenecek.

– Liz… / baban… öldü… / Gelmelisin… / Evet… Doktorla konuştum. Gece öldü. / Evet dün gece. / Korkunçtu… / Bütün işçileri evden gönderip, beni bacağımdan bıçakladı. Ona durması için yalvardım. Çıldırmış gibiydi Liz. Sürekli kendisini suçluyordu. Sonra kendisini salona kilitledi.
/…..
/ Şimdi daha iyiyim saol… / Bütün gece polislerin ve
ambulansın gelmesini bekledim. Bahçeden çığlıklarını dinledim. Sürekli birisiyle konuşuyor gibi evin içinde kendi kedine bağırıp duruyordu. / Polis kimse yok diyor. / Bilmiyorum Liz. Her yeri aradılar. Çıldıracak gibiyim. Her tarafta kan var. Tek başınaydı yemin ederim ben de bütün gece oradaydım. Sürekli ağladı ve af diledi. Silahı kafasına dayamadan önce  “Tanrının insanlara biçtiği ceza bu.” diye bağırıp duruyordu. “Bir rakam, yeterince acı ve kaçınılmaz bir son.”

/20417 – istanbul.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir