Yağmurlu gün istemi.

Dışarıda şehir,
yoğun telaş, hızlı solunum.
Beton tozunun yapıştığı ciğerleri,
ve solgun trençkotlu,
düşük suratlı, mutsuz insanlarıyla
sürekli bir şeylere sitem ediyor.

İçinde ben…
şehrin, duvarın ve kemiğin içinde.
gökten uzak,
meteorolojiden habersiz…
İçimde yağmurlu bir gün istemi.
Annem boş işlerle uğraştığımı düşünüyor.

İçimde eski bir dünya,
küçük bir çocuğun ellerinde yıpranıp
çekiştirerek büyütülmüş…
Önümde bir bavul dolusu
tarihi geçmiş pişmanlık.
odaya dağılmış,
acısı tedavülden kalkmış, yarım ömürlük kahır.

Şehirde ben,
yirmi metrekareye hapis
eksik yaşanmış hislerin
ağırlığında ezilen yorgun kentliyim.
Dışarda yağmursuz bir şehir,
içimde eski bir dünya batıyor.
İçimde yağmurlu bir gün istemi.
Sadece annem boş işlerle uğraştığımı biliyor.

Sylvan / 2017 sonbahar – ucundan kış

bu olsa olsa bir boşluk…

su bulmak için umutsuzca derine uzanan kökler,

kuru toprağa açılmış kara bir delik.

sevilerek alınmış,

süslü bir saksıda unutulmuş,

bir bitkinin susuzluktan ölümü…

 

ve kuru toprakla dolu bir saksının

balkon demirinde yıllarca bekleyişi gibi anlamsız

adeta üşenilmiş yaşatılmaya.
gösterilsin diye kafese kapatılmış

hayvan gibi içindeki avlanma isteği

tembelliğe teslim.

pençeleri beslenme saatini beklerken

bir esneyişle körelmiş.

 

aynı kafese kapatılmış bir insanın

yıllar sonra göğü özgürce görmesi gibi.

mutluluk da değil,

mutsuzluk da.

bu olsa olsa bir boşluk.

 

/sylvan

D-Ü-Ş-T-Ü

Nereden başlayıp nasıl anlatacağımı bilmiyorum.  Eski bir şarkı kadar kolay değil hiçbir şey. Tek bildiğim işler buraya varmadan önce de yalnızdım…

(O zamanlar, artık uzak bir hayal. Bitmiş bir hikaye. Uyanılmış bir düş.)

Düş demişken, ben şu an düşüyorum. Parmağımı şıklattığımda uyanacağım ve gelinen noktadan durup durumumu izleyeceğim.

Bu noktaya varmadan önce, öfkem, varlığımı benden uzak tutuyordu. Onu küçük bir kafese tıkmıştı ve sistematik olarak benliğime zulmediyordu.  Geçmişin kafasına silahı dayamış ve geleceğine küfrediyordu varacağım noktanın.

Sonunda dayanamayıp, merkezinde durduğum noktadan düştüm. Düşüşüm adeta bir düşü andırırcasına bulanık ve anlaşılmazdı. Gerçekliğe dönüşüm o denli hızlı olmuştu ki; kafama birazdan girecek olan acının, onu sertçe vuracağım tuvalet taşından kaynaklanacağını bilerek uyanmıştım. Uyanmamı sağlayan şey kafamı çarptığımdaki ışık hissi değildi. Bundan oldukça emindim fakat tam olarak ne olduğunu bilmiyordum.

(Peki neydi o?)

Kolay düşmeyeceğimi biliyordum. Dengeli biri olmuştum her zaman. Ve bunca yıllık hokkabazdım.

(Öyleyse biri itmiş olmalı… Kimdi o?)

Ağrı ve kan!

(‘O senin kendine yarattığın bi aşk oyunu. Mutsuz bir hayal, kötü bir masal…’)

Sen ne saçmalıyorsun.

(‘O, sorularla cevaba ulaşma çabasının altında yatan gerçek…)

Belki sadece ayağım kaymıştı.

Sanyelik süzülüşüm sırasında bir an uçtuğum hissine kapılsam da, zemine bağımlı yaşadığımı hatırlamam uzun sürmedi . Ne kadar yükselirsen yüksel, yapışacağın şey aynı beton. İçimde peydah olan his dudaklarımı germiş gülümsüyor gibi görünmeme sebep olmuştu.

(Bir bağımlılığımın olmasına sevinecek duruma gelmek… Kendini patlacak duruma gelmek. Kendini kanalizayona atarak hayatına son verecek duruma gelmek… Onun yüzünden)

Sonu kötü bile olsa bir yerlere gelmek için bile bir hareket gerekliydi. Ben ise son otuz yıldır stabildim. Işığın ardında her şeyi hatırlamaya başladım.

Noktanın üzerinden yuvarlanmam istem dışı bir eylemdi. Geçmişte bırakmam gereken bir şeyi yerde unutup ona takılmıştım. Sonrası klasik.

Tuvalet taşıyla kafamın buluşma anı… Kadim iki sevgili gibi yine bir aradaydılar. Bir kumsalda ağır çekimde koşup birbirine sarılan. Sonra adam kadını tutup kaldırırarak çevresinde bir tur döner. Bu kadar romantik değil fakat daha parlak bir an.

Sonra sakin bir başlangıç için gerekli her şeye sahip olmuştum. Bişey olmuştu… Neydi o?

(‘O cevaba ulaşabilirsen bir amacı kalmayacak olan şey.’)

Gidilen yol. Tüketilen zaman. Havada kalmış bütün olasılıklar.

Aniden akla düşen “Uzaklık” hissi.

Kanın damarlarımdan uzaklaşması. Bilincimin gerçeklikten uzaklaşması ve ruhun bedenimden… Varılan nokta, yeni bir başlangıç evet. Yeni bir umut, yeni bir arayış, yeni bir ufalanma süreci.

Anladım ki, varlığımdan uzaklaştıkça dönüşeceğim şey sadece bir mesafe olacak.

Fakat şimdilik buradayım ve kafamın yanındaki tuvalet taşına bakıyorum. Kanımın delikten dönerek akışını izleyerek yatıyorum.

Gelinen nokta, geçmişe ve geleceğe eşit uzaklıkta durup sadece onlara bakabildiğim bir yermiş.

(O ise sadece burada olmasını istediğim için var. Bir gereklilik değil fakat o bir renk. O bir his. O bir sığınak. Belki sadece o bu hikayenin kahramanı. Belki ben yokum.)

s. 13.10.16

Gel benimle…

ve herkesin aynı ruha sahip olduğu bir dünya düşün…

herkes aynı kadına aşık,
aynı şeyleri seviyor onun gözlerine baktığında.
aynı tutkularla arzulayıp, aynı hislerle sevişilen,
herkesin aynı anda aynı ritmik hareketlerle dans ettiği
ve herkesin aynı adımla yürüdüğü bir dünya düşün.
tam bir kukla şovu olurdu.

herkesin geçtiği yollardan geçip
sonunda aynı seviyeye ulaştığı
ve herkesin içinden birinin gidebildiği yere kadar
uzaklaşılabilinen, görünmez sınırların olduğu
bir yerden bahsediyorum.

mesela herkesin aynı arabaya bindiği
aynı kokularla kokusunu gizlediği

bütün müzisyenlerin aynı tınıdan çaldıkları
şarkılarla çoşup üzüleceğin,
şairle aynı hisleri taşıdığın,
aynı cümlelerle yazılmış şiirlerin okunup,
bütün tabloların aynı renklerle boyandığı…
bütün sanatçıların aynı olduğu

bütün kanallarda aynı adamın konuştuğu
ve o adamın söylediği herşeyin aynı olduğu
ve aslına herkesin aynı şeyleri konuştuğu
ve aynı anda konuştuğu bir dünya düşün…

tanrım ne büyük karmaşa!

İlgi alanlarının, büyürken gizli gizli ruhuna işlendiği
en kendin hissettiğinde seni sen yapan şeylerin
aslında seni hiçkimseleştirdiği, hatta bayağılaştırdığı
fakat bu gerçekten haberin olmadan yaşayıp
herkesle aynı mezara gömüldüğün bir dünya…

herkesin aynı işi yaptığı,
aynı anda yargıç olup, ceza kestiği
aynı anda yasa olup, adalet sağladığı
aynı anda siyasetçi, aynı anda mafya olduğu
ve aynı anda her şeyi bilip alim olduğu
fakat işine gelmediğinde aniden her şeyi unuttuğu
sadece düşün…
yozlaşmış ve çürüyüp yokolmaya mahkum bir dünya.

aslında sen öyle bir dünyanın ürünüsün…
04.11.2016

250 sözcük.

 

İçinde bulunduğum durum, bütün bilgeliğim parmak uçlarımdan ekrana dökülürken yahut dehamın ışığı cehaleti aydınlatırken; zihnimin, karanlık bir köşesinde yaşayan mağara adamının, yaktığı ateşten yayılan duman kokusuyla birlikte hissettiklerimi aktardığım bir durum…

 

Anlamadığı şeyler hakkında atıp tutarken, bir fikri sanki kendisininmiş gibi savunurken, bir işi sanki daha iyisini yapabilecekmiş gibi mükemmel dehasıyla eleştirirken misal…

 

O her şeyi bildikçe, ağzımın kenarındaki salya yere ulaşıyor. Aptal hissediyorum bilmek için zaman harcadığım için. Fakat o bunları ZATEN biliyor. Adete bilgiye sahip doğmuş. Ve içimde gizlice ona duyduğum acıma, sevgiye dönüşüyor. Aynı, saatlerce keskinleştirilmiş bir çeliğin eti rahatlıkla delip, atar damarı kesişi gibi bir sevgi bu. Sevgiden öte, etin çeliğe, çeliğin ete duyduğu ihtiyaç. Bir nevi açlık.

Bu arada çelik benim elimde… O kayıplara karıştı. Damar kimin bulamıyorum. Ekranda milyon parçaya ayrılıp çoğalıyor. Kiminin kıyafetleri ona benziyor, kiminin konuşması. Bakıyorum, durum gittikçe karışıyor, bağırıyorum:

“Bu damar kiminse ortaya çıksın!”

Yüzünü görmek istiyorum. Filtrelerin sahteliğinden varlığını kaybetmiş, anlamsızlaşmış, kendisine benzeyen yedi milyar aptalla aynı ifadeye sahip, fakat nedense başkaymış gibi sandığı yüzünü… Birkaçı birbiriyle o kadar aynı ki ayırt edemiyorum. Sadece görmek istiyorum…

Onu bir bulsam… Bir bulsam, plastik tanrısından öğrendiği erdemin içinde döndüğü, her şeyi bilen gözlerine bakacak ve oraya saplayacağım dilimin ucundaki sivri sözleri. Onu tüketip, aynılaştırdığı şeylerden arındıracak ve sevdiğim şeyleri ona tekrar tekrar unutturarak ölümünü bekleyeceğim. Beni duyamayacağından emin olduğum bir an diyeceğim ki;

“Evet dostum aslında sen haklısın. Her şey senin sığ beyninde döndüğü gibi. Bu durumu yanlış anlama fakat benim takdir etme şeklim böyle…”

Neyse, zaten biliyorsun.

 

Sylvan.

Gelinen noktanın, mutluluğu plastik bir iple boğduğu, soğuk bir balkon akşamında uzaklık üzerine yazılmış bir yazı.

İçinde ağır ağır ölmekte olduğun evini, yok edişinin hikayesi, yaşam diye böbürlendiğin bu kötü senaryo. Başladığın noktadan başladığın noktaya gidişinin anlamsızlığı. Az gidilip, uz gidilip, dere tepe düz gidilip, milyonlarca yıl gidilip dönüp baktığın ve sadece bir arpa boyu yol kat’edebildiğin gerçeğinin yüzüne yansıttığı garip his.

Oysa basit ve tahmin edilebilirmiş. En başından beri de öyleymiş. İlk insandan beri hiç bir noktası değişmeden aynı şeyi yaşayıp ne kadar uzağa gidebildiğine şaşırıyormuşsun.

Evrenlerin içinde yatan sonsuz matematiğin içinde sayısal basit bir değer. O rakam ortadan kalksa bile sonuçta hiçbir şeyi değiştirmeyecek.

Milyonlarca yıldır süregelen bir döngünün içindeki bir anlık düzensizlik. Geçip gidecek ve her şey normal seyrine dönecek.

Sessiz bir balkon akşamında sessizliği yırtan bir ALARM! Sesi. Dakikalar içinde susup yerini sessizliğe bırakacak. Sanki hiç alarm çalmamış hissi.

Durum böyleyken kısa ilerleyişin seni ayağa kalkmaya karar veren adamdan uzaklaştırmadığını anlamalısın. Bu dünyaya düştüğünden beri aynı yerde sayan ve saydığı yeri yokeden bir zararlı bir varlık olduğunu anlamış olmanın haklı gururu ile orada oturmaktasın.

Buranın dışından ve buraya ait.

İçinde özgür ama buraya hapis…

Günün birinde uzay gemilerine doluşup buradan kaçmaya kalkarsan, şunu da bil ki Kepler’e ulaşamadan uzayda geberip gideceksin.

 

CİPS

Bir cips paketi gibi süsleyip sundular seni. Ve bunca zamandır bir market rafında, satın alınmayı bekleyerek öylece yaşadın. Gördüm seni. Dışarıdan renkli ve şıkır şıkırdın. Ağzını açınca ne denli boş olduğun ortaya çıktı. Havan söndü. Bu, öfke olduğunun daha farkına varamadığın his, içindeki AZın tadını alamadan yüzüne çarpan baharat kokusunun dışarı çıkışı. Sakin ol. Geçecek.

Şimdi kaldırımdasın. İçinde bulunan eser miktardaki insanlığı tüketmiş boş bir paket… Yanından geçip giden, seni görmeyen yeni ürünlere bakarak, onlara özeniyorsun. Kendi durumuna bakıp onlar için üzülüyorsun. Ama boşuna… Senden tek farkları henüz ağızlarını açmamış olmalarıdır. İçten içe bunu biliyorsun.

Bağırmak istiyorsun biliyorum. “İçinizde, o değerli insanlıktan çok az var! Ambalajınızdan başka hiçbir şeye sahip değilsiniz!” Bilgeliğin kendini bildiğin kadar. Seni duymayacaklar. Bilgelikleri kendilerini bildiklerince… Ve, herkesin her şeyi bildiği bir yerde kimse bilge değildir.  Bunu da biliyorsun.

İçindeki belirsiz gülümseme zamandan. Onlar da eskiyecek diyorsun. Onlar da benim gibi boş birer paket ve savrulup gidecekler! Haklı olman gelen rüzgarı engellemeyecek. Savrulup gideceksin.

Gideceğin yeri de biliyorsun. Bir çöplük. Senin gibi milyonlarcasının olduğu pis kokulu bir yer. İster şehir de adına ister mezarlık. Benim için bir farkı yok. Bir süre sonra senin için de bir farkı olmayacak. Şimdi önünde iki seçenek kalıyor;

Birincisi senin seçeceğinden emin olduğum şey. Burada kalmak.

İkincisi ise, geri dönüşüm. Hala kurtarılabilir, başka bir şeye dönüştürülebilirsin. Fakat bu zor ve çetin bir yol.

Niye mi konuşuyorum? Sadece konuşuyorum işte. Kim miyim ben?

Eskiden bir patatestim. Bir cips paketinin içini dolduruyordum.

 

12.10.2016

 

01.03.2016 tarihli seyirme.

ne zamandır kafamın içine konuşuyorum ve kendime dediklerimi bir yerlere yazıyorum. fakat bir süredir söyleyeceklerim tam yazılacakken beynimin kıvrımlarına saplanıp kalıyor.

söz uçar beyin çürür…

“madem kıvrımlara takılıp kaldım…” diyorum “söyleyeceklerimi kimse bilmeyecek. öyleyse söylemenin manası var mıdır?”

gözlerimin içine bakıp susuyorum.

Fakat içimdeki şeytan susmuyor… sürekli söyleniyor; Ne gereği var ki böyle lüzumsuz konuların…
sus ve boş hayatını yaşa Sylvan.
sus ve önündeki plastiğe odaklan.
sus ve anlamaya çalışma.
anlatma. deneme. uğraşma bile.
sus ve yalamaya devam et avucunun içini…

sadece kendi kendine vızıldayan bir sivrisineksin.
sözün havada kaldı.
beynin söğüş.
kağıdı ise bu kez uçak yaptın.

s.

nasıl oldu da biz buraya kadar öldük?

(görebildiğim çok az şey var. bir ağacın gölgesindeki bir bank. ve… diğer her şey bulanık. bankta bir adam ve bir kadın. gerçekte öyle bir bank var mı? kadınla adam orada mı? gerçekten konuşuyorlar mı bilmiyorum. her şey belirsiz. sadece dinliyorum.)

+söylesene nasıl olmuştu?

– efendim?

+ nasıl oldu da biz buraya kadar öldük?

– başlangıcını unuttum. eskiydi sanırım. bir sokağın köşesinden dönen kadın sendin.

+ elinde rengarenk şekerler vardı. çocuklara dağıtıyordun.

– o ben değildim. bir şenlik vardı… oradaki palyaço’yla karıştırıyorsun…

+ sen palyaço değil misin?

– Hayır… cadde manzarasının arka planındaki sana bakan adam… o benim.

+ evet. öyle olmalı… gördün mü? iyice karıştırıyorum artık her şeyi. zaman geçtikçe dahada öldüm. artık hepsi gidiyor zihnimden.

– böyle şeyler olur öldükçe.

+ ama garip bi’şeyler var. başlangıcı bu değildi… yanlış hikaye anlatıyorsun.öldüğüm anı unutmuş olamam.

– bu başlangıcın az öncesi… birazdan başlayacak ölmeye başladığımız an. ağır ağır. acısız ve sancısız. bir zehrin öldürüşü gibi… ölene kadar öldüğünü anlamazsın…

+ hiç acı çekmedik mi?

– geçen zamana karıştı acılarımız. çok acıtmadıysa unutması da kolay olur. büyük acıların kesikleri derindir fakat onların da üzeri örtüldüğünden arada bir acıtır gider…

+ acı çekmek… güzel olmalı… uzun zamandır hiçbir şey hissetmedim. sanki yeniden yaşıyor gibiyim. biraz daha anlat.

– sokağın köşesinden dönüşünü bekliyorum. yine en sevdiğin kırmızı elbiseni giymişsin.

+ yeşil elbisemi severdim.

– bak, ben de karıştırıyorum.

+ hatırladığın gibi anlat… benmişim gibi… çünkü ben hepsini unuttum.

– benim anılarım da son demlerini oynuyor zaten. neyse… rengarenk fenerlerin arasından, kalabalığın içinden kendine yer açarak köşeyi döndün. nasıl oldu bilmiyorum ama bütün kalabalık aynı anda kenara çekilip gözlerimi gözlerine sabitledi. üzerinde sarı elbisen vardı…

+ en çok sarı elbisemi severdim. evet hatırladım. eski zamandı. neler hissettin anlatsana…

– aniden hayat garipleşti… ve oksijen beynime hücum etti. ışık daha parlak, ateş daha sıcaktı. bütün duygular ayak parmak uçlarımdan zemine akıp yayıldı. sanki şenliğin bütün rengi gözlerinden yayılıyordu. mavi elbisen hafif bir rüzgarla uçuşluyordu…

(uzunca bir süre sustu adam. sanki o anı tekrar tekrar yaşıyor gibiydi fakat hatırlayamıyordu devamını. hareketlerinden onun da her şeyi unuttuğu anlaşılıyordu. aniden ayağa kalkıp bilinmez bir griliğe yüzünü döndü. belli artık gidecekti… kadın elini uzatıp hüzünlü gözlerini adama sabitleyip sordu.)

+ sonra?

– standart hızda ağır bir ölme süreci… ya da bilmiyorum.

+ kal lütfen… yaşarken bile daha fazlasını yaşamadım… ölmeye başlamadan önce en çok bu kadar sevebilmiştim.

– ben de…

(adam tekrar yerine oturdu. daha fazlasını görmeme gerek yoktu. onları o hiçlikte bırakıp oradan ayrıldım.)

 

 

15.02.2016

Sylvan.