Orman Kanunları ve Felipe’ye dair.

Ben bir cangılda yaşıyorum. Rehberimiz Felipe yüzünden buradayım. Bu koca ormanda yolunu kaybetmiş sürüyle insandan sadece biriyim. Kurtuluş umudumuzu yirirince burayı sahiplendik ve bu orman için savaştık. Ve kaybettik. Daha da derinlere sürüldük.

Bu küçük dünyayı odun şirketleri ve onların patronları yönetiyor. Geçenlerde ormanın yok edilmesi için fikrimizi sordular. 10 kişiden 5 i evet dedi. Dozerler, kamyonlar ve testereli adamlar anında ormanın kritik bölgelerine yerleştirildi. Öylece izledik. Şimdi ise bizden yıkımı gerçekleştirmek için iznimizi istiyorlar. ‘Bizim kararımızın tabi ki bir önemi yok.’ Diyor birisi. Diğeri ‘Planlar zaten yapılmış.’ Diyor. ‘Felipe olsaydı…” diye hayıflanıyor bir ikisi.

Bu cangılda siyaset, vasat gastelerin cinsel sağlık köşesi gibi. Manşeti şimdiden görür gibiyim.

‘erken seçim kader değil’

Kader olmadığı konusu tamam da kaçınılmaz bir pompaya uzanan bir mevzu olduğu konusunda neredeyse hepimiz hemfikiriz. Bazıları şimdiden soyundu bile.

Ormanı korumak için verdiğimiz çıtır çıtır savaşın üzerine sürülen tereyağı erimiş, ülkeye mis kokular yaymışken ve ülkenin kan ihtiyacı gönüllü kan bağışından değil, adamın neticesinden zorla alınan kanla karşılanırken, böylesi bir fırsatın, dişine kan değen kurtçuklar tarafından kullanılmaması ahmaklık olurdu diye düşünüyordum. Ve düşündüğüm oldu. Demin bahsettiğim pompa ve sorunlar meselesi de tam burada başlıyor zaten. Ya kurtçuklar tam sertleşemezse? Bir gece, ansızın gelirlerse? Ne rezillik! Bu kadar mıydı yani?

Neyse, bu onların sorunu. Erken boşalma kader olmadığı gibi, yaptığı her şeyden daha fazla ‘sikiyle’ övünen bu orman toplumunun kaderinin, erotik ideolojilerle bir seçime bağlanması da garip değil. Üzerine mum damlatılması, kıyafetlerin yırtılarak çıkarılması, mental tecavüze uğraması, siyasal bukake ve saire.

Bu seçim bazıları için ormanın tam anlamıyla yok edilmesi benim içinse küçük bir macera. Ekipteki birçoğunun aksine ben geldiğimiz yolları dinamitlediğimizi unutmadım. Hiçbir şeyin düzelmeyeceğine inancım tam, ilerlemekten başka çaremiz olmadığının bilincindeyim.

Rehberimiz Felipe bir yerli. Çıkışı bulmak için uzun seyahatlere çıkar. Ne haltlar çevirdiğini ona en yakın kayıplar bile bilmiyor.  Felipe bir yerli ve o da her yerli rehber gibi milli de olmuştur. Başlarda onsuz başaramayacağımızı, bu cangıldan sağ çıkamayacağımızı düşünmüştük. Şimdi gruptan birileri onu öldürmek istiyor. Ben ise bizi en zor zamanda bırakıp kaçacağını adım gibi biliyorum. Hayır henüz kaçmadı. Ama gidecek.

Ben bu yola günlük kıyafetlerimle çıktım. Bu cangılda olabilecek her şeye hazırlıklıyım. Doğduğumdan beri fakir yaşadım ve bunu bir yaşam tarzına dönüştürdüm. Kimseye güvenmem, kimseden bir şey beklemem. Felipe kadar olmasa da yerli sayılırım. Önemsiz bir detay ama her sağlıklı birey gibi ben de daha önce milli oldum.

Havadan gelen her mutluluğun kısa süre içinde üzüntüye dönüştüğüne defalarca deneyimledim. Ve karşılıksız hiçbir şeyin olmadığını bilirim. Yani tek canla oyunun sonuna kadar gelmeyi başaran herkes bilir ki, ‘maceraya çıkmadan önce de hiçbir şeyi olmayanın sonrasında da olmayacaktır.’ Buradan sağ kurtulmayı başarırsam, hayatım aynı devam edecek.

Felipe bir çıkış yolu bulduğunu söyleyerek döndüğünde sevinçten çıldıranlar oldu. Ormanın ortasında dev bir ağaç büyütecektik. 1000 dallı bir incir ağacı… Çılgınca bir fikirdi. Avatar filmindeki gibi hepimiz o ağaca bağlanıp buradan ortak bilinçle kurtulacaktık. Ama ortaya çıktı ki; pislik herif aslında rehber filan değilmiş. Odun şirketi için çalışıyormuş. Anladık ki, ormanın merkezine ektiğimiz şey deyimlerdeki incire yakın bir ağaçmış.

Felipe iş makinaları, dozerler ve tonlarca beton dökerek yok ettiği bu güzel ormanı terk edip, tropikal bir adaya yerleşmiş. Bize gönderdiği mektuptan bir de fotoğraf çıktı. Gruptan bize parmağıyla gösterdiği şeyin bizi bu durumdan kurtaracak bir yol olduğunu düşünenler olmuştu.

Bu güne kadar kimse kimseye orta parmağıyla yol tarif etmemiştir. Belki de piçliğine yapanlar olmuştur fakat bunu onlara anlatmak istemiyorum. Zaten böyle şeylerle uğraşmayı oldum olası sevmem. Kim nasıl düşünmek istiyorsa öyle düşünsün. Benim olayım orman yok edildiğinde bile sağ kalmak.

Ben bu yola günlük kıyafetlerimle çıktım. Aslına bakarsanız benim için her şey yolunda ama yola kefenle çıkanlar küçük bir şaşkınlık yaşadılar. Hepsi şunu içinden şunu düşünmüş olmalı;

“Olum neden kimse bize kıyafetin serbest olduğunu söylemedi lan?”

Düşünmeliler. Üşenmemeliler. En azından düşündüklerini bilip onlar adına birazcık da olsa yok kat ettikleri için sevinebilirdim. Ama biliyorum ki genelde düşünmezler.

Yapacak çok bir şeyim olmadığı için ben onlar için de güzel bir son düşünüyorum. Şöyle ki;

Öte dünyada rehberimiz Felipe, deri bir pantolonla hologramdan yansıyacak. Dört orta parmağı olacak. Hepsini ölülere büyük bir huşu içinde gösterip, onlara şöyle diyecek;

“Kefen giydiysen pamuğu göze almış olmalıydın.”

Alkış, kıyamet, sırat, araf, filan derken en sonunda ise içlerinden birisi uyanıp şöyle bağırdığında iş işten geçmiş olacak:

– Bi faniye lan! Neden ağzfımzfızfı plaftik tofflarla kafatıyorlar?

Felipe kendine yaptırdığı cennetten gülümseyecek.

Neyse ki, bu yola pantolon tişört çıktım. Hem ben hologramlara inanmam. Var olduğuna inandığım şeylere inanırım.

/18518

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir