sikko


su bulmak için umutsuzca derine uzanan kökler, kuru toprağa açılmış kara bir delik. sevilerek alınmış, süslü bir saksıda unutulmuş, bir bitkinin susuzluktan ölümü…   ve kuru toprakla dolu bir saksının balkon demirinde yıllarca bekleyişi gibi anlamsız adeta üşenilmiş yaşatılmaya. gösterilsin diye kafese kapatılmış hayvan gibi içindeki avlanma isteği tembelliğe teslim. pençeleri beslenme saatini beklerken bir esneyişle körelmiş.   aynı kafese kapatılmış bir insanın yıllar sonra göğü özgürce görmesi gibi. mutluluk da değil, mutsuzluk da. bu olsa olsa bir boşluk.   /sylvan

bu olsa olsa bir boşluk…


İçinde ağır ağır ölmekte olduğun evini, yok edişinin hikayesi, yaşam diye böbürlendiğin bu kötü senaryo. Başladığın noktadan başladığın noktaya gidişinin anlamsızlığı. Az gidilip, uz gidilip, dere tepe düz gidilip, milyonlarca yıl gidilip dönüp baktığın ve sadece bir arpa boyu yol kat’edebildiğin gerçeğinin yüzüne yansıttığı garip his. Oysa basit ve tahmin edilebilirmiş. En başından beri de öyleymiş. İlk insandan beri hiç bir noktası değişmeden aynı şeyi yaşayıp ne kadar uzağa gidebildiğine şaşırıyormuşsun. Evrenlerin içinde yatan sonsuz matematiğin içinde sayısal basit bir değer. O rakam ortadan kalksa bile sonuçta hiçbir şeyi değiştirmeyecek. Milyonlarca yıldır süregelen bir döngünün içindeki bir anlık düzensizlik. Geçip […]

Gelinen noktanın, mutluluğu plastik bir iple boğduğu, soğuk bir balkon ...


“KAZIK YERDEN SORDUN MORUK” (sadece aşırı üşenme durumunda kullanılmalıdır.) Her şeye üşenilen bir durumda aniden istenilen beklenmedik bir işe istinaden varlığı gereklidir. Mesela tam aradığınız doğru pozisyonda oturuyorsunuzdur ve “moruk çakmağı uzatır mısın?” sorusu sizi en rahatladığınız anda yakalamıştır. Çakmağın varlığını bilincinizden silmek istersiniz. O an o kadar rahatsınızdır ki, sehpaya uzanmak yarım gün sürmüş bir otobüs yolculuğuyla eşdeğer bir yorgunluğa sebep olacaktır. (klima açık, uykuya dalmışcasına bir yorgunluk.) (ve battaniyeniz de yokmuş.) o esnada çakmak ile aranızdaki yirmi santim mesafe, sanki çıplak ayakla yattığınız kuş tüyü bir yataktan kalkıp halının üzerinde gelişi güzel dağılmış legolara basara yürünmesi gereken uzun […]

vol. 18



(görebildiğim çok az şey var. bir ağacın gölgesindeki bir bank. ve… diğer her şey bulanık. bankta bir adam ve bir kadın. gerçekte öyle bir bank var mı? kadınla adam orada mı? gerçekten konuşuyorlar mı bilmiyorum. her şey belirsiz. sadece dinliyorum.) +söylesene nasıl olmuştu? – efendim? + nasıl oldu da biz buraya kadar öldük? – başlangıcını unuttum. eskiydi sanırım. bir sokağın köşesinden dönen kadın sendin. + elinde rengarenk şekerler vardı. çocuklara dağıtıyordun. – o ben değildim. bir şenlik vardı… oradaki palyaço’yla karıştırıyorsun… + sen palyaço değil misin? – Hayır… cadde manzarasının arka planındaki sana bakan adam… o benim. + evet. öyle olmalı… gördün mü? iyice […]

nasıl oldu da biz buraya kadar öldük?


burada hava karanlık ve bulutlu. burada hava hep karanlık ve bulutlu. durmaksızın siren ve hep kırmızı ışık. panik ete geçen tırnak panik yaradan sızan kan. korku tırnaklarında kalmış dna parçaları tutsaklık ahmaklıktan kaynaklı bir şizofreni. endişe karanlığı öfke bulutu doğurmuş… hep bulutlu ve karanlık. irinli bir hastalık, tiksinti doku bir bakış burası… ve yalnız kalacağın anı kollayan ölüm bırakmış kokusunu sevişeceğim bütün tenlere… pusuya yatmış beklemekte. /s. 31.03.2015 – demincek. bu pislikleri dinlerken kusuldu.   https://www.youtube.com/watch?v=pSopIz9Yxj8

çürük yer…


Zaman yüksek bir uçurumdan aşağı dökülen bir şelalenin hızında aktı, gitti. Şimdi zihnimde boğuşmak zorunda olduğum boğulmaktan kurtarılmış bir kuraklık var. Etkisini hızlı gösterdi. Eskiden bakımlı güzel bir bostan olan zihnim, şimdi bir çöl. Kumların arasından doğmaya çalışan her filiz önce susuzluğu tadıyor sonra çekirgeler onları harap edip genelde öldürüyor. Susuzluk fikrimi kuruttuğundan ve topraksı kumu tutacak bir şey kalmadığından mütevellit sık sık erozyon oluşmakta. Ve sık sık milyonlarca ton tozlu düşüncelerin altında kalıp boğulmaktayım. Çöl hayatı zor ve çetrefil. Geceleri buz soğuğu… Gündüzleri kor sıcağı… dayanılacak gibi değil. Hal böyle olunca bütün yaşam zihnimi bir anda terk ediyor. Ta ki yeşil hiçbir şey kalmamacasına çekip gidiyor her şey… […]

çorak…



(bir göz açıp kapama anında seyrilen.) aniden zamanın durduğunu ve beynime sert bir tekme atışını hissettim. ufuk çizgisi evrenin sınırlarını zorlayan bir balkonda oturmuş, ölümüne sıkılmıştık… apansız ve nedensiz bir ‘gitme isteği’ bütün bedenimizi doldurdu. gökyüzünden bir yağmur damlası uzanıp elimizi tuttu … durduk. çevremize baktık ve onca kalabalığın içinde tek başımıza oturduğumuzu hissettik. sonra düşündük. gidebilirdik. yerimizden kalkıp kapıya kadar yürüyecektik. ilk şehirler arası otobüse binip bilmediğimiz bir yere gidebilirdik. bambaşka hayatlara başlayıp akışı aksine döndürebilirdik. belki böylesi en iyisi olacaktı. ama yapmadık. soğuk ve rutubetli bir düşe kıstırılmış kalmıştık. içimizdeki korku hissi bizi dizginledi. sahip olduklarımız bizi korkuttu. cenin vaziyetinde olduğumuz yere […]

27.03.2015 tarihli seyirme…


öfkeliyim… şimdibi başlasam duramayacağım biliyorum. o kadar küfüre ne sayfa yeter ne çene. parmaklarım kanar sikmek fiilinden yeni cümleler türetirken biliyorum. en küçük hücresinden kulağının arkasına kadar. tanıdığı bütün biyolojik oluşumlara kadar. kadın erkek ayrımı yapmadan. bütün eşitliğim ve bütün adaletimi kullanarak. yaşadığı gezegenden onun içinde bulunduğu galaksiye kadar. sevdiği ne varsa küfürle kutsamak istiyorum onları. (hoşlandığı ne varsa, ne yapmayı seviyorsa. ölüsünü, dirisini, anasını avradını, gelmişini geçmişini, soyunu sopunu…) bi başlasam üç dört gün uzunluğunda küfürler yazacağım biliyorum. bugünden başlayacak söylemesi teee üç gün sonra yatsı ezanına kadar uzanacak. sabahçıların ağızlarına düşenece, sokaklarda haylaz çocuklar onlardan tekerleme yapana değin […]

küfürlü şiir… (subliminal)




insan ne zaman yaşlandım der? ne zaman toplumca kabül görmüş yaşlı modasını kendine yakıştırır… ne zaman ununu eler insan? ve ne zaman asar kalın bir halata… eleğini ponponlu örgü şapkaya ne zaman “kabul” der insan? hangi rüzgarsız su kırışır? insan ne zaman yaşlandım der? hangi zaman elinde eleği yanında bir yığın un kendini asmaktan dönmektedir? onüçşubatondört (hiltili adamlar hala devam etmekte.)

hilti 2


Hilti sesinin ilk günü… iki haftadan beridir beynimi kemiren fareler bugün yerini hiltiye bıraktı… üç amele 10 saattir yekpare kaya şeklindeki beynimi hilti darbeleriyle şimdiki görünümüne kavuşturdular. ince işçilik… gördünüz mü tanıyamazsınız… kendilerine teşekkür ve lanet ederim. terli gömlekli, kıllı elli, toza toprağa bulanmış adamlar şimdi de kırık parçaları merdivenden taşıyorlar. un çuvallarında tepeleme doldurulmuş beyin parçalarım belediye kamyonetiyle bilmediğim bir yere götürülecek… (çöpçüler bile almıyor düşününce.) beynimdeki enkazı kırmızı bir dodge kamyonetle kaldırdılar… çöpçüler almadı…   hilti sesinin ikinci günü…  bugün bazı durumlarda hilti sesinin gereksiz bir muhabbete yeğ oldunu anlamış bulunmaktayım. alt komşumuz kemal abi balkan göçmeni, 60 […]

hilti 1


5 sınıfa giden bir çocuk alelacele kurşun kalemle karaladı gökyüzünü. öğretmen, çocuğun velisini okula çağırıp çocuğun psikolojisi hakkında uzun bir konuşma yaptı. çünkü gökyüzü mavi olmalıydı. güneş sarı olmalıydı. çimen yeşil. ağaç koyuyeşile kahverengi. evin çatısı kırmızı. “geriye kalan tek şey duvarlar” dedi çocuk. “anarenklerin dışına çıkma” diye uyardılar. “sizin de, dayatmanızın da” dedi çocuk. bir araba sopa yedi. çocuklar küfür etmemeliydi çünkü. bilinçlenmemeliydiler.

renkler ve kurallar.



günümüz kapitalist firmalarının (bankalar ve gsm operatörleri bu mevzuda halay başı.) en büyük kotarma durumu çağrı merkezleri. adeta sorun çözmek değil sorun çıkartmak için varlar. ellerinde sıfır yetki benim gibi sakin ama sorun çözülemediği için Hulk a ayaklarını ısırtacak kadar sinirlenebilen adamlara yardım edememekte direniyorlar. çağrı merkezinde çalışan insancıklar bütün insanların öfkesine maruz kalıp, orospu çocuğu olan büyük firmaların sanki hiçbir sorun yokmuşcasına paracıklarına paracık ekleme olayına devam ediyorlar. vatandaş ise öfkesini farklı bir vatandaştan çıkartmış sakinleşmiş sorunu devam etmektedir. çözüm yok… çağrı merkezlerinden tiksiniyorum. kurumsallıktan tiksiniyorum. resmiyetten tiksiniyorum. prosedürlerden tiksiniyorum. dünya düzeninize sokayım. afrikada götü açıkta ama s.kilme korkusu […]

giydirme…


BİRAZ HİSS LÜTFEN!! Küçük bir öneri : okumaya sondan başlayın… • Keşif ,varoluş yılı 2005 Alice harikalar yılları 2005 2006 2007 Kaybediş yılı 2008 Kabulleniş yılları 2009 2010 İstikrarın yılları 2005 2006 2007 2008 2009 2010 Vazgeçiş yılı 2010 Radikal kararlar yılı 2011 2 dakika önce • 19 yaşında genç bir kız söylemişti. Haklıydı… Aşk her zaman kaybetmiştir. Unutulacaktım. Unutuluyordum ve yıllar sonra unutuldum. Aklına bile gelmiyorum artık. 17 dakika önce • hadi çocuklar… işi bıraktım sakallarımı uzattım saçlarımı açtım ve derimi yeniden giydim. 8 dolara bir limon yağı satın aldım ve kızım eskisinden daha parlak şimdi , sadece 30 […]

~~PASLI ÇİVİ 2 ~~


Biraz Rock’n Roll Lütfen… Ahhh Vajinal Kutsallık… Şimdilerde ne kadar da revaçta ; yıl 2010 lar dı değil mi ? Biraz daha eskilerden bahsetmek istiyorum bebeğim… Çok uzak değil 10 sene kadar öncesi… benim henüz yeni yeni östrojenin kokusunu almaya başladığım dönemler. Eskiler bizim neslin kayıp nesil olduğunu söylüyorlar , haklılar da! Bir kaç yıl içinde 30 40 yılda bir değişebilen anlayışlar değişiyor artık ve ben buna ayak uydurmakta zorlanıyorum ve çevreme hep benim gibi olanları toplamaya çalışıyorum. Zorlanıyorum. Çok az kaldık . Gerisi mi ? İşte asıl problem burada. Henüz sex yapmadan önce bile sex in ne olduğunu tartışmaya […]

Güzel Kadınlar , Egoları ve Ben



… nedendir bilmem böyle saçma sapan bir şey düşündüm. Hayyam görse çatlar, gidip çarşaflı kadının yanına şeriat kurallarının geçtiği kısasa kısas bir barda oturan sarıklı cübbeli adamların içinde utanmadan çekinmeden söylerdi… derdi ki; -” Ben görsem çatlarım. Şarap bilse kendini erir şerbet olur. Salar acısını tesitinin en dibine.” Bende dayanamadım. gittim dedim ki; “Bir kadının dudaklarına bu kadar mı yakışır kadeh?” Yüzüme aptal aptal bakan iki göz, söylediklerimden emin olmayan iki kulak ve aslında ne söylediğimin önemi olmadığını, ne olursa olsun geceyi benimle geçireceğini anlatmaya çalışan bir ifadeyle karşı karşıya kaldım. “Bir erkeğe yakışıyor şiir yazmak.” deyip elini uzattı. Elini […]

Barda oturmuş boş gözlerle anlamsız kalabalığa bakarken…