ŞİMENDİFER

beş dakika önce gitmiş son treni
umutla bekleyen yolcu mantığı
ülke geneline hakim.
 
sela sesini şimendifer düdüğü sanıyor
bavulun içinde saklanmış umut,
havasızlıktan boğulmuş,
gitmek istediği yeni ülke,
eski ülkesinin soğuk bir gasilhanesi…
 
“nasıl bilirdiniz?” diyor makinist.
bütün pişkinliğiyle geriliyor badem bıyığı.
“neyi?” diyor yolcu. hiç bir şey bilmiyor.
 
ellerini önce dizine sonra göğsüne vurup
tren sesi çıkartan küçük bir çocuğun
umudu beş dakika önce kayıp gitti
ülkenin gözlerinin önünden.
soruyor çocuk; “Baba kim öldü?
Neden okunuyor bunca sela?”
 
Bu duyduğun sela değil oğlum.
Olduğun yerde kalmanın sesi…
Sylvan / 15.07.2017

OLAĞAN DIŞI İNTİHAR RİTÜELLERİ…

Bir sirk… gösteriden hemen öncesi….

Aşk ve platonik bir ipteki iki cambaz… ki malumunuz oynamıyorlar. Hep birisi diğerini itiyor… maksat heyecan yaratmak değil…

Ah kutsal amaç… onu kim bilebilir ki?

Gösterinin sonunda bütün sirk çalışanları öldüler. Hepsi de kaza süsü verilmiş birer intihar seçtiler.

I.

Sahne arkası… bir palyaço ağzında bir sigara üzerinde atlet. Takma burnu elinde trapezci kızla konuşmakta… kız palyaçonun ağzından çıkan her sözü “adam sanki bir mucize”  bakışıyla süslüyor. Neden sonra trapezci kız ağlamaya başlıyor.

Işıklar yandı. Koca göbekli, İtalyan bıyıklı, kısa boylu bir adam sunumunu gerçekleştirdi.

“onlar göklerin hakimi!! Onlar kanatsız uçmayı beceriyorlar. Onların cesaretine herkes hayran… bu gece altlarında ağ olmadan uçacaklar…”

kız yüzünde sahte bir gülümseme seyircilere el salladı…

(trapezci kızın ipi bırakmadan hemen önce düşündüğüdür…)

– yanlış anlama bebeğim. fakat biz ayrı sirklerin palyaçolarıyız.
– bütün palyaçolar… hepiniz aynı boksunuz.

 

II.

Sahne arkası… bir palyaço makyajını yeni bitirmiş. Jonglör bir kızın yanında. Görüntüsü mutlu olduğunu bağırıyor.  Sahneye çıkmasına iki şov var. ilk şovda büyük atlarla gösteri yapacaklar. Diğerinde aslan terbiyecisi var. sonra palyaço çıkıp komiklik yapacak… neden sonra palyaço duvarı yumrukluyor. Bağırıyor. Jonglör kız korkup kaçıyor.  Atlar büyük bir nizam içinde eğitmenlerinin ona öğrettiklerini yapıyor. Gururlular. Hiç hata yapmadılar.

Işıklar yandı… kafesler çadırın tepesinden indi. Aslanlar kafeslerden salındı. Koca göbekli, İtalyan bıyıklı, kısa boylu adam yüzünde büyük bir gülümseme sunumunu yaptı. Adamın şapkasından iki küçük kırmızı boynuz görünüyor. Fakat burası sirk böyle şeyler garip değil.

“aslanlar için ormanın kralı derler. Bu adam ise kralların kralı. İzleyin ve ormanın kralının nasıl bir kediye dönüştüğünü görün. Karşınızda…..”

Palyaçoyu gördüler. Üzgün ve tepeden tırnağa sarhoş…

(palyaço’nun kafasını aslanın ağzına sokmadan önce düşündüğüdür… )

– üzgünüm palyaço fakat biz… senle olmaz. Palyaçosun…
– lanet olası jonglör kızlar… hepiniz aynısınız.

 

III.

Sahne arkası

Dünyanın en güçlü adamı elinde 40 kg lık bir dambıl. İndirip kaldırıyor. Diğer koluna jonglör kız oturmuş. Gülüşüyorlar. Adam dünyanın en güçlü insanı. Kapalı kola kutularını elinde eziyor. Nervürlü inşaat demirlerini gırtlağıyla büküyor. Belki bir tırı bile çekebilir… fakat söz konusu bir kadını taşımaksa yani mecazi anlamda taşımaksa; o yaşlı, cılız ve aşkın ağırlığı altında ezilmiş güçsüz bir adam. Jonglör kız adama dokunuyor. Bütün kaslarını biliyor onun. Purosunu içerken dudaklarının kasılmasını, gülümsediğinde çalışan 17 kasını biliyor. Zaten ikisi de mutsuzlar.

Işıklar yandı… Koca göbekli, İtalyan bıyıklı, kısa boylu adam yüzünde büyük bir gülümseme sunumunu yaptı. Adamın şapkasından iki küçük kırmızı boynuz görünüyor. Fakat burası sirk böyle şeyler garip değil. Adamın yüzü kırmızı siyah bir sakal çenesinden sarkmış. Burası sirk… makyaj her derde deva.

“ateşin efendisi onunla oynamaya geldi… karşınızda ki güzelliği tanıtmaktan gurur duyuyorum. Size son derece keskin bıçaklarla muhteşem bir gösteri sunacak. Hem de alevlerin arasında.”
(jonglör kızın yanan bıçağı boğazına sokmadan önceki düşündüğüdür)

– oohh bebeğim. ama ben ipte sallanan kadına aşığım…
– lanet olası dünyanın en güçlü adamları… hepiniz dünyanın en güçlü adamı sanıyorsunuz kendinizi….

 

 

IV.

Aynı gün. Sonraki gösteri..

Her şey apar topar temizlenmiş. İzleyenlerin meraklı bakışları arasında bir intihar örtbas edilmişti… suyun kumdaki izleri silmesi gibi… önce birkaç palyaço çıktı. Sonra kızlardan birisi makyajla jonglör kıza benzetilip seyirciler önünde eğildi. Alkış kıyamet…

Işıklar yandı… Koca göbekli, İtalyan bıyıklı, kısa boylu adam yüzünde büyük bir gülümseme sunumunu yaptı. Adam tamamen kırmızıya giyinmişti pantolonunun arkasından bir kuyruk çıkıyordu.  Büyük silindir şapkanın altındaki gözlerinden birisi kördü… sunumunu yaptı…

“siz belki market torbalarını taşırken zorlanıyorsunuz. O zorlanmıyor. Siz bir tır sürüyorsunuz, o çekiyor. Siz türlü alet edevat kullanırken onun her şeyi elleri. o bir dev! O bir canavar! Onu amazon nehrinin kıyısında onbeş kişiyle dövüşürken buldum. Karşınızdaaaa dünyanın en güçlü adamı…

Dünyanın en güçlü adamı bir sürü şeyi eğip büktükten sonra kafesler indi…

final sahnesi… kuru sıkı bir silah ona doğru ateşlenecek. El çabukluğuyla sahte eğilmiş mermi adamın göğsünden yere düşecek. Yarım saat önce silah gerçeğiyle değiştirilmeden önce plan buydu… şimdi bir yanı eksikti. trapezci kız öldüğünde, gösteri öncesi silahın gerçek olması için dua etmişti dünyanın en güçlü adamı.

 

dünyanın en güçlü adamının mermiyi göğsüyle durdurmaya çalışmasından hemen önce düşündüğüdür…

 

– o silah sahte biliyorum.
– bunu beni lanet olası trapezci kızla aldatmadan önce düşünecektin.
– ohhh yapışık ikizler… ikiniz de aynısınız.

 

V.

Son gösteri…

Işıklar yandı… Koca göbekli, İtalyan bıyıklı, kısa boylu adam yüzünde büyük bir gülümseme sahneye çıktı… bir ayağı topaldı adamın. Ayakkabısına toynak görünümü verilmişti.

“izlediğiniz için hepinize teşekkür ederim.  Ahhh dünya koca bir soytarı yuvası… siz bugün  burada en büyüğünü izlediniz. Evet dünya koca bir komedi… iyi geceler…”

Herkes gittiğinde karanlık bir karavanda birbiriyle yaşamaya mahkum iki insan kaldılar. Bir vücuda hapsolmuş iki ruh, iki farklı sevgiliyi düşleyerek.

Gösteri bitti. Olaysız dağılın artık.

 

2014  – kış / Sylvan Clownson

 

 

 

çiçeğin daha güzel görünmesi için ölüyorum.

oturmuş,
saksıdaki gül daha güzel görünsün diye
yaprağın üzerindeki minik canlıları
öldürüyorum.

ya onlar, ölecek ya gül,
elimde zehir.
böcekler ölürken geçen zaman
yavaş yavaş öldürüyor beni.
ya gül ölecek, ya ben.

caniliğin sınır çizgisi
yüzümde,
geçen zamanın attığı bir çizik artık.

Sylvan Clownson

17185

 

diz kapağı

daha gidesi yutkunduğu hisle
tükürüğe karışık ben,
burda kalası ağır basık dizlerinin üzerinde.
ve zamanla acıyor kemik.

hislerimi yuttum yutalı,
daha bir mideme doğru göçüyorum.
bir kötü etki dudaklarımda.
mor dudaklı ve yalancıyım.
hileli zarlar parmaklarıma yapışık.
kandırıyorum fakat sindiremiyorum kendimi.

uykum göz kapaklarımın ardına zincirli
çalmasınlar diye sıkı sıkı kilitlemişim.
geçmesin diye ağır ağır sayıyorum zamanı.

gidesim artık bağırsağımdaki hisle
boka karışık ben…
kalasım ağır basık.
ve zamanla acıyor kemik.

/s. 17294

 

ACI LİMİTİ

ACI LİMİTİ

Sylvan Clownson

 

Part 1

Bay Ölüm.

Birkaç saat önce evine sızıp, onu büyük evinin salonunda bulunan, şöminenin önündeki doğalgaz borusuna sol bileğinden kelepçeledim. Şöminenin karşısındaki kayın ağacından yapılmış, antika olduğu anlaşılan koltuğa oturmadan önce gramofona Vivaldi’nin Le Quattro Stagioni’sini taktım… Müzik, pencerelerden büyük salona giren sonbaharla uyumlu. Yaylılar, yağan yağmura ve bahçedeki ağaçların yapraklarından gelen hışırtıya eşlik ediyor. Buraya kadar gelmişken böyle bir keyfi kaçırmak ahmaklık olurdu. Komidinin üzerinde duran kristal şişedeki bourbondan bir bardağa özenle doldurup bir yudum aldım. İçki, boğazımu yakarak mideme inerken onun ayılmasını bekliyorum.

Bıçaklarımın dizili olduğu çantayı açarken aniden kendine gelip bağırıyor.

“Sen de kimsin! Benden ne istiyorsun!”

Bağırmasını istemiyorum. Bu çok ilkelce. Tekrarlamaması için onu defalarca uyarmama rağmen bağırmaya devam edince; ağzını, eski bir manken olan karısının donlarından birkaçını kullanarak tıkadım. Don küçük biliyorum ama bu koca ağızlı adamı susturabilmek için kapının ağzında bırakılmış açık valizde yeterince don var.

“Karın gitmeden önce valizini unuttu.” Sakince yerime geçip müziğin bitmesini bekleyeceğim. Bunun hemen bitmesini istemiyorum. Çantamda 9 farklı bıçağım var. İşler sarpa sararsa diye belimdeki kılıfta bir de Glock 17 asılı.

“Vhana vahabacahfın? Üffen!”

“Ağzın doluyken konuşmamalısın. Ama madem sordun, ince kesikler açmak için fileto bıçağını kullanacağım” Sağ gözünden traşlı çenesine akan gözyaşıyla bana bakıyor. Sol gözü onu bayıltmak için kafasını duvara vurduğumda tamamen şişip kapandı.

“İnce kesikler çok acıtır ve en son onlar iyileşir. İyileştikten yıllar sonra bile bazı kesiklerin sızladığını söylerler. Bu gece hayatta kalabilmen tamamen sana bağlı. Bitir dediğin anda…”

Belimdeki kılıftan tabancayı çıkartıp sehpanın üzerine bırakıyorum. Namlusu ona dönük. Tek gözüyle her şeyi görebildiğini biliyorum. Bir gözle yetinebiliyor. Keşke bunun farkında olsa.

“Biraz konuşacağız, sonra seni biraz keseceğim kabul mü?”

Eli doğalgaz borusuna kelepçeli, çenesinden bir g-string sarkan tek gözü kapalı bir adam böyle bir anlaşmada ne olursa olsun makul davranmayacaktır. Kafasını hayır anlamında salladıkça don boynuna dokunuyor. Ayağa kalkıp ona doğru yürüyorum. Bıçağın ona yaklaşmasından rahatsız. Belki de benden rahatsız olmuştur ama kimin umrunda. Bu işi buraya getirene kadar çok uğraştım ve onlarca plak karıştırdım. Söylediğimi kabul etseydi bir konuşma ile başlayacaktım. Ama artık hiç kavga ve yenilgi görmemiş yakışıklı suratında yanağını komple kaplayan bir kesik var.

“Herkesin bir acı limiti var. Bir de kalbinin tık limiti. Limiti dolduran ölüp gidiyor. Sınırı aşan, çizgilerin ötesine geçmeye çalışan… Tanrının insanlara biçtiği ceza bu.

Bir rakam, yeterince acı ve kaçınılmaz bir son. Anlıyor musun?

Belki de bu yüzden yeterince acı çekmemiş, birinin elini tuttuğunda bir nesneyi tutar gibi tutmuş, ona gücü anımsatan şeyler dışında hiçbir şeyi sevmemiş, kalbi normal seyrinin dışında hiç farklı atmamış bir orospu çocuğu kendisini ölümsüz sanıyor.”

Birisi konuşurken onu dinlemelisiniz. Bu adam hiç terbiye almamış olmalı konuştuğum süre boyunca sadece hayatı için yalvardı. Karısını sormadı. Hizmetçilerini yahut kapıdaki fedailerinin nerede olduğunu düşünmedi bile. Sadece kendisini öldürmemem gerektiğini sadece sesli harfleri kullanarak anlatmaya çalıştı. Gerektiği zaman sadece sesli harflerle bile yetinebilirsiniz. Söylediklerini anlıyorum ama onun beni dinlemesi gerekli. Madem beni dinlemiyor 4 numarayı dinleyecektir. İnce ve bir jilet kadar keskin 4 numara, sağ memesinin altından göbek deliğinin üzerine kadar açtığı ince bir kesik ağzımdan çıkan her şeyi duymasını sağlayacak. Ağlayacağına dair kendimle bahse giriyorum.

“Beni şaşırtmanı beklerdim.” Tatminsizliğimi anlamalı. “Sabah çalışanlarından birine öyle sert bağırıyordun ki ağlamayacağını düşünmüştüm.”

Gözlerini kapatmış ve ağzını öyle sıkı kapatmış ki donlardan gıcırtılar duyuyorum. Saate bakıyorum. 3:28. Hala vaktim var. Salıverdiğim kadının şehre bu denli uzak bu evden polislere ulaşması zaman alacaktır. Yavaş davranması için sağ kalçasının altına bıçağımın öpücüğünü kondurdum. Ölmeyecek ama hızlı da koşamayacak. Hem ne olursa olsun manikürlü ayakları, ayakkabıları olmadan asfalt orman yolunda kısa sürede parçalanacaktır. Acaba onu da öldürmeli miydim? Adalet algımda bazen sorun yaşayabiliyorum. Neyse konumuza dönmeliyim. Nerde kalmıştık? Gıcırtı… Bir sandalye çekip ağzındaki donlardan ses çıkartmayı başarabilen bu yetenekli adamın karşısına oturuyorum.

“Sana az önce bahsettiğim o adam, vakit çaldığını düşünüyor. Zaman kazandığını, en çok kendisinin yaşayacağını, sadece ruhsuz bir orgazmın artığı olan kendi piçlerinin rahat ve mutlu olabileceğini sanıyor. Güzel karısının mutluluğu için bir ülkeyi yok edebilir. Düşünsene ne kadar tehlikeli bir adam?

Evinde Vivaldi dinleyip pahalı viski içerken bir yerlerde çocukların vurulduğunu unutmuş. Karaya vurduğunu, satıldığını, 8 yaşında madende çalışmaya zorlandığını hatırlamıyor. Bütün bir kıtanın insanlarının onun viski keyfi yüzünden aç kaldığının farkında değil.

O, çocukların, dünyanın, yaşamanın ve umudun ne kadar güzel olduğunu anlatan neşeli bir çocuk şarkısı yerine bir AK-47 nin teknik özelliklerini sayabildiklerini bilmiyor.

Ve bir gün o namlunun ucundakinin kendi kafası olmayacağından emin. Buraya kadar anlaşılmayan bir şey var mı?”

Ağzındaki tıkacı çıkartıp cevap vermesini istiyorum. Çünkü ona bir soru sordum. Fakat o sadece ağlıyor, beni tehdit ediyor, ardından para teklif ediyor, sonra işe yaramadığını kabullendiğinde anneme küfürler yağdırıyor. Bu arada annem çok iyi bir kadındı. Bu adam gibi başından ayağına küfle kaplanmış birisinin sözleri onu kirletmeyecektir. Fakat şu an içinde bulunduğumuz zaman bana ait.  Ağzını tekrar tıkayıp 3 numaranın sol memesine yaklaşmasını izliyorum. Temiz bir kesik ve  kahverengi meme ucunun bedeninden ayrılışı… Tekrar gıcırtılar. Sıkıcı. Sinir bozucu. Plağı değiştireceğim çünkü bu adam düpedüz sanat düşmanı.

“Sen bir sanat düşmanısın biliyor musun? Bu topladığın eserlerden zerre anlamıyorsun. Sadece zengin dostlarına caka satmak için evi bunlarla doldurmuşsun.”

Etrafı karıştırırken küllükte, söndürülürken son derece hırpalanmış bir puro buldum. “Bu puronun nasıl yapıldığını biliyor musun? Bunu bu şekilde söndürmek onu üreten Kübalı kadınlara bir hakarettir. Neyse ki onu kurtardım.”  Sert, acı, mayhoş aroma ciğerlerimde dönerken derin boşluk düşünüyorum. Kendimi oraya bırakışımı. Karanlığın bedenimi sarışını ve puf…

Hala şu suratsız adamın karşısındayım. Neden böyle olmak zorunda? Bir an önce işimi bitirip gitmek istiyorum. Ama onun benim bunu neden yaptığımı da anlamasını istiyorum. Bütün ömrünü insanları sömürerek, doğanın katledilmesine göz yumarak, ölümden ve fakirlikten beslenerek yaşamını devam ettiren birisinin huzurlu bir ölüm beklememesi gerektiğini bilmesi için buradayım. Ona tek bir şey öğreteceğim; huzurlu bir ölüm yoktur.

Fakat o hala ağlıyor.

“Ağzını açacağım ama ağlamaya bir son vermen gerekiyor. Ölümü kabullen. Bu gece son gecen. Söyleyebileceğin birkaç şey var ve sadece bana söyleyebilirsin.” Tıkacı çıkartıyorum. Kanlı bir öksürüğün ardından sesi çıktığınca bağırıyor.

“Polisler seni yakalayacak. Buradan sağ çıkayamayacaksın seni orospu çocuğu.”

“Makul ol. Bunlar son anların.” 

“Sen hastasın. Sen sapık bir hastasın. Beni kestin ulan manyak piç. Bunu bana neden yapıyorsun? Bu anlattığın saçmalıklarla benim ne alakam var. İş adamıyım ben. Beni bırakmak için ne istiyorsun söyle?”

“Seni bırakmamı mı istiyorsun?”

“Evet çöz beni. Şikayetçi olmam. İstediğin her şeyi alabilirsin. Çekip gidersin, seninle uğraşmam. Kan kaybediyorum. Öleceğim çabuk ol.”

“O halde bekle. Anahtar Çantamda.”

Bu gösterişli büyük ev, bilmem ne hesaplarında birikmiş o kadar para, garajdaki, ortalama bir köyün bütün ihtiyaçlarını karşılayabilecek masraflarla çalışan arabalar, bütün bir ömür harcanıp kazanılmış bütün çerçöp sahipsiz aslında. Sahibi olduğu tek şey var, onu da bu gecenin sonunda kaybedecek. Siyah çantama doğru yürürken aslında hiçbir şeye sahip olmadığını düşünüyorum. O ise beni etkilediğini düşünüyor.

Umut çok garip bir şey. bir memesinin ucu az önce kesilmiş, saatlerdir ağlayan, ağzı burnu dağılmış şu adam bile onu hissettiğinde gülümseyebiliyor. Dönüp ona gülümsüyorum. Çünkü onu bırakacağımı söyledim. Biraz daha zorlasam o da bana gülümseyecek. Fakat bu tarz durumlarda hiçbir şey beklediğiniz gibi gitmez. Anahtarı elimde sallayıp sesini duymasını sağlıyorum. Fakat bir anda fikrimi değiştirip elimdeki 3 numarayı 1 ile değiştirdim. Bir numara bir satır. pürüzsüz, kalın çelik olabildiğince keskin, özel tahta sapı daha bir ele oturuyor.

“Hadi çöz beni. Gerçekten kötü durumdayım. Yardım etmelisin. Ölüyorum.”

Ölüp ölmemesi umurumda değil. Satırı aldım, çünkü satırla kemik kesilir. Tek darbe, temiz bir iş. Sol eli onu borunun ucundaki kelepçede sallanırken duvarda kırmızı bir iz bırakarak zemine süzüldü. Bilinci kapalı. Kesik bileğinden akan kan yerdeki pahalı iran halısını kirletiyor. Bayılmadan önce onu kaça aldığını düşünmüş müdür?

“Seni bıraktım.”

Siren sesleri duyulmaya başladı. Gecenin sonuna geldik demek. Ne kadar üzücü, oysa daha istediklerimi anlatamamıştım. Salak herif bütün gece bayıldı ve ağladı. Neyseki yanımda bunu getirmişim. Bu küçük şişedeki sihirli sıvı onu ayıltacak, ağrısını dindirecek ve beni duymasını sağlayacak. Tek göz yine bana sabit ve sirenler yaklaşıyor. Beni hatırladığında gözbebeği büyüyor. Bu en sevdiğim his.

“Beni duyuyor musun?” Kafasını sallıyor. Bunu evet olarak algılayıp başlıyorum.

“Kısa keseceğim.” Yanlış yerde kullandığım bu söz onun yerinden sıçramasına sebep oldu. Seni değil salak herif. Lafı kısa keseceğim.” Onun gözünü sevmeye başladım. Her şeyi anlayabiliyor.

“Herkesin bir acı limiti var. Bir de kalbinin tık limiti. Seninki doldu…

Tanrının insanlara biçtiği ceza bu.  Ne olduğunu hatırlıyor musun?”

“Bir rakam… ve bir son.”

“Güzel…Belki de bu yüzden yeterince acı çekmemiş, birinin elini tuttuğunda bir nesneyi tutar gibi tutmuş, ona gücü anımsatan şeyler dışında hiçbir şeyi sevmemiş, kalbi normal seyrinin dışında hiç farklı atmamış bir orospu çocuğu kendisini ölümsüz sanıyor. daha önce de söylemiştim ama bunları anlaman gerektiği için tekrarlıyorum. Burada bahsi geçen adam sensin.”

Dostane bir şekilde omzuna vuruyorum.

“Fakat merak etme dostum, ölümsüz değilmişsin. Tanrı seni de unutmamış.

Beni gördüğün için mutlu olursun sanmıştım. Ben seni gördüğüm için mutluyum.”

Belimdeki glock un sesi odayı kaplıyor. Bu en sevdiğim an.

 

 

 

 

 

 

 

 

Part 2
Bayan Acı Gerçekler

 

Telefonun çevir sesi. Ezberden basılan rakamlar. Tuşların melodik ama hiçbir şarkıyı çağrıştırmayan tınıları.

Neden bu kadar uzun sürüyor? Bazı anlarda zamanın durduğunu duymuştum. Şu an akıyor biliyorum ama öyle yavaş ki…
Adım adım telefona yaklaştığını hissediyorum. Elini uzatıyor ve insanın içine mutluluk veren sesiyle birazdan bana seslenecek.

– Liz… / baban… öldü… / Gelmelisin… / Evet… Doktorla konuştum. Gece öldü. / Evet dün gece. / Korkunçtu… / Bütün işçileri evden gönderip, beni bacağımdan bıçakladı. Ona durması için yalvardım. Çıldırmış gibiydi Liz. Sürekli kendisini suçluyordu. Sonra kendisini salona kilitledi.
/…..
/ Şimdi daha iyiyim saol… / Bütün gece polislerin ve
ambulansın gelmesini bekledim. Bahçeden çığlıklarını dinledim. Sürekli birisiyle konuşuyor gibi evin içinde kendi kedine bağırıp duruyordu. / Polis kimse yok diyor. / Bilmiyorum Liz. Her yeri aradılar. Çıldıracak gibiyim. Her tarafta kan var. Tek başınaydı yemin ederim ben de bütün gece oradaydım. Sürekli ağladı ve af diledi. Silahı kafasına dayamadan önce  “Tanrının insanlara biçtiği ceza bu.” diye bağırıp duruyordu. “Bir rakam, yeterince acı ve kaçınılmaz bir son.”

/20417 – istanbul.

bu olsa olsa bir boşluk…

su bulmak için umutsuzca derine uzanan kökler,

kuru toprağa açılmış kara bir delik.

sevilerek alınmış,

süslü bir saksıda unutulmuş,

bir bitkinin susuzluktan ölümü…

 

ve kuru toprakla dolu bir saksının

balkon demirinde yıllarca bekleyişi gibi anlamsız

adeta üşenilmiş yaşatılmaya.
gösterilsin diye kafese kapatılmış

hayvan gibi içindeki avlanma isteği

tembelliğe teslim.

pençeleri beslenme saatini beklerken

bir esneyişle körelmiş.

 

aynı kafese kapatılmış bir insanın

yıllar sonra göğü özgürce görmesi gibi.

mutluluk da değil,

mutsuzluk da.

bu olsa olsa bir boşluk.

 

/sylvan

KUŞ

Balkondayım. Bir şeyler yazabilmek adına yamalı koltuğuma oturmuşum. Sonra oğlum geliyor.

  • Dınk dınkı* aç.
  • Ne yapacağız dınk dınkı?
  • Kuş yazalım.
  • Tamam başla o zaman.
  • Ne yazayım?
  • K yaz.
  • K hangisi?
  • İşte K bu… sonra ‘U’ sonra ‘Ş’ de burda.

KUŞ

  • Ne yazıyor orda?
  • Kuş yazıyor. Hadi bir daha yazalım. Bu sefer sen yaz. K.
  • K nerde?

KUŞ

  • Sekiz yazalım.
  • Bitane de 9

9

  • Mavi sekiz yok mu?
  • Var ama uzun iş.
  • O zaman. O zaman, bi tanede KOOOCAMAN 8

8

  • Neden kuşlar çıkmıyor?

Sonra anlıyorum ki; şu an kanatları onun tüm göğünü kaplayan, dünyanın en hızlı plastik atının üzerinde, çok hızlı gidebilmek adına dış dünyanın zeminini kaplayan büyük yer halısını toplamış ve ne kadar hızlı gittiğini ‘Hıııızlıııı gidiyoooom!’ diye bağırarak önümden geçen adam kuşları görmek istiyor.

Bunun için ‘kuş’ yazmayı öğrenmeli.

Yazmayı başardığım ilk kelimeyi hatırlayamıyorum. Ondan öğreneceğim daha çok şey var.

 

Sylvan.

11.07.2016

 

(* dınk dınk: Kuş yazmaya yarayan pc programı. ismi tuşlara vurulduğunda çıkarttığı seslerden geliyor.

sürüngenler güneşin ölümüne üzülmezler.

durağan boş karanlık dar,
oyuğundaki sürüngen.
ışıktan yoksun.
derisi, kanı, elleri soğuk
varsa bile ona ulaşmayan
faydasız güneşi ölük.

bütün hislerden arınık ve
çıplak.
kıyafetten, etten, kemikten
ve ruhtan soyunuk.
hiçe başlayan
hiçe yürünen
bir hiçe çıkan yol
çoktan yürünük.

karaltı aynı saatte.
aynı ALARM! sesiyle başlayıp
birinin geçmişine küfürle biten
her gün gün boyu süren
sonsuz iki çizgide,
saate, güne, haftaya, yıla sıkışık…

günah, yasak, baskı
çevrilen diğer yanak.
fakat o da mor.
yine aynı hata.
iyi olmanın dayanılmaz
çözümsüzlüğü
bu kez sert bir yumruk
çeneye inen
gözde çakan ışık
dişler kırık.

ruhumu siken ilkel benliğim.
ateş yakmaya çalışan
mağarada üşüyen.
bir mamutun derisini yüzerken
yahut ekranın önünde terlerken
baştan ayağa koktuğu kan
zafer kokusuna karışık.

şimdiki zamanda ruhumu siken
modern benliğim.
kendini kandırdığı düş dünyasında
yaşlı, dişsiz kel, yalnız
mutsuz ve bulanık.
ve sokakta, şehre rağmen
sessiz adımları
eşliksiz.

çilek kokmayan çilek…

bir gergedan boynuzu kesik…

hiç bir çiçeğin açmadığı kötü bir bahar…

güneşim ölük…

sylvan.

/11.04.2017

 

Kutu – Palyaço Fanzin

kapak 

 

 

 

  Önemli Uyarı! 

Elinizde tuttuğunuz (yahut önünüzde gördüğünüz) bu öykü/fanzin özgür bir iradeye sahiptir. yayın hakkı herhangi bir şirket ya da kuruluşa ait olamaz.
Eğer birisi size bunu satmaya kalkışırsa ona para vermek yerine yazıcı kullanmayı öğretin. Hala para diyorsa yapacağınız hareket için gereken güç orta parmağınızda mevcuttur.

Yaşasın fotokopi! Batsın bu dünya!

 

Daha az önemli Uyarı.  

Palyaço Fanzin bir anlık zihin kontrolsüzlüğünden doğmuştur.
Bir sebep ve amaç barındırmaz.

 

 

 

 

 

KUTU

SYLVAN CLOWNSON

(saykodelik edebiyat)

 

 

 

0 noktası.

 

Uzun zamandır bu şehirden nefret ediyordum. Hayır, bütün dünyadan… Şu an’a kadar.

Artık bir önemi yok. Bir şekilde mutluyum, çünkü planım işliyor.

Bir süredir bir kutunun içindeyim. Dışarıda bir şeyler oluyor ama umurumda değil.  Burayı seviyorum.

 

 

1.

 

Dışarıda olmayı pek sevmiyorum. Zorunda kalmasam bu otobüs durağında boş boş durmak yerine bir kutuyu andıran küçük ofisimde çay içiyor olacaktım. Ama gitmem gerek. Özgürlüğüm buna bağlı.

Dışarı çıktığımda kalabalığın arasındaki bir boşluk gibi hissettim. Onlarla beraber yürüyor,  şehir dedikleri bir çöplükte, zehirli ağızlarından soludukları havayı içime çekiyordum. Midem bulanıyordu ama onların arasında öylesine sönüktüm ki sesim çıkmıyordu. Beni görmüyorlardı. Sadece bunu seviyordum.

Cehaletin getirdiği cesarete sığınıp yüksek sesle konuşuyorlardı. Ben karışmıyordum. Hepsi birbirini suçluyordu. Hepsi suçluydu. Yalan ve ikiyüzlülük, sanki beni takip ediyormuş gibi sürekli çevremdeydiler.

Bu yalan. Yanımda kendine kahve dolduruyor.

İşte bu da iki yüzlülük bazen yolda selamlaşıyoruz.

Her gün otobüs durağında ikisi birden yanıma dikiliyor benimle aynı otobüse biniyorlardı. Aynı gazeteyi farklı isimlerle okuyorlar, aynı şekilde katlayıp rengi solmuş trençkotlarının iç ceplerine sokuşturuyorlardı. İkisi de her gün düzgün giyiniyor, iyi kokuyor, iyi görünüyorlardı. Birbirlerini tanımıyormuş gibi davransalar da iyi dost olduklarından emindim. Neyse… Yalan cam kenarındaki koltuğa geçti. İkiyüzlülük o an boşalan bir koltuğa çöreklendi. Şanslı piç.

Boş yerlere doğru ilerleyip hile ve düzenbazlığın yanında demire tutundum. Bütün boş koltuklar, sahte iyi niyet göstergeleri tarafından zapt edilmişti. Hepsi birbirinin yüzüne ürkerek bakıyor, korkunun yüzlerinde bıraktığı izi silmek için ise gülümsüyorlardı.

Ben orta kapı insanıyım. Otomatik kapının çarpma riskinin getirdiği heyecanı hep sevmişimdir.

Ama bu heyecan kısa sürüyor. Otobüs ilerledikçe, bir kutunun içinde olduğum hissine kapılıyorum. Bu ilk kez olmuyor. Akşamları kasaplardan kemikleri toplayan kırmızı renkli, tahta karoserli doç kamyonetlerin ardında bıraktığı kokuyla dolu bir kutu… Soğuk ve karanlık. Buraya kapatıldım ve dışarı çıkamıyorum.  Nefes almalıyım.

Kafamı kaldırıp, otobüsün içindeki kalabalığa baktım. Bir otobüs dolusu sahtekarlık. Ego müzik dinliyor. Özentilik, yanında dikilen tonton bunağa yerini vermemek için gazetedeki yalanlara bir süre daha katlanacak gibi. İşte! Arka tekerin oradaki koltukta oluşmaya başlayan bir şehvet! Göğüs kılları, kumaş pantolonu, kirli ayakkabılarıyla gözlerini tek bir noktaya sabitlemiş. Otobüse binmeden hemen önce attığı sigaranın kokusu bıyıklarına bulaşmış. Az uzağında dikilen kıyafetlerin arasından et arıyor. Moda bundan rahatsız değil.

Fakat bilmediği bir şey var; Karşılığı olmadıkça şehvet sadece kuru bir otuzbirdir. Belki de biliyordur. İnsanların amaçlarıyla uğraşmayı uzun zaman önce bıraktım.

Bu şamataya rağmen hala nefes almalıyım. Stresin stresli sesi üzerine orta kapı tıslayarak açılıyor. Karbon monoksit ve çamur kokulu kent havasını ciğerime doldurmak için 6 saniyem var. 6 saniye bir şehrin ne bok olduğunu anlayabilmek için yeterli bir zamandır. Benim 6 saniyem ise, bir semt dolusu reklam tabelası ve çevre kirliliği…

Nefes alamıyordum. Bir an önce bu pis kokulu konserveden inip soluklanmalıydım. Durağa daha çok var. Kentin işlek caddelerinden birinden geçiyorduk. Zihnim durmuyor, aralıksız büyük karton bir kutuya tıkılıp evrenin en ücra köşesine savrulmuş bu dünyada algıladığı her şeyi etiketliyordu. Bir şehir dolusu insan atığı.

Terapistimin yeri büyük caddenin sonundaydı ve son bilet paramla bindiğim otobüsten inip yürümeyi gözüm kesmedi. Başka şeyler düşünmeliydim.

Ben de topuklu ayakkabıyı düşündüm.
Parfümü ve tuvalet kağıdını.
Ve Londra’da victoria tarzı bir evin penceresinden atılan pislikten korunmak adına üretilen ilk şemsiyeyi…
Otobüsün inecek var düğmesine basarken, insanoğlunun boka yaklaşmamak adına ürettiği her şeyi tasarlayan adamı anlıyordum.

O ulvi kişilik başımı döndürdü. Merdivene takılıp otobüs denen küçük bir kutudan kent denilen daha büyük bir kutuya yuvarlandım.

Hiç iyi bir şey yok mu? Evet var. Birisi gelip omzuma dokundu ve sordu:

“iyi misiniz?”

“Eskiden iyi biriydim. Şimdi sadece nasılsın sorusuna verilen havada bir yanıt kadar iyiyim.”

Bunları söylemeden evet anlamında sakince kafamı salladım.

Hiç iyi bir şey yok mu?

Evet iyi şeyler de var. Ama ben artık iyi biri değilim.

 

2.

 

Her şey üç yıl önce başladı.
Yani bu kutunun içine kapanma hissi.
Ansızın.
Öylece yürürken.

İhtiyacından emin olamadığım dilencilerin yanından geçiyordum. En iyi ihtimalle benden çok daha fazla kazanıyordu. En kötüsü ise bende öfke ve şiddet hissi uyandırdığı için düşünmemeye çalıştığım bir şeydi. Fakat düşündüm. Sadece düşündüm ve bu şehirde midemi bulandıran ne varsa, hepsinin üzerime bulaştığını hissediyordum. Nefesimin kesildiğini sandım. Ellerimde bir karıncalanma, bir göz açıp kapama anı.

Başlayan yağmurun altında hiçbir şey olmamış gibi yürümeye devam ettim. Fakat bir şeyler değişmişti bunu biliyordum. O gün, gökyüzü kafama kapanıp üzerine koli bandı çekildi. O gün bu gündür cebimde falçatayla dolaşmaktayım. Bir de daha çok soru soruyorum kendime.

Önünden geçtiğim yerler önceden sadece basit mağazalarken, bir anda sahte ihtiyaçlar oluşturarak, ihtiyacım olmayan şeylerden %300 kar elde etmek isteyip, en lüks hayatı yaşamayı amaç edinmişken kendini derin bir borç batağının içinde bulmuş dükkan sahiplerine dönüşmüşlerdi. Gözümde sadece uzun birer cümleler. Gülümsemenin kapatamadığı gergin ve sinirli yüzlerindeki çizgilere baktıkça benliğimi sorguluyor kendime şunu soruyordum;

“Onların arasında kimsin ki sen? Amaçsız biri.”

Evet adamların bir amacı vardı. Bu amaç para kadar basit bir amaç bile olsa ona inanmışlardı. Dünyadaki her yere para yoluyla bulaşan bir virüs gibi yayılmış markaların vitrinlerine baktıkça, onların benden uzaklaştırdığı yaşam standardını düşünüyordum.

Neden kızgındım?

Bu sisteme adapte olamamış olmam onların suçu değildi ki… Parayı amaç edinmemiş olmam, onun için ne gerekiyorsa yapmıyor oluşum, diğerlerini inançlarına göre sınıflandırmamam, benim gibi düşünmeyen herkesin düşüncelerini hiçe saymıyor oluşum, öleceğimi unutmamış olmam ve sair teknik yahut düşünsel aksaklık.

Hem bana neydi ki dünya barışından? Çoğunluk savaştan magazinsel boyutta bir keyf alırken benim barış diye tutturup onların akşam haberi keyflerini kaçırmam da neyin nesiydi?

Ne sanıyordum lan ben kendimi?

Kötü olanın ben olduğumu anlamam uzun sürmedi. Dişlideki paslı parçaydım. Firmanın itibarını zedeleyecek defolu üründüm. Kullanıcı hatasından sahibine geri dönmüş garantisiz biriydim.

Bunca pisliğin başı ben olduğuma göre öncelikle kendimi temizlemeliydim. Baştan ayağa çamurlu suya bulanmış vaziyette evime dönüp bir plan yapmaya başladım.
İçine su birikmiş, bastığında üzerine su sıçratan parke taşıydım. Bu beni bir nevi belediyenin suçu yapar.

 

3.

Hedefine kilitlenmiş bir predatör gibi hissediyordum.

Hedefim, onların oyununu onlar gibi oynamak, toplum içinde bir sivilce gibi yükselerek, zirveyi görene değin durmamaktı.

İyi bir işe girmeliydim. Yüksek maaş, az mesai cumartesi Pazar ise tatil olmalıydı. Bütün sosyal haklardan aynı anda en yüksek miktardan yararlanmalıydım. Yemek kuponlarım, yarım maaş ikramiyem, tam maaş ikramiyem, özel ve genel sağlık sigortam.

Tonla para kazanıp bankalara yatırmalıydım. Her ay onlarca fakir benim faiz gelirimi ödemek için var güçleriyle çalışsın istiyordum. Kendi fakirlerim olsun istiyor, her gün birilerinin sırtlarına basarak besin piramidinde daha da yükseklere çıkmayı planlıyordum.

Madem bir sivilceydim. Bende öyle davranacaktım.

“Bunun bir yarış olduğunu anlamam uzun sürmedi. Ben bu işe tavşan olarak başladım. Tazılardan kaçarsam para veriyorlardı. Bir süre sonra tavşanı kovalıyordum. Karşılığında para alıyordum. Sonra kendime bir tazı aldım. Yu nov? hahahaha” Bunun gibi başarı hikayeleri yazıyordum kafamdan.

Bu hayali kurarken elimde pahalı viski ve pahalı bir takım elbisenin içindeyim. Ve içten içe besin piramidinin benim olmasını istiyorum.

Planlar kurup projeler ürettim. Bir gazete bile almıştım. 8 ay kadar iş bulamayınca başım patladı, irinim aktı. Yaram iyileşti. Piramidi bir süre askıya alıp eski yaşantıma devam etmeye başladım.

Bir tazıya numara öğretemezsiniz. Tavşan yerine paranın peşinde koşan bir tazıya ise tavşan kovalatamazsınız. O tazı tavşanı kovalamanın hazzını artık unutmuştur.

Benimse tavşanım öleli çok oluyor ve hala param yok. Bir üretim bandında önümden geçip giden kutuları bantladığım bir iş bulabildim. Asgari ücret. Yol yemek sigorta yok. Asgari yaşam koşulları. En aza indirgenmiş yaşam arzusu.

 

4.

“Baktım olmuyor limon satmaya çalıştım. Onu da bırakmadılar.” Diye hayıflandığım bir hikaye anlatmak isterdim ama bu acıksız bir hikaye.

İnsanları etiketleme evresi bir yıl kadar çalıştığım kutu işinde başladı. O bir yıl içinde rahatsızlığımı çevremden gizlemeyi başarmıştım fakat içsel dünyamda işler kötüye gidiyordu. Bir düşünün, koulrofobiksiniz ve palyaçoluk yapıyorsunuz. Gerçekten kötü bir şaka.

Bir arayış içine düşmüştüm. Sorunun kaynağını bulmalıydım. Madem bir arayıştaydım, ilk olarak kendimi bulmalıydım. Kendimi bulmak içinse yolculuğa çıkmalıydım. Yolculuğa çıkmayıp her şeyi olduğu gibi kabullendim ve işi bıraktım.

Bir yılın ardından gelen ani boşluk ilk birkaç gün ev kahvaltısıyla geçiştirilse de her şeyin boka sarması uzun sürmemişti. Değiştiğimi biliyordum ve daha önce yapmadığım şeyler yapmaya başlamıştım. Uyumlu ve sakin biri olmaktan vazgeçip öfkeli ve şiddete meyilli bir davranış sergiliyordum. Wifi şifremi değiştirip kimseye söylemedim. Demir dış kapıyı zincirinden tutarak çeken komşumu eskiden görmezden gelirken şimdi bağırıp çağırıyordum. Minibüs şoförünün 5 kuruşumun üzerine çöreklenişini büyük bir çirkeflik yaparak engelliyordum. Bakkaldan sakız yerine para üstümü istiyordum. Her gün indiğim duraktan 50 metre ileride inip bütün ‘eleman aranıyor’ kağıtlarını yırtarak, birilerini benim gibi iş bulamayıp bir nevi açlıktan ölmeye bırakarak gururla yürüyordum.

Kutuda yalnız olmaktan korktuğumu ilk defa kendime o gün itiraf ettim. Ve kutunun benim bulunduğum kısmında insan etiyle çalışan büyük dişliler var.

Kısa süre sonra tepki çeken biri haline dönüşmüştüm. Ve o kadar şanssızdım ki, yaptığım her şeyin tepkisi ani bir ilahi adaletle beni buluyordu. Minibüsçüden kotardığım 5 kuruş yerine 5 lira kaybettim. Ailemin garip davranışlarım karşısında verdiği tepki beni bir kafa doktoruna götürmek oldu. Sonra hızlı ve anti-tepkisel bir süreç.

Neden böyle davrandığımı soran doktora dünyayı yok etmek istediğimi söylediğimde verdiği tepki, Sevgilimin bana tepki olarak beni terk edişi…

Zincire asılan hayvan komşum başta olmak üzre bana tepki veren herkesin birleşip beni kliniğe yatırmaları…

Bir kolinin içindeki kibrit kutuları… boktan bir durum.

 

 

5.

Başlarda burayı sevmiştim. Sorular soruyorlar cevaplar veriyordum. Basite indirgenmiş bir hayatım vardı. Numara öğretilmeye çalışılan bir hayvan. Sırt üstü yat mamayı kap tarzı bir yaklaşım.

Bana iyilik yaptıklarını, beni normalleştireceklerini söylediler. Sakince onlara benim normalimin bu olduğunu anlatmaya çalışıyordum. Ya da onların normalini denediğimi ve sevmediğimi.

Evet… şimdi yuvarlan… yuvarlansana aptal!

Uyum sağlayabileceğimi, çok geç olmadığını söylüyorlardı. İyileşip topluma karışabileceğimi.

Onlara uyum sağlamak istemeyişimin mantıklı bir sonuca dayandığını anlatıyordum. Kendi gerçeklerinden farklı gerçeklikler olabileceğini. gözlerinin kör olduğunu.

OTUR! Otur. Hey bu beni dinlemiyor!

Hayalci olduğumu söylediler. Ayrıca sosyopat olduğumu. Bilimsel bir şeyler de söylediler de anlamadığım için buraya yazmıyorum. Reddedişimi kırmazsam beynimde geri dönüşü olmayan bir çöküş başlayacağını ve buradan asla çıkamayacağımı…

Sadece kutuya odaklanın. Beni mahveden şey o.

Baktım dinlemiyorlar ve kafayı benim normlarıma takmışlar, ben de onlara bir şey anlatmamaya başladım.

Şimdi ölü taklidi yap…

Benden görmek istedikleri tepkileri alamadıkça terapilerin sayısı arttı. Terapilerin sayısı arttıkça dozları yükselttiler.

Orada geçirdiğim süre beni özümden uzaklaştırmış, kendine yabancı bir yaratığa dönüştürmüştü. Günde 3 doz uygulanan ağır ilaçlarla kendimden geçiyor diğer ilaç saati geldiğinde uyanıyordum.

Kutum küçülmüştü. Işıkları 9 da kapatıyorlardı. Sessiz bir süreçti. Kafamın içinde daha mutluydum. Tabi bunda ilaçların da etkisi olmalı.

Eski halime dönmek istemiyordum. Bana sunduklarını da beğenmemiştim. Ya onların dediği gibi biri olup buradan çıkacaktım. Ya da kendim olmaya devam edip burada tıkılı kalacaktım.

Madem kendine yabancı bir yaratıktım, o yaratık nasıl davranması gerekiyorsa öyle davrandım ve bana sunulanın dışında biri olmaya karar verdim. Ne kendim olacaktım, ne onların yapmaya çalıştığı ben…

Fakat sürekli bir aksilikler zinciri beni olmaya çalıştığım şeyden uzaklaştırıyordu. Olmak istediğim gibi biri olamayınca, ben de akışına bırakıp hiç tanımadığım biri oldum.

O farklı biriydi. Ben’in yeni hali. Beyni uyuşturucularla yakılarak, bütün kurallar yanık lekelerine dağlanmıştı. Sırt üstü yatıp mamayı kapan ve o her gün bir parça mamayı deterjana daldırıp sahibinin yemeğine karıştıran bir kedi kadar sinsi. Ben misal, bunu akıl edemezdim.

Ona alışmam uzun sürmedi. Artık tek isteğim duvarları süngerlerle yumuşatılmış kutumu kapatan zinciri kırmak ve zincirde parmak izi bulunan kim varsa yok etmekti. Sonra bu isteğim arttı artık en son ben kalana kadar birer birer hepsini ortadan kaldıracak planlarımı yapmaya başladım.

Her gün, iki ilaç arası kalan yarı ayık geçirdiğim yarım saatimde, her şeyi yok ettikten sonra yapacağım şeylerin listesini yapıyordum. İlk yapacağım şey oturup onu dinlemek olacaktı. Sonra sadece üzerinde yürüdüğüm dünyanın seslerine kendimi bırakıp dinleyecektim. Ve yürüyecektim. Taa ki son adımımı atamayıp olduğum yere yığılana kadar. Geceleri yıldızları, gündüzleri bulutları izleyecektim. Boş şehirlerden, benden başka kimsenin kalmadığı ülkelerden geçecektim. Ama önce kurtulmam gereken yaklaşık 7 milyar tane sorun vardı. Ve bir yerden başlamalıydım.

Bu hisleri bastırıp sordukları sorulara istedikleri cevapları verdim. İyi niyetlerini gereğince karşıladım. Onları anladığımı onlara anlatmadan onlarla oynadım. Bir kaç ay sonra dışarıdaydım ve ağır ağır şeytani planımı uygulamaya başladım.

Doğalgazı kapattırıp kömür sobasına geçmiştim. Çevremdekileri de bunu yapmaya teşvik ediyor, ne kadar karlı bir durum olduğunu anlatıyordum. Çöplerin sokağa bırakılmasında sakınca olmadığını, belediyenin zaten temizlediğini söylüyordum. Etkili de olmuştu. 15 gün içinde oturduğum sokak 45 gün içinde bulunduğum mahalle artık pislikten kokuyordu. Yabancı girmez olmuştu. Bütün gün sokakta takılıp, bunun sadece belediyenin suçu olduğunu anlatan uzun konuşmalar yapıyordum. Kullandığım kızartma yağını lavaboya dökerken mutluydum. Ucuz parfümler alıp gökyüzüne sıkarken, devlet su azaldı anonsu yaptığında halılarımı yıkarken, şans eseri keşfettiğim şehir şebekesine işerken mutluydum. Terapi kesinlikle işe yaramış görünüyordu.

Bir süre sonra her şey normalleşti. Leş gibi bir şehirde yaşayan, karbonmonoksit ile nefes alabilen yaratıklara dönüşmüştük. Çöpün üzerinde uçan sinekler gib. Ama mutlu sinekler.

Ben bile iyiden iyiye kendimi toparlamıştım. Kutularla ilgili düşüncelerim değişmişti. Otobüse insanlarla biniyor, şehirde insanlarla birlikte yürüyordum. Artık onlara baktığımda etiketler görmüyordum. Yaptığım gizli eylemlerden ölmemişlerdi ama bir şekilde yaşıyor da sayılmazlardı. Ailem iyileştiğim için mutluydu. Sevgilim ve arkadaşlarım beni gördüklerine sevinmişlerdi. Akşamları oturuyor eski günlerdeki gibi konuşuyor şakalaşıyor gülüyorduk. Her şey son hız yerinde sayıyordu. Bütün bu çöp konteynırı… mutluyduk.

 

6.

Hastane zamanları geride kalmış normal bir insan olmuş buna alışmıştım. bir sabah uyandığımda güneş parıldıyordu. Doğum günü gibi daha uyanır uyanmaz günün özel olduğunu anlatan günlerden biri.

Radyodaki ses bana yaşadığım her şeyin bir hiç uğruna olmadığını söylüyordu. En boktan parti iktidara gelmişti. ‘Bundan sonrası tam bir kaos olacak, iç savaşa kadar gideriz’ diyordu yorumcular. Yediğim en güzel kahvaltıydı.

Temizlenişim. Kabullenişim. Bir piramit sahibi oluşum ve ardından bilinçsiz ve ruhsuz bir hayvana dönüşümüm işe yaramıştı. Yaptığım kısa ama kalıcı eylemler meyvelerini vermişti.

Evden çıkmadan önce internetten sebep olduğum sonuçlara bakarken Atmosferdeki karbon salınımı geri dönülemez sınırına ulaştığını okuduğumda mutluluktan küçük bir çığlık attığımı bile söyleyebilirim.

Tam bir yeniden doğum günü.

Mutlu bir şekilde şartlı salıverilişimin son görüşmesini yapmak üzere doktorumun muayenehanesine gitmek üzere otobüse bindim. Birazdan özgürlüğümü tam anlamıyla kazanacağım.

“Mutlu görünüyorsun. Bak iyileşeceğini söylemiştim.” Kendisiyle gurur duyuyor olmalı.  “Ben mutlu değilim. Seçimleri kazandılar. Bundan sonrası tam bir kaos olacak.”

Ben gülüyorum çünkü onlara oy verdim. İnsanlığı yoketme planımda devleti arkama almadan yola çıkmayacak kadar zeki biriyim.

En mutlu günlerimden birini yaşıyordum. Nasıl gülmeyeyim? Ama bir şekilde gülmeme engel olamıyordum. Artık durmalıydım. Bir an önce susmazsam zaten benden şüphelenen doktorumu iyice kıllandırıp özgürlüğümü yamak istemiyordum. Ben o an eserini izleyen bir sanatçıydım.

“Üç yılda güzelim şehrin içine etti bu belediye.” Evraklarımı imzalamayı bitirip sigarasına uzandı. “Tesadüfe bak sen çıkalı da tam üç yıl oldu diğ mi?” Çakmağı çaktı. Ben evet anlamında başımı sallarken çakmak tutuşmadı. Aniden ciddileşmişti. “Şu takıntın nasıl gidiyor? Kutulardı değil mi?” Masasının çekmecesinden bir KUTU lanet kibrit çıkarttı.

“Onlarla savaşıp onları yendim.” Ağzım kuruyor. “Sizin sayenizde.”

Ağır hareketlerle içinden bir kibrit çıkartıp kutuyu adeta gözüme sokarcasına parmaklarının arasında evirip çeviriyordu. Doğru yerini bulup kibritin kükürtlü kısmını sert bir hareketle kutuya sürttü. “Söyle bakalım gün neden bu kadar mutlusun? Geldiğinden beri gülücükler saçıyorsun.”

Artık kesinlikle gülmüyordum. Sahip olduğum en güzel anı mahvetmişti.

“Gülüyorum çünkü, en son, kafamı toparlamam için ailece gittiğimiz bir piknikte kazara ormanı yaktığımda bu kadar mutlu olmuştum.”

Anlamamış gözlerle bana bakıyordu. Eğitimine yakıştıramamıştım.

“Gülüyorum çünkü, karbon salınımı geri dönülmez sınıra ulaştı.”

Doktorun telefona uzanışını görmemeliydim. Kalemin masaya düştüğünde çıkarttığı sesi duymamalıydım.

“Gülüyorum çünkü dünyayı yok etme planım işliyor.”

“LÜTFEN! SAKİNLEŞMELİSİN!”

Evet. Sakinleşmeliyim… Ondan geriye doğru say ve seni mutlu eden şeyleri düşün.

10

Son beyaz gergedan,

9

An be an küçülen yağmur ormanları,

8

10 yılda 500 yıl geriye giden medeniyet seviyesi

7

Beyaz fokların kürkleri için sopalarla öldürülüşü.

6

Boğulan göçmenler.

5

Yabancı para kaynaklı krizlerden sürekli fakirleşen halk.

4

Savaşlara sebep olan süper güçler.

3

Ülke yöneten teknoloji devleri

2

Petrol şirketleri

1

İnsanlığın 4/3 ünün yok olması ihtimali

Bir yandan sayıyor bir yandan da elimdeki küt bir nesneyle onun kafasında yarattığım travmadan emin olmak istiyordum.

0

Doktorumun ellerimin arasında son nefesini verişi.

7.000.000.000 – 1.

 

 

7

Bir süredir bu kutunun içindeyim. Daha önce tıkıldığım bütün kutulardan farklı. Dışarıda bir şeyler oluyor ama umurumda değil.

Onlar beni kapatmadan önce, göğü izleyebileceğim bir yerde ona uzun uzun bakıp, her yıldızı aklıma kazıdım. Kutumun kapağını yüzüme her kapattıklarında göğü oraya çiziyorum.

Metal kutu öyle sağlam ki ne sesleri ne kokuları bana ulaşamıyor. İçinde hiç ışık yakmıyorlar ki beni göremesinler. Küçük kutumun tepesinde minik bir delik düşlüyorum bazen. Yağmur yağdığında bir damla, kar yağdığında bir kristal, güneş açtığında minik bir ışık huzmesi. Bazen bir serçe gelip konsun istiyorum. Ayaklarındaki tıkırtıyı duymak. Ama verdikleri ilaçlar çok güçlü. Yıllardır hiçbir şey hissetmiyorum.

Ama mutluyum. Aradığım huzura kavuştum. Ayrıca doktorumun ölümünden dolayı herhangi bir üzüntü duymadığımı belirtmek istiyorum. Ya da sebep olduğum herhangi birinizin… Planım işliyor.

 

Sylvan.

24.12.2016 / istanbul

 

 

“Hiç kimse kutunun içindekinin ne düşündüğünü bilmek istemez.”

Bir dost.