sylvan


oturmuş, saksıdaki gül daha güzel görünsün diye yaprağın üzerindeki minik canlıları öldürüyorum. ya onlar, ölecek ya gül, elimde zehir. böcekler ölürken geçen zaman yavaş yavaş öldürüyor beni. ya gül ölecek, ya ben. caniliğin sınır çizgisi yüzümde, geçen zamanın attığı bir çizik artık. Sylvan Clownson 17185  

çiçeğin daha güzel görünmesi için ölüyorum.


su bulmak için umutsuzca derine uzanan kökler, kuru toprağa açılmış kara bir delik. sevilerek alınmış, süslü bir saksıda unutulmuş, bir bitkinin susuzluktan ölümü…   ve kuru toprakla dolu bir saksının balkon demirinde yıllarca bekleyişi gibi anlamsız adeta üşenilmiş yaşatılmaya. gösterilsin diye kafese kapatılmış hayvan gibi içindeki avlanma isteği tembelliğe teslim. pençeleri beslenme saatini beklerken bir esneyişle körelmiş.   aynı kafese kapatılmış bir insanın yıllar sonra göğü özgürce görmesi gibi. mutluluk da değil, mutsuzluk da. bu olsa olsa bir boşluk.   /sylvan

bu olsa olsa bir boşluk…


  İçinde bulunduğum durum, bütün bilgeliğim parmak uçlarımdan ekrana dökülürken yahut dehamın ışığı cehaleti aydınlatırken; zihnimin, karanlık bir köşesinde yaşayan mağara adamının, yaktığı ateşten yayılan duman kokusuyla birlikte hissettiklerimi aktardığım bir durum…   Anlamadığı şeyler hakkında atıp tutarken, bir fikri sanki kendisininmiş gibi savunurken, bir işi sanki daha iyisini yapabilecekmiş gibi mükemmel dehasıyla eleştirirken misal…   O her şeyi bildikçe, ağzımın kenarındaki salya yere ulaşıyor. Aptal hissediyorum bilmek için zaman harcadığım için. Fakat o bunları ZATEN biliyor. Adete bilgiye sahip doğmuş. Ve içimde gizlice ona duyduğum acıma, sevgiye dönüşüyor. Aynı, saatlerce keskinleştirilmiş bir çeliğin eti rahatlıkla delip, atar damarı kesişi […]

250 sözcük.



Bir cips paketi gibi süsleyip sundular seni. Ve bunca zamandır bir market rafında, satın alınmayı bekleyerek öylece yaşadın. Gördüm seni. Dışarıdan renkli ve şıkır şıkırdın. Ağzını açınca ne denli boş olduğun ortaya çıktı. Havan söndü. Bu, öfke olduğunun daha farkına varamadığın his, içindeki AZın tadını alamadan yüzüne çarpan baharat kokusunun dışarı çıkışı. Sakin ol. Geçecek. Şimdi kaldırımdasın. İçinde bulunan eser miktardaki insanlığı tüketmiş boş bir paket… Yanından geçip giden, seni görmeyen yeni ürünlere bakarak, onlara özeniyorsun. Kendi durumuna bakıp onlar için üzülüyorsun. Ama boşuna… Senden tek farkları henüz ağızlarını açmamış olmalarıdır. İçten içe bunu biliyorsun. Bağırmak istiyorsun biliyorum. “İçinizde, o […]

CİPS



(görebildiğim çok az şey var. bir ağacın gölgesindeki bir bank. ve… diğer her şey bulanık. bankta bir adam ve bir kadın. gerçekte öyle bir bank var mı? kadınla adam orada mı? gerçekten konuşuyorlar mı bilmiyorum. her şey belirsiz. sadece dinliyorum.) +söylesene nasıl olmuştu? – efendim? + nasıl oldu da biz buraya kadar öldük? – başlangıcını unuttum. eskiydi sanırım. bir sokağın köşesinden dönen kadın sendin. + elinde rengarenk şekerler vardı. çocuklara dağıtıyordun. – o ben değildim. bir şenlik vardı… oradaki palyaço’yla karıştırıyorsun… + sen palyaço değil misin? – Hayır… cadde manzarasının arka planındaki sana bakan adam… o benim. + evet. öyle olmalı… gördün mü? iyice […]

nasıl oldu da biz buraya kadar öldük?



öfkem beni sakinliğin sınırna getirdi… Son nokta bu olmalı. hissiz ve tepkisiz bir koltuğa gömülmek… üzerime atılan toprak beni rahatsız etmiyor. onun ağırlığı altında ezilmiyorum. ışığı engellemesi ve yahut oksijenin bedenime artık girmiyor oluşu umrumda değil. Uçsuz bucaksız bir çölün başlangıcı olarak bir ormanda yeniden uyanacağım… biliyorum. … Sonsuz kumulluk… fiziksel dünyam daraldıkça ruhum bedenime ağır gelmeye başladı. adımlarım daha yavaş ve daha uzağa gidiyor. ve geri dönme isteği gri bir istemeyişle çelişip gerçekliğin ortasına yüzüstü kapaklanıyorum. yolculuğun kaçınılmaz olduğu gerçeğiyle, hatta ona sıkı sıkı sarılıp bavulumu topladım. gidebileceğim yerlerin sayısı azaldıkça ya da gökyüzünün çapı küçüldükçe gözlerimi kafamın içine çevirdim. son bir kaç  yıldır […]

20.09.2015 tarihli seyirme


karmaşalara teslim etme kendini bebeğim tutkulara kapat kalbini sevgini gözardı et bazen her şeyi gözardı et bazen ve sahip ol iplerine kuklalar sevimli ama aptaldır bebeğim yönetilmeden yaşayamazlar ve yontulmadan önce daha değerliydi bazıları emin ol öyle. onlara yaşam veren sen ol! yont yönet ama iplerini verme başkasına büyük maskeler takmş küçük suratlı insanlara inanma sözlerini yutarlar bebeğim her şeyi yutmaya çalışırlar bazen sen bebeğim sen kendine ait ol Sylvan 16.08.2009    

kuklacı


bir filiz… zihnim dediğim çölde göğerdi… onu arıyorum… onun farkına vardığımdan beri bütün bünyemde zamansız bir bahar etkisi hissediyorum. geliştikçe çevresini de etkileyecek. içindeki yaşam enerjisi bu çölü bir vahaya çevirecek biliyorum. uzun zaman önce zihnime yerleşen plastik ve kan kokusu, o filizin cennet kokusuna benzeyen kokusuna karıştı. minicik kökleriyle beynimin kıvrımlarına tutunmuş. usulca büyümekte. önümde uzanan ve sonunda, sonsuzlukta kendime ulaşacağım asfalt yolun ziftini ciğerlerime çekiyorum. filiz beni kendine çekiyor. varlığı içten içe beni mutlu etse de, içimdeki insan, onun orada olmasına tahammül edemiyor. ufuk çizgisine yakın bir yerde,  yani asfaltın çölle birleştiği o yaşamsız bölgede duruyorum ve yol […]

02.07.2015 tarihli seyirme.



aklımın ücra bir köşesinde başlayan soğuk ve yağışlı hava dalgası kalbimi ele geçirdi. dokunanın etine yapışıyor. ve soğuk ondaki tüm hisleri dondurdu. ne kedimi seviyorum ne de başka bir şeyi. artık ayaklarım daha soğuk. sakallarım buz tutmuş. ölümün dokunuşu gibi soğuk bir şarkı yapışmış dudaklarıma, tadını almaya çalışıyorum dilimin. hiçbir şey hissedilmiyor, gözgözü görmez hisler arasında. soğuk bir selamın başında eriyor kalp ve elvedasız bir terkedişe genleşiyor. pornografik gözyaşları terli hislerin üzerine çöreklenmiş… konuşuyoruz, soğuk bir sohbet. bir çayırın donuk çimlerine oturmuşuz. ağzımdan çıkan buhar mı yoksa ganja dumanı mı hatırlamıyorum. ‘soğuk ve yalan birbirinin aynıdır. ve gerçek patlamalarla sonuçlanır. çoğu zaman…’ diyor yanımdaki […]

seyirme / 15610


  bilinç kendini aradığı yolculukta bir an’ın tozlu bir köşesine oturmuş ve kendinden geçmiş. kendine yakıştırdığı ismiyle ‘insan’ denen bilinç binlerce yıldır deneyimlediği felsefeleri ve hayatta kalma yeteneklerini kullanarak şimdiki haline bürünmüş. modernizm onu değiştirmiş. bir nevi tüketmiş. bağlarını kopartıp çürük ipleri bir kenara tükürmüş…  ve bu şey olması gerektiği şeyden yeterince uzaklaştığı anlamına gelmekte… anı yaşamaktansa (ki bu ‘yaşamak’ genelde kendi seçimi olmayan, dikta edilmiş şekilde bir yaşamaktır)  oradaki hapisliğinin farkına varmış ve zamanla birlikte hareket eden hücresinde geçen zamanı izlemektedir. müdahil olamayacağını bilir. olsa bile değiştiremez. bir şeyleri değiştirmeyi başarsa bile akıştan kaçamaz. geçmiş ve gelecek arasına sıkışmıştır. bütün […]

MONITOR MOMENTO


Emin ol… Geleceğim. ne yürüdüğüm yollarda güller açacak ne de ardımdan güzelleşecek dünya emin ol, ne olursa olsun aynı öküzün boynuzunda dönecek aynı öküzün ellerinde şekil bulacak aynı öküzün mermisiyle ölecek öküzün içinde kalan son insanlık kırıntısı emin ol “her şey güzel olacak” derken kocaman bir yalan sarkacak dilinden yere yerlere bulaşacak dokunanı kirletecek “çok” güzel olması gereken “şey” ler ve bil ki yalan söyleyeceğim sağ gözümden akan yaş çeneme ulaştığında diyeceğim ki: “ağlamıyorum gerçekten çok güzel olacak her şey” emin ol inanmayacaksın bana ne söylesem yalan işitecek kulakların yalan sinyalleri yayılacak beyninden ellerine her bakışımdan şüphe duyacaksın. ve her […]

Tek şeyden Eminim…



kafamın içi yanmış plastik ormanı ve sanki midemin çölünde tarihin başından bugüne yanan bir petrol kuyusu var. alevleri kirli göğüme ulaşmış. onu ben yaktım… ozonum delinsin buzlarım erisin istiyorum… her düşündüğümde tarihi yok ediyorum. ki geride derin bir unutuş kalsın, kimsenin adını dahi hatırlamadığı. her konuştuğumda savaşlar çıkıyor, sessizliğim yaralar açıyor ince ve derin kesikler halinde. her sözüm zehirli bir yalan ve yalanlarıma öyle çok inanıyorum ki doğrularımı unutmanın eşiğinde idam halatından bir salıncaktayım… sylvan. / 24.04.2015

sanki her düşündüğümde tarihi yokediyorum…


(ikinci yıpranmış) belki sen 5 lira bulursun ben on lira, yere bakalım. sen sağdan yürü belki cüzdan bulursun. ben soldan gideceğim yerdeki çöpleri sayacağım. sakızlara dikkat et bebek ayağına yapışmasın yere bakalım gökyüzü kirli ki görebileceğin sadece reklam panoları sahip olman karşılığında ruhunu istedikleri büyük markaların… kafanı kaldırma yere bak. hem lalelide değiliz, dünyaya açılmıyoruz. gidebileceğimiz tek yer burası görebileceğimiz şey asfalt. yusufpaşa istasyonundan malum tramvaya kaçak binmişiz güvenlik bizi farketmesin yere bakalım. 14.04.2015 / sylvan

yere bakma durağı.


her şey sırasıyla şöyle oldu… patladım. eksildim. çürüdüm… bittiğini sanmıştım… sonrası tam bir acayiplikti. sessizlik önce açık yaralarımdan başladı. içimi kaplayarak devam etti. derim morardı şiştim ve patladım… etlerim çürüyüp kemiklerimden döküldükçe,yaz göğünün altında ilahi bir çıplaklıkla başbaşa kaldım. iskeletim ufalandı. parçalandım ve ayrıştırıldım. sessizlik bütün dünyamı ele geçirip yutmuştu. en ufak bir çıtırtı, şehir uğultusu, insan sesi duymadan geçen bin yıl boyunca neye mal olacağını bilmeden bekledim ve sustum. durumu kabullenmiştim. tam alışacağımı anladığım anda şimdi içimden bir ses “dönüşümün başladığını” söylüyor. uzun zamandır duyduğum ilk şey. düşündüm ki; atomlarım dünyamın her yerine dağılacak ve bir şeylerin içinde tekrar can bulacak… onların varlığında küçük bir […]

04.04.2015 tarihli seyirme…



kim gitmek istemezki? kim sıkılmaz ki haytaından bazen? kim üzülmezki yaşlanıp ölüme bir adım daha yaklaşınca? ve kim hayallerini katlayıp koymaz kırılgan bir kutuya hayat denen şey umudun önüne geçmeye başladığında evet şimdi parmaklarımızı sayıyoruz beklenen zaman ne zaman gelir o parmaklar nereleri gösterir ve avuç ne zaman yalanır istenilen hiçbir şey olmadığında… s. 09.02.2010

kim hayallerini katlayıp koymaz ki kırılgan bir kutuya bazen