fanzin




su bulmak için umutsuzca derine uzanan kökler, kuru toprağa açılmış kara bir delik. sevilerek alınmış, süslü bir saksıda unutulmuş, bir bitkinin susuzluktan ölümü…   ve kuru toprakla dolu bir saksının balkon demirinde yıllarca bekleyişi gibi anlamsız adeta üşenilmiş yaşatılmaya. gösterilsin diye kafese kapatılmış hayvan gibi içindeki avlanma isteği tembelliğe teslim. pençeleri beslenme saatini beklerken bir esneyişle körelmiş.   aynı kafese kapatılmış bir insanın yıllar sonra göğü özgürce görmesi gibi. mutluluk da değil, mutsuzluk da. bu olsa olsa bir boşluk.   /sylvan

bu olsa olsa bir boşluk…



Nereden başlayıp nasıl anlatacağımı bilmiyorum.  Eski bir şarkı kadar kolay değil hiçbir şey. Tek bildiğim işler buraya varmadan önce de yalnızdım… (O zamanlar, artık uzak bir hayal. Bitmiş bir hikaye. Uyanılmış bir düş.) Düş demişken, ben şu an düşüyorum. Parmağımı şıklattığımda uyanacağım ve gelinen noktadan durup durumumu izleyeceğim. Bu noktaya varmadan önce, öfkem, varlığımı benden uzak tutuyordu. Onu küçük bir kafese tıkmıştı ve sistematik olarak benliğime zulmediyordu.  Geçmişin kafasına silahı dayamış ve geleceğine küfrediyordu varacağım noktanın. Sonunda dayanamayıp, merkezinde durduğum noktadan düştüm. Düşüşüm adeta bir düşü andırırcasına bulanık ve anlaşılmazdı. Gerçekliğe dönüşüm o denli hızlı olmuştu ki; kafama birazdan girecek olan […]

D-Ü-Ş-T-Ü


ve herkesin aynı ruha sahip olduğu bir dünya düşün… herkes aynı kadına aşık, aynı şeyleri seviyor onun gözlerine baktığında. aynı tutkularla arzulayıp, aynı hislerle sevişilen, herkesin aynı anda aynı ritmik hareketlerle dans ettiği ve herkesin aynı adımla yürüdüğü bir dünya düşün. tam bir kukla şovu olurdu. herkesin geçtiği yollardan geçip sonunda aynı seviyeye ulaştığı ve herkesin içinden birinin gidebildiği yere kadar uzaklaşılabilinen, görünmez sınırların olduğu bir yerden bahsediyorum. mesela herkesin aynı arabaya bindiği aynı kokularla kokusunu gizlediği bütün müzisyenlerin aynı tınıdan çaldıkları şarkılarla çoşup üzüleceğin, şairle aynı hisleri taşıdığın, aynı cümlelerle yazılmış şiirlerin okunup, bütün tabloların aynı renklerle boyandığı… bütün […]

Gel benimle…


  İçinde bulunduğum durum, bütün bilgeliğim parmak uçlarımdan ekrana dökülürken yahut dehamın ışığı cehaleti aydınlatırken; zihnimin, karanlık bir köşesinde yaşayan mağara adamının, yaktığı ateşten yayılan duman kokusuyla birlikte hissettiklerimi aktardığım bir durum…   Anlamadığı şeyler hakkında atıp tutarken, bir fikri sanki kendisininmiş gibi savunurken, bir işi sanki daha iyisini yapabilecekmiş gibi mükemmel dehasıyla eleştirirken misal…   O her şeyi bildikçe, ağzımın kenarındaki salya yere ulaşıyor. Aptal hissediyorum bilmek için zaman harcadığım için. Fakat o bunları ZATEN biliyor. Adete bilgiye sahip doğmuş. Ve içimde gizlice ona duyduğum acıma, sevgiye dönüşüyor. Aynı, saatlerce keskinleştirilmiş bir çeliğin eti rahatlıkla delip, atar damarı kesişi […]

250 sözcük.



İçinde ağır ağır ölmekte olduğun evini, yok edişinin hikayesi, yaşam diye böbürlendiğin bu kötü senaryo. Başladığın noktadan başladığın noktaya gidişinin anlamsızlığı. Az gidilip, uz gidilip, dere tepe düz gidilip, milyonlarca yıl gidilip dönüp baktığın ve sadece bir arpa boyu yol kat’edebildiğin gerçeğinin yüzüne yansıttığı garip his. Oysa basit ve tahmin edilebilirmiş. En başından beri de öyleymiş. İlk insandan beri hiç bir noktası değişmeden aynı şeyi yaşayıp ne kadar uzağa gidebildiğine şaşırıyormuşsun. Evrenlerin içinde yatan sonsuz matematiğin içinde sayısal basit bir değer. O rakam ortadan kalksa bile sonuçta hiçbir şeyi değiştirmeyecek. Milyonlarca yıldır süregelen bir döngünün içindeki bir anlık düzensizlik. Geçip […]

Gelinen noktanın, mutluluğu plastik bir iple boğduğu, soğuk bir balkon ...



(görebildiğim çok az şey var. bir ağacın gölgesindeki bir bank. ve… diğer her şey bulanık. bankta bir adam ve bir kadın. gerçekte öyle bir bank var mı? kadınla adam orada mı? gerçekten konuşuyorlar mı bilmiyorum. her şey belirsiz. sadece dinliyorum.) +söylesene nasıl olmuştu? – efendim? + nasıl oldu da biz buraya kadar öldük? – başlangıcını unuttum. eskiydi sanırım. bir sokağın köşesinden dönen kadın sendin. + elinde rengarenk şekerler vardı. çocuklara dağıtıyordun. – o ben değildim. bir şenlik vardı… oradaki palyaço’yla karıştırıyorsun… + sen palyaço değil misin? – Hayır… cadde manzarasının arka planındaki sana bakan adam… o benim. + evet. öyle olmalı… gördün mü? iyice […]

nasıl oldu da biz buraya kadar öldük?



         Biraz Hiss Lütfen… Ne demişti Paşam Oscar,  Bana lükslerimi verin ihtiyaçlarım olmadan da yaşarım. tam 4 aydır dağda yaşıyorum.Hayır gerçekten dağda yaşıyorum. Şimdi gidip kanıma yüksek dozda şiir enjekte edeceğim gözlerimi Daliler ,Michelangelolar ,Goyalar , ile kör edip kemiklerimi Wagner’in  iki metrelik kontrbassı yerlerine oturtup öyle geleceğim. Bana biraz müsade…

~~AÇLIK~~


maceraya başlayamamanın ve başladığında başına ne geleceğini kestiremeyip bütün olumsuzlukların kahramanı gidememeye ittiği bir anda şu an ile bundan sonrası arasına sıkışıp kalmış bir önsöz…   bu bir başa dönüş hikayesi olmalıydı. Çemberin birleştiği anı planlamıştım… başlangıç meridyeninden başlayan ve orada bitecek olan,  koşarak gidilen ağır bir serüven, uzun bir yol hikayesi… Gitmememeyi seçmek ve başlangıç çizgisinde oturup diğerlerinin gelmesini beklemeyi seçmek de bir seçenekti… sonsuz seçenekler ve seçmemeyi seçmek… kısaca tepkisizlik… Ve neden sonra intikam isteği damarlarımda işgal halindeydi. Beni durdurmaya çalışan bütün iyi insanları yolun kenarına gömüp devam edecektin… köprüleri dinamitledim. Ve kendime sessizce şunları fısıldıyordu o… o… […]

“En yükseği arzularken dilimde asfalt tadı…”


  bilinç kendini aradığı yolculukta bir an’ın tozlu bir köşesine oturmuş ve kendinden geçmiş. kendine yakıştırdığı ismiyle ‘insan’ denen bilinç binlerce yıldır deneyimlediği felsefeleri ve hayatta kalma yeteneklerini kullanarak şimdiki haline bürünmüş. modernizm onu değiştirmiş. bir nevi tüketmiş. bağlarını kopartıp çürük ipleri bir kenara tükürmüş…  ve bu şey olması gerektiği şeyden yeterince uzaklaştığı anlamına gelmekte… anı yaşamaktansa (ki bu ‘yaşamak’ genelde kendi seçimi olmayan, dikta edilmiş şekilde bir yaşamaktır)  oradaki hapisliğinin farkına varmış ve zamanla birlikte hareket eden hücresinde geçen zamanı izlemektedir. müdahil olamayacağını bilir. olsa bile değiştiremez. bir şeyleri değiştirmeyi başarsa bile akıştan kaçamaz. geçmiş ve gelecek arasına sıkışmıştır. bütün […]

MONITOR MOMENTO



sessiz olun başlıyorum… sizinle bağlarım ayakkabımın bağcıkları misali ben bağlıyorum açılıyor kendiliğinden. bir tutarsızlık söz konusu. hedefim bağcıyı dövmek. hem de aklında üzüm ticaretine dair her şeyi yok edene kadar. ki eşşeğin Sudan’a gitmiş olma olasılığından şüpheleniyor c.i.a., fakat bir bağlantı kuramamışlar eşekle bağcı arasında. bağlantıları kopukmuş. alt yapı çalışmaları varmış o zamanlar. alt yapılardan futbolcu yetiştirip satıyormuş rus mafyası. böbreklerini. dalaklarını. ciğerlerini satıyorlarmış hem de steril olmayan şişlere takıp. hem de el arabasında. hem de sokak köşelerinde. üstelik söğüş soğanda cabası… sizinle olan iletişimim iletişimsizliğimle eşdeğer. birbirimizi sevmiyoruz da konuşmuyoruz sizinle. yok, özlersek arardık birbirimizi. ne kadar derine gizlenmiş olabilir […]

… “siz”e söylenmiş bir çığırtı …


Emin ol… Geleceğim. ne yürüdüğüm yollarda güller açacak ne de ardımdan güzelleşecek dünya emin ol, ne olursa olsun aynı öküzün boynuzunda dönecek aynı öküzün ellerinde şekil bulacak aynı öküzün mermisiyle ölecek öküzün içinde kalan son insanlık kırıntısı emin ol “her şey güzel olacak” derken kocaman bir yalan sarkacak dilinden yere yerlere bulaşacak dokunanı kirletecek “çok” güzel olması gereken “şey” ler ve bil ki yalan söyleyeceğim sağ gözümden akan yaş çeneme ulaştığında diyeceğim ki: “ağlamıyorum gerçekten çok güzel olacak her şey” emin ol inanmayacaksın bana ne söylesem yalan işitecek kulakların yalan sinyalleri yayılacak beyninden ellerine her bakışımdan şüphe duyacaksın. ve her […]

Tek şeyden Eminim…


kafamın içi yanmış plastik ormanı ve sanki midemin çölünde tarihin başından bugüne yanan bir petrol kuyusu var. alevleri kirli göğüme ulaşmış. onu ben yaktım… ozonum delinsin buzlarım erisin istiyorum… her düşündüğümde tarihi yok ediyorum. ki geride derin bir unutuş kalsın, kimsenin adını dahi hatırlamadığı. her konuştuğumda savaşlar çıkıyor, sessizliğim yaralar açıyor ince ve derin kesikler halinde. her sözüm zehirli bir yalan ve yalanlarıma öyle çok inanıyorum ki doğrularımı unutmanın eşiğinde idam halatından bir salıncaktayım… sylvan. / 24.04.2015

sanki her düşündüğümde tarihi yokediyorum…



(ikinci yıpranmış) belki sen 5 lira bulursun ben on lira, yere bakalım. sen sağdan yürü belki cüzdan bulursun. ben soldan gideceğim yerdeki çöpleri sayacağım. sakızlara dikkat et bebek ayağına yapışmasın yere bakalım gökyüzü kirli ki görebileceğin sadece reklam panoları sahip olman karşılığında ruhunu istedikleri büyük markaların… kafanı kaldırma yere bak. hem lalelide değiliz, dünyaya açılmıyoruz. gidebileceğimiz tek yer burası görebileceğimiz şey asfalt. yusufpaşa istasyonundan malum tramvaya kaçak binmişiz güvenlik bizi farketmesin yere bakalım. 14.04.2015 / sylvan

yere bakma durağı.