Kehanet

Geçmiş yüzyılın insanı olduğumu düşünürken, içinde sürüklendiğim yeni çağın bana sunduğu bilginin ışığında Apollonun gözlerine sahip oldum.

Geleceği görür gibiyim… … Fırtına yaklaşıyor…

Paranın yarattığı humanoidlerin ele geçirdiği mekanizmalar dev bir kümülonimbus misali genişleyip dünyayı kaplıyor. Görüyorum. Kirli, yekpare bir bulut gökyüzünü karartıyor.

Dünyayı yöneten şirketlerden tut, tek kişilik küçük iş kovalayan girişimcilere kadar, kurulmuş yahut hayata geçmeyi bekleyen tüm sistemler yaklaşan fırtınanın farkında. Hepsinin aklında tek bir soru var; bu durumu nasıl kâra çevirebilecekleri. Ben biliyorum. Ama söyleyemeyeceğim.

Madem geleceği görüyorum birde kehanette bulunayım: Biz dünyanın zirvesini görebilmiş ilk ve tek nesiliz. Bizden sonra hiç kimse güneşi göremeyecek.

Sistem, popüler kültür, devlet, otorite ve saire; korktuğunuz yahut tiksindiğiniz ne varsa yıldırımlar gibi yeryüzüne düşecekler. Kalıplaşmış fikirler, düz bir çizgide seyreden sanat algısı, akademik net çizgiler, o çizgilerden oluşmuş resmi suratlar, kariyer ve parasızlık tablosundaki değişken çizgiler, marjinal faydasızlık, belirsiz geleceğe duyulan fazla abartılmış kaygılar ve kararsızlıklardan oluşan bir yağmur başlayacak.

Öyle şiddetli yağacak ki, bu yağmur altında özgür hissetmek bir yana özgürlüğe dair düşündüğün ne varsa saçma sapan ideolojilerle yer değiştirecek. Şu malum sloganın aksine baskısı seni yıldıracak.

Önce fikrini özgürce söyleyemediğinin farkına varacaksın. Anlatmayı deneyeceksin, biraz sonra anlatmak istemeyeceksin. Onların dilinde senin sözlerinin bir anlamı yok. Sonunda susacaksın. Çünkü konuşmaya devam edersen bir anda yaşam alanın değişebilir. Bir anda özendiğin evinin sıcaklığını unutabilirsin. Yetmezmiş gibi, başına ‘eski standartlarını özlemeyi’ konu alan bir dert açılacak. Bir de şu yaklaşan lanet fırtına var zaten… Güneşi özlemenin nasıl bir his olduğunu düşün. Bunu hiç yaşamadın.

Evine kapanıp susacaksın. Sokakta konuşursan kafana bir cop düşebilir çünkü. Öyle şeyler olmaz deme. Haberlerde duyabilirsin: “Fırtınada evden çıkmama kurallarına riayet etmeyen bir vatandaşın kafasına şiddetli rüzgarda savrulan başıboş bir ‘adalet’ tabelası düştü. Olay anında hayatını kaybettiği yetkililerce onaylanan bilgiler içinde. Bir terör örgütü üyesi olabileceği endişesiyle ceset üç gündür olay yerinde.”

Fırtına başladıktan bir süre sonra evinde, mahallende, şehrinde, ülkende kısılıp kalmaktan, sıkılacaksın. Öfkeleneceksin belki. Belki de duvarlara ‘kahrolsun yağmur’ temalı bir şeyler yazmak isteyeceksin. Birileri seni durduracak. Yapma diyecekler. Haberlerde gördük, adamın biri…

“Sikmişim adamınızı ulan!” Diyemeyeceksin. Düşün bir, bir sürü sonucu var bu işin. Bir kere sen, onun kim olduğunu biliyor musun? İkincisi adamın yandaşları seni bir güzel benzetebilir. Üçüncüsü ibnelikle suçlanabilirsin. Yanına teskolu otobüsle yaklaşan birisi sana akıl verecek; “öbürü daha fena, dayağa razı mı gelsen?”

Adın çıkacağına bir iki morlukla atlatabilirsin. Tamam abi başlayın. Ama yüzüme vurmak yok.

Kafanda odun travması, aklında deli sorular. Ama herkes aynı soruları onlarca kez sormuş. Yahu, biz mekanizmaların kontrolünü ne zaman yitirdik? Neden dinmiyor bu yağmur? Özgürlük ne menem bir şeydir? Ve bunun gibi bilindik klişeler…

Çenene indirilen son postal boyun bağlarını birbirinden ayırırken şunu soracaksın.

“Bu yağmuru biz başlatmadık mı?”

/18066

 

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir