KAYIP

Gidip de dönmeyesim ile başlayan yolculuğum, dönüp de bulmayasım korkusunun getirdiği endişeyle bir kayboluşa dönüştü. Kafamın içinde kurduğum küçük dünyadan çıkmamam gerektiğini biliyordum. Şimdi geri dönemiyorum.

Yolumu kaybetmemek adına bıraktığım ekmek kırıntılarını göçmenler topladı. Kızamıyorum çünkü açlar. Çok büyük bir iştaha sahip, batılı ve oldukça açgözlü bir adam, onların pastadan evlerini yemek istediği için evsizler. Aynı adamın doğulu versiyonunun topraklarını sömürmesi sonucu vatansızlar. Kızamıyorum çünkü o pastada benim de payım vardı.

Bu masalsı benzetmenin neticesinde onlar doymadı ve ben de boş yere yolumu yitirmiş oldum. Önüme baktığımda yürünecek daha çok yolumun olduğunu görüyorum. Ve belirsiz güzergahımda ne bir durak ne bir terminal var. İç dünyama geri dönebilmek adına öyle çok yürümüştüm ki, beni şişmanlatıp fırınlayacak bir cadıya bile razıydım. Zaman içinde elimde sadece, kaybolmanın getirdiği çaresizlik ve çaresizliğin çekinikliğinde yaşanan ağır bir yabancılık hissi kalmıştı. Ve biliyordum ki, çok dikkatli olursam, başımı belaya sokmadan, bu sonsuz beton ormanında hatırladığım bir yerlere varabilirdim.

Saçma kayboluşum yetmezmiş gibi sanki hafızamı da yitirmişim.

Bu garip olaylar zinciri sonucunda birtakım yeteneklerimin oluştuğunu fark ettim. Bir sabah, kafamı bir nebze olsun dinlenmek için yasladığım tahta banktan kaldırıp uyandığımda, on farklı dilde, fakirlik diyebiliyordum. Aslında o dillerin hiçbirini bilmiyorum. On farklı milletten insanın gözünde, diş sıkışlarını, gayret ünlemlerini, çaresizlikten dökülen gözyaşlarını, korkuyu ve ölümü görebiliyordum. Tüm bunları nasıl gizlediklerine hala şaşırıyorum. Devam etmek için bir sebepleri olmamasına rağmen yaşamak zorundalar. Sonra anladım ki, acıyı anlatmak için bir lisana ihtiyaç yokmuş. Anladım ki durmak için bir sebebim yok. Geri dönmeliyim. Neye mal olursa olsun…

Bunca soytarılığı, bayağılığı, zulmü ve acımasızlığı ve sair saçmalığı gördükten sonra; keşke, doğduğum evin yıkıldığı, büyüdüğüm bir sokağın olmadığı, kimsenin beni tanımadığı, köşedeki kaldırımın kenarına tüneyip saatlerce düşlerime kendimi kapattığım, kafamın içindeki o küçük dünyadan hiç çıkmasaydım diye iç geçirdim.

Çünkü burada, gerçek dünya denilen bu çöp kutusunda, düşsel aşklar reel yalnızlıklara, kusursuz hayatlar kirlenmiş paraya, zengin olmak adına kurulan hayaller, başkalarını zengin etmeye harcanan birbirinin kopyası günlere dönüşmüş ve dünyadaki en büyük güç olarak lanse edilen iyi olgusu, birilerini sikerek köşeyi dönme arzusuyla dolu bir çakalın altında inliyor. Bu tek taraflı bir ticaret… Biliyorum ki, iyilik bu fuhuştan para bile alamayacak.

Keşkelerin lüzumsuzluğunun farkındayım ve burada geçirdiğim kısa zaman içinde bütün keşkeler için her zaman geç olduğunu bilecek kadar çok bu kelimeyi tekrar ettim.

Keşke gitsem… Keşke yeşile, doğaya karışsam. Kaçabilsem. Herkesten ve her şeyden öteye geçsem ve yalnızlığın şarkısı dudaklarımdan dökülürken, bir yol kenarında yorulup otursam. Düşünmesem mesela. Bir neden aramasam Keşke bunları düşüneceğime yapsaydım misal. Ama bazı şeylerin farkına varabilmek adına harcadığınız çabadan sonra değiştirmek için fazla gücünüz kalmıyor. Kendinize yetebiliyorsanız, başkalarına yetersizsiniz.

İnsanın ağzında buruk bir tat bırakan bu kelime;
geç kalınmışlığı,
artık iş işten geçmişliği,
bu saatten sonra ne yapsan faydasızlığı anlatabilmek adına söylenmiş bir kısaltma.

Şimdi, onun tadını dilimden silmek adına, tükürüp, yoluma devam edeceğim.

Ama ben keşkelerin ve hayallerin faydasız kaldığı beton bir kentte sıkışıp kaldım. Kaybolmamak adına yollara saçtığım aklım gerizekalılar tarafından toplanıp, rafa kaldırıldı. Bir yerlerde çürüyor olmalı. Kokuya doğru gideceğim.

27 EKİM 2017
Sylvan.

KUŞ

Balkondayım. Bir şeyler yazabilmek adına yamalı koltuğuma oturmuşum. Sonra oğlum geliyor.

  • Dınk dınkı* aç.
  • Ne yapacağız dınk dınkı?
  • Kuş yazalım.
  • Tamam başla o zaman.
  • Ne yazayım?
  • K yaz.
  • K hangisi?
  • İşte K bu… sonra ‘U’ sonra ‘Ş’ de burda.

KUŞ

  • Ne yazıyor orda?
  • Kuş yazıyor. Hadi bir daha yazalım. Bu sefer sen yaz. K.
  • K nerde?

KUŞ

  • Sekiz yazalım.
  • Bitane de 9

9

  • Mavi sekiz yok mu?
  • Var ama uzun iş.
  • O zaman. O zaman, bi tanede KOOOCAMAN 8

8

  • Neden kuşlar çıkmıyor?

Sonra anlıyorum ki; şu an kanatları onun tüm göğünü kaplayan, dünyanın en hızlı plastik atının üzerinde, çok hızlı gidebilmek adına dış dünyanın zeminini kaplayan büyük yer halısını toplamış ve ne kadar hızlı gittiğini ‘Hıııızlıııı gidiyoooom!’ diye bağırarak önümden geçen adam kuşları görmek istiyor.

Bunun için ‘kuş’ yazmayı öğrenmeli.

Yazmayı başardığım ilk kelimeyi hatırlayamıyorum. Ondan öğreneceğim daha çok şey var.

 

Sylvan.

11.07.2016

 

(* dınk dınk: Kuş yazmaya yarayan pc programı. ismi tuşlara vurulduğunda çıkarttığı seslerden geliyor.

sürüngenler güneşin ölümüne üzülmezler.

durağan boş karanlık dar,
oyuğundaki sürüngen.
ışıktan yoksun.
derisi, kanı, elleri soğuk
varsa bile ona ulaşmayan
faydasız güneşi ölük.

bütün hislerden arınık ve
çıplak.
kıyafetten, etten, kemikten
ve ruhtan soyunuk.
hiçe başlayan
hiçe yürünen
bir hiçe çıkan yol
çoktan yürünük.

karaltı aynı saatte.
aynı ALARM! sesiyle başlayıp
birinin geçmişine küfürle biten
her gün gün boyu süren
sonsuz iki çizgide,
saate, güne, haftaya, yıla sıkışık…

günah, yasak, baskı
çevrilen diğer yanak.
fakat o da mor.
yine aynı hata.
iyi olmanın dayanılmaz
çözümsüzlüğü
bu kez sert bir yumruk
çeneye inen
gözde çakan ışık
dişler kırık.

ruhumu siken ilkel benliğim.
ateş yakmaya çalışan
mağarada üşüyen.
bir mamutun derisini yüzerken
yahut ekranın önünde terlerken
baştan ayağa koktuğu kan
zafer kokusuna karışık.

şimdiki zamanda ruhumu siken
modern benliğim.
kendini kandırdığı düş dünyasında
yaşlı, dişsiz kel, yalnız
mutsuz ve bulanık.
ve sokakta, şehre rağmen
sessiz adımları
eşliksiz.

çilek kokmayan çilek…

bir gergedan boynuzu kesik…

hiç bir çiçeğin açmadığı kötü bir bahar…

güneşim ölük…

sylvan.

/11.04.2017

 

D-Ü-Ş-T-Ü

Nereden başlayıp nasıl anlatacağımı bilmiyorum.  Eski bir şarkı kadar kolay değil hiçbir şey. Tek bildiğim işler buraya varmadan önce de yalnızdım…

(O zamanlar, artık uzak bir hayal. Bitmiş bir hikaye. Uyanılmış bir düş.)

Düş demişken, ben şu an düşüyorum. Parmağımı şıklattığımda uyanacağım ve gelinen noktadan durup durumumu izleyeceğim.

Bu noktaya varmadan önce, öfkem, varlığımı benden uzak tutuyordu. Onu küçük bir kafese tıkmıştı ve sistematik olarak benliğime zulmediyordu.  Geçmişin kafasına silahı dayamış ve geleceğine küfrediyordu varacağım noktanın.

Sonunda dayanamayıp, merkezinde durduğum noktadan düştüm. Düşüşüm adeta bir düşü andırırcasına bulanık ve anlaşılmazdı. Gerçekliğe dönüşüm o denli hızlı olmuştu ki; kafama birazdan girecek olan acının, onu sertçe vuracağım tuvalet taşından kaynaklanacağını bilerek uyanmıştım. Uyanmamı sağlayan şey kafamı çarptığımdaki ışık hissi değildi. Bundan oldukça emindim fakat tam olarak ne olduğunu bilmiyordum.

(Peki neydi o?)

Kolay düşmeyeceğimi biliyordum. Dengeli biri olmuştum her zaman. Ve bunca yıllık hokkabazdım.

(Öyleyse biri itmiş olmalı… Kimdi o?)

Ağrı ve kan!

(‘O senin kendine yarattığın bi aşk oyunu. Mutsuz bir hayal, kötü bir masal…’)

Sen ne saçmalıyorsun.

(‘O, sorularla cevaba ulaşma çabasının altında yatan gerçek…)

Belki sadece ayağım kaymıştı.

Sanyelik süzülüşüm sırasında bir an uçtuğum hissine kapılsam da, zemine bağımlı yaşadığımı hatırlamam uzun sürmedi . Ne kadar yükselirsen yüksel, yapışacağın şey aynı beton. İçimde peydah olan his dudaklarımı germiş gülümsüyor gibi görünmeme sebep olmuştu.

(Bir bağımlılığımın olmasına sevinecek duruma gelmek… Kendini patlacak duruma gelmek. Kendini kanalizayona atarak hayatına son verecek duruma gelmek… Onun yüzünden)

Sonu kötü bile olsa bir yerlere gelmek için bile bir hareket gerekliydi. Ben ise son otuz yıldır stabildim. Işığın ardında her şeyi hatırlamaya başladım.

Noktanın üzerinden yuvarlanmam istem dışı bir eylemdi. Geçmişte bırakmam gereken bir şeyi yerde unutup ona takılmıştım. Sonrası klasik.

Tuvalet taşıyla kafamın buluşma anı… Kadim iki sevgili gibi yine bir aradaydılar. Bir kumsalda ağır çekimde koşup birbirine sarılan. Sonra adam kadını tutup kaldırırarak çevresinde bir tur döner. Bu kadar romantik değil fakat daha parlak bir an.

Sonra sakin bir başlangıç için gerekli her şeye sahip olmuştum. Bişey olmuştu… Neydi o?

(‘O cevaba ulaşabilirsen bir amacı kalmayacak olan şey.’)

Gidilen yol. Tüketilen zaman. Havada kalmış bütün olasılıklar.

Aniden akla düşen “Uzaklık” hissi.

Kanın damarlarımdan uzaklaşması. Bilincimin gerçeklikten uzaklaşması ve ruhun bedenimden… Varılan nokta, yeni bir başlangıç evet. Yeni bir umut, yeni bir arayış, yeni bir ufalanma süreci.

Anladım ki, varlığımdan uzaklaştıkça dönüşeceğim şey sadece bir mesafe olacak.

Fakat şimdilik buradayım ve kafamın yanındaki tuvalet taşına bakıyorum. Kanımın delikten dönerek akışını izleyerek yatıyorum.

Gelinen nokta, geçmişe ve geleceğe eşit uzaklıkta durup sadece onlara bakabildiğim bir yermiş.

(O ise sadece burada olmasını istediğim için var. Bir gereklilik değil fakat o bir renk. O bir his. O bir sığınak. Belki sadece o bu hikayenin kahramanı. Belki ben yokum.)

s. 13.10.16

Gel benimle…

ve herkesin aynı ruha sahip olduğu bir dünya düşün…

herkes aynı kadına aşık,
aynı şeyleri seviyor onun gözlerine baktığında.
aynı tutkularla arzulayıp, aynı hislerle sevişilen,
herkesin aynı anda aynı ritmik hareketlerle dans ettiği
ve herkesin aynı adımla yürüdüğü bir dünya düşün.
tam bir kukla şovu olurdu.

herkesin geçtiği yollardan geçip
sonunda aynı seviyeye ulaştığı
ve herkesin içinden birinin gidebildiği yere kadar
uzaklaşılabilinen, görünmez sınırların olduğu
bir yerden bahsediyorum.

mesela herkesin aynı arabaya bindiği
aynı kokularla kokusunu gizlediği

bütün müzisyenlerin aynı tınıdan çaldıkları
şarkılarla çoşup üzüleceğin,
şairle aynı hisleri taşıdığın,
aynı cümlelerle yazılmış şiirlerin okunup,
bütün tabloların aynı renklerle boyandığı…
bütün sanatçıların aynı olduğu

bütün kanallarda aynı adamın konuştuğu
ve o adamın söylediği herşeyin aynı olduğu
ve aslına herkesin aynı şeyleri konuştuğu
ve aynı anda konuştuğu bir dünya düşün…

tanrım ne büyük karmaşa!

İlgi alanlarının, büyürken gizli gizli ruhuna işlendiği
en kendin hissettiğinde seni sen yapan şeylerin
aslında seni hiçkimseleştirdiği, hatta bayağılaştırdığı
fakat bu gerçekten haberin olmadan yaşayıp
herkesle aynı mezara gömüldüğün bir dünya…

herkesin aynı işi yaptığı,
aynı anda yargıç olup, ceza kestiği
aynı anda yasa olup, adalet sağladığı
aynı anda siyasetçi, aynı anda mafya olduğu
ve aynı anda her şeyi bilip alim olduğu
fakat işine gelmediğinde aniden her şeyi unuttuğu
sadece düşün…
yozlaşmış ve çürüyüp yokolmaya mahkum bir dünya.

aslında sen öyle bir dünyanın ürünüsün…
04.11.2016

Gelinen noktanın, mutluluğu plastik bir iple boğduğu, soğuk bir balkon akşamında uzaklık üzerine yazılmış bir yazı.

İçinde ağır ağır ölmekte olduğun evini, yok edişinin hikayesi, yaşam diye böbürlendiğin bu kötü senaryo. Başladığın noktadan başladığın noktaya gidişinin anlamsızlığı. Az gidilip, uz gidilip, dere tepe düz gidilip, milyonlarca yıl gidilip dönüp baktığın ve sadece bir arpa boyu yol kat’edebildiğin gerçeğinin yüzüne yansıttığı garip his.

Oysa basit ve tahmin edilebilirmiş. En başından beri de öyleymiş. İlk insandan beri hiç bir noktası değişmeden aynı şeyi yaşayıp ne kadar uzağa gidebildiğine şaşırıyormuşsun.

Evrenlerin içinde yatan sonsuz matematiğin içinde sayısal basit bir değer. O rakam ortadan kalksa bile sonuçta hiçbir şeyi değiştirmeyecek.

Milyonlarca yıldır süregelen bir döngünün içindeki bir anlık düzensizlik. Geçip gidecek ve her şey normal seyrine dönecek.

Sessiz bir balkon akşamında sessizliği yırtan bir ALARM! Sesi. Dakikalar içinde susup yerini sessizliğe bırakacak. Sanki hiç alarm çalmamış hissi.

Durum böyleyken kısa ilerleyişin seni ayağa kalkmaya karar veren adamdan uzaklaştırmadığını anlamalısın. Bu dünyaya düştüğünden beri aynı yerde sayan ve saydığı yeri yokeden bir zararlı bir varlık olduğunu anlamış olmanın haklı gururu ile orada oturmaktasın.

Buranın dışından ve buraya ait.

İçinde özgür ama buraya hapis…

Günün birinde uzay gemilerine doluşup buradan kaçmaya kalkarsan, şunu da bil ki Kepler’e ulaşamadan uzayda geberip gideceksin.

 

CİPS

Bir cips paketi gibi süsleyip sundular seni. Ve bunca zamandır bir market rafında, satın alınmayı bekleyerek öylece yaşadın. Gördüm seni. Dışarıdan renkli ve şıkır şıkırdın. Ağzını açınca ne denli boş olduğun ortaya çıktı. Havan söndü. Bu, öfke olduğunun daha farkına varamadığın his, içindeki AZın tadını alamadan yüzüne çarpan baharat kokusunun dışarı çıkışı. Sakin ol. Geçecek.

Şimdi kaldırımdasın. İçinde bulunan eser miktardaki insanlığı tüketmiş boş bir paket… Yanından geçip giden, seni görmeyen yeni ürünlere bakarak, onlara özeniyorsun. Kendi durumuna bakıp onlar için üzülüyorsun. Ama boşuna… Senden tek farkları henüz ağızlarını açmamış olmalarıdır. İçten içe bunu biliyorsun.

Bağırmak istiyorsun biliyorum. “İçinizde, o değerli insanlıktan çok az var! Ambalajınızdan başka hiçbir şeye sahip değilsiniz!” Bilgeliğin kendini bildiğin kadar. Seni duymayacaklar. Bilgelikleri kendilerini bildiklerince… Ve, herkesin her şeyi bildiği bir yerde kimse bilge değildir.  Bunu da biliyorsun.

İçindeki belirsiz gülümseme zamandan. Onlar da eskiyecek diyorsun. Onlar da benim gibi boş birer paket ve savrulup gidecekler! Haklı olman gelen rüzgarı engellemeyecek. Savrulup gideceksin.

Gideceğin yeri de biliyorsun. Bir çöplük. Senin gibi milyonlarcasının olduğu pis kokulu bir yer. İster şehir de adına ister mezarlık. Benim için bir farkı yok. Bir süre sonra senin için de bir farkı olmayacak. Şimdi önünde iki seçenek kalıyor;

Birincisi senin seçeceğinden emin olduğum şey. Burada kalmak.

İkincisi ise, geri dönüşüm. Hala kurtarılabilir, başka bir şeye dönüştürülebilirsin. Fakat bu zor ve çetin bir yol.

Niye mi konuşuyorum? Sadece konuşuyorum işte. Kim miyim ben?

Eskiden bir patatestim. Bir cips paketinin içini dolduruyordum.

 

12.10.2016

 

~~AÇLIK~~

         Biraz Hiss Lütfen…

Ne demişti Paşam Oscar,  Bana lükslerimi verin ihtiyaçlarım olmadan da yaşarım. tam 4 aydır dağda yaşıyorum.Hayır gerçekten dağda yaşıyorum. Şimdi gidip kanıma yüksek dozda şiir enjekte edeceğim gözlerimi Daliler ,Michelangelolar ,Goyalar , ile kör edip kemiklerimi Wagner’in  iki metrelik kontrbassı yerlerine oturtup öyle geleceğim. Bana biraz müsade…

“En yükseği arzularken dilimde asfalt tadı…”

maceraya başlayamamanın ve başladığında başına ne geleceğini kestiremeyip bütün olumsuzlukların kahramanı gidememeye ittiği bir anda şu an ile bundan sonrası arasına sıkışıp kalmış bir önsöz…  

bu bir başa dönüş hikayesi olmalıydı. Çemberin birleştiği anı planlamıştım… başlangıç meridyeninden başlayan ve orada bitecek olan,  koşarak gidilen ağır bir serüven, uzun bir yol hikayesi…

Gitmememeyi seçmek ve başlangıç çizgisinde oturup diğerlerinin gelmesini beklemeyi seçmek de bir seçenekti… sonsuz seçenekler ve seçmemeyi seçmek… kısaca tepkisizlik…

Ve neden sonra intikam isteği damarlarımda işgal halindeydi. Beni durdurmaya çalışan bütün iyi insanları yolun kenarına gömüp devam edecektin… köprüleri dinamitledim. Ve kendime sessizce şunları fısıldıyordu o…

o… içimde aklımı kemirip duran…  durup dururken bir nalburdan kürek alan. Tersterelerin fiyatlarına bakan. Evindeki küveti aniden daha büyüğüyle değiştirmek isteyen. Ultraviole  ışıkların altında bir viyola şarkısıyla dans edercesine elindeki eli, koldan ayırmaya çalışan…

Neyse… şöyle fısıldadı…

“Onları gömen sen değilsin. Zaman ve dünya düzeni…” ya da sadece “böyle olmalıydı’ tümcesi.”  vicdanı rahatlatacak bir takım sözlerden ibaret hikaye… Mantıklıydı. Yani sadece zamanı hızlandırmış olacaktım. Bazıları için 15 bazıları için 2 sene… benim zamanımda bir değişim olmayacaktı. Sadece çevremdeki bir kaç kişi için zamanın akışı değişecekti…

Planım kusursuzdu. Oturup hikayemi yazmaya başladım… Tam bir başa dönüş hikayesiydi.

“En yükseği arzularken dilimde asfalt tadı…”