vol. 18

“KAZIK YERDEN SORDUN MORUK”

(sadece aşırı üşenme durumunda kullanılmalıdır.)

Her şeye üşenilen bir durumda aniden istenilen beklenmedik bir işe istinaden varlığı gereklidir. Mesela tam aradığınız doğru pozisyonda oturuyorsunuzdur ve “moruk çakmağı uzatır mısın?” sorusu sizi en rahatladığınız anda yakalamıştır. Çakmağın varlığını bilincinizden silmek istersiniz. O an o kadar rahatsınızdır ki, sehpaya uzanmak yarım gün sürmüş bir otobüs yolculuğuyla eşdeğer bir yorgunluğa sebep olacaktır.
(klima açık, uykuya dalmışcasına bir yorgunluk.)
(ve battaniyeniz de yokmuş.)

o esnada çakmak ile aranızdaki yirmi santim mesafe, sanki çıplak ayakla yattığınız kuş tüyü bir yataktan kalkıp halının üzerinde gelişi güzel dağılmış legolara basara yürünmesi gereken uzun bir koridor gibidir.

FAKAT ÜZÜLMEYİN! jargon size çözümü sunuyor.

Bu gibi durumlarda “KAZIK YERDEN SORDUN MORUK” size yardımcı olacaktır.
*Yüzde elli joker hakkımı kullanmak istiyorum,
*bunu hiç düşünmemiştim.
*beş dakika sonra sana yardımcı olabilirim şu an acayip meşgulüm.
*buraya hiç çalışmamıştım,
*çay demlenmiş midir?,

gibi yuvarlak cevaplarla kişinin aklını çakmaktan uzaklaştırmalısınız. Kişi çakmağa kendi başına ulaşmanın verdiği haklı gururla yerine doğru kaykılırken, kazandığınız süre yanınıza kar kalır ve üşengeçliğinizi bozmadan keyfinize devam etmenizi sağlar.
“KAZIK YERDEN SORDUN MORUK” sayesinde siz gününüzü gün ederken, sigara yanmaya devam edecektir.

 

bi’şey

yeni yıl eski yıllar ve gelecekteki belirsiz yıllar… başından beri değişmeden devam eden yaşam… bitmeyen koşuşturma, sonsuz savaş. sonsuz yineleyiş. sonsuz başlangıç çizgilerini yüzüne yapıştıracak zaman…
sonsuzluk, yarın kadar yakın. sonsuzluk içinde olduğunu anladığında var olan, içinden çıktığında sonunu bulduğun bi’şey. yani yok bi’şey.

ve zamanın akışı
ve akıştaki debelenme ya da başını zamana gömdüğündeki boğulma hissi, zamana karşı yapılan anlamsız savaş. öldüğün anda kazanacağın, kazandığın anda her şeyin sona ulaştığı ve yahut sonsuzluğa… karıştığı(n)(acağın) (belki) (yine bir yineleme.)
bu da bi’şey. ama yok.

ve …mışlık hissinde hissizliğe karışıklığın. beynindeki sinyaller. yanıp sönen ve durmaksızın siren sesleriyle şakaklarında patlayan bi’şeyler gibi şeyler… hem bir taneler o şeyler
ve sen yine aralığındasın 31’in.
evet bu da bi’şeydir.

tarih bizi gömmeye çalıştıkça bir sivilce kadar gerekli ve anlamsızca gururlu yükselişimiz… aptalca bir başa dönüş hikayesiyiz sadece ve aptalız. her boşalma sonrası dünyaya boşalan boş şeylere dönüştük.
bu kabul edilir bi’şey değil.

yok mu olsak?

~~AÇLIK~~

         Biraz Hiss Lütfen…

Ne demişti Paşam Oscar,  Bana lükslerimi verin ihtiyaçlarım olmadan da yaşarım. tam 4 aydır dağda yaşıyorum.Hayır gerçekten dağda yaşıyorum. Şimdi gidip kanıma yüksek dozda şiir enjekte edeceğim gözlerimi Daliler ,Michelangelolar ,Goyalar , ile kör edip kemiklerimi Wagner’in  iki metrelik kontrbassı yerlerine oturtup öyle geleceğim. Bana biraz müsade…

04.04.2015 tarihli seyirme…

her şey sırasıyla şöyle oldu…

patladım. eksildim. çürüdüm…
bittiğini sanmıştım… sonrası tam bir acayiplikti.

sessizlik önce açık yaralarımdan başladı. içimi kaplayarak devam etti. derim morardı şiştim ve patladım… etlerim çürüyüp kemiklerimden döküldükçe,yaz göğünün altında ilahi bir çıplaklıkla başbaşa kaldım. iskeletim ufalandı. parçalandım ve ayrıştırıldım. sessizlik bütün dünyamı ele geçirip yutmuştu. en ufak bir çıtırtı, şehir uğultusu, insan sesi duymadan geçen bin yıl boyunca neye mal olacağını bilmeden bekledim ve sustum. durumu kabullenmiştim. tam alışacağımı anladığım anda şimdi içimden bir ses “dönüşümün başladığını” söylüyor. uzun zamandır duyduğum ilk şey. düşündüm ki; atomlarım dünyamın her yerine dağılacak ve bir şeylerin içinde tekrar can bulacak… onların varlığında küçük bir yansıma olacağım. düşündüm ki; kainattaki yıldızlar sayısınca başka yansımaların arasına karışacaktım… düşündüm ki; sadece düşünüyordum. sonra önemli olduğunu düşündüğüm bir şeyi anladım…  aslında çoğu şey düşündüğünüz gibi değildir. 

bu iyi senaryoydu…

her şey bir başa dönüş hikayesi gibi olduğu yerde çakılı kalmıştı.

patladım, yine eksildim, tekrar çürüdüm… ve her şeyi sırasıyla sıraladıktan sonra öylece beklemeye bıraktım ve içimde beliren gereksiz bir yaşama hırsıyla işe koyuldum.

önce açık yaralarımdan başladım. nefretimle ısıttığım bir iğneyle, unutkanlığın sağlam iplerini kullanarak diktim… canım acımış… ben hatırlamıyorum. sonra bütün bedenimi sessizliğin delirtici bandajlarıyla sardım. gözlerim dahil.

sinirli bir mumya gibi kafamın çölünde gezinmekteyim. aradığım şey içimde kalan son insanlık kırıntısı… elime bir geçse… her gün daha uzakları aradım. yoruldukça kanadım. kanadıkça üzerlerini daha sıkı sardım. ve öyle uzaklara gittim ki şimdi gidebildiğim en kör yerde; kendimde, sessizliği çevresine kozalamış bekliyorum…

bundan sonrası daha acayip… artık sadece olduğum yere bağdaşımı kurup geçen zamanı izleyeceğim.

Sylvan

72b4df3c9c2442e4ec2c737bc28d5a0b

Special Cases

patlamak… 02.04.2015

– oluyor böyle kara delikler bazen insanın ruhunda. yutuyor… yutuyor … yutuyor… sonra, ya patlıyor ya çok küçülüp ağırlaşıyor. benimki küçüldü ve mideme oturdu.

– patlarsa iyi ağırlaşırsa leş bir deneyim olacak senin için.

– tabi her şey kafamda yaşanacağından her hangi bir can kaybından şüphelenmiyorum.

– kalıcı hasarda olmayacaktır… belki sadece kısa süreli bilinçli hafıza kaybı…

– evet… unutulacak bir şey varsa o evrede halledilecek. belki kafan bildiğin çöplerden arınır. belki iyi bile gelebilir sana bu yutulma hissi.

– emin değilim. midemde patlamak üzere bir karadelik hissiyle oturmak çok garip.

– geride bıraktıkları kadar temizdir insan… arada temizlenmek mümkündür. bunu spirütel bir duş olarak algıla. ruhunu temizle. zihnini temizle. bildiklerini unut. geride kalan sana yetecektir. alışman da uzun sürmeyecek. rahatla…

– rahatla demene şaşırmıyorum. en son ne zaman midende bir karadelik oluştu? bütün fikirlerini yutan ve seni büyük bir yıkımın eşiğinde belirsiz bir dilemmaya sevk eden?

– hiç.

– hiç mi?

– hiç… fakat bu beni durumun konusunda tecrübesiz yapmaz. büyük bir değişimin ortasındasın. fakat sana doldurdukları onca fikir ve onca sorumluluğun altında bir basınç hissediyor ruhun. ya da bende öyle vuku bulmuştu. beynimi topuklarımda hissetmiştim. iskeletim bedenimden çıkmış etlerim yürüdükçe kemikler ardında sürüklenerek gidiyordu. benim de iki seçeneğim vardı.

– her zaman iki midir?

– öncelik sırasına göre evet. daha sonra aciliyetine göre ikisini alıp en önemli iki seçeneğe dönüştürürsün…

– sonunu getirebilen olmuş mu?

– sanmıyorum.

– bende öyle düşünmüştüm. karnım iyice şişmeye başladı.

– bana aynıymış gibi geliyor.

– zihnimdeki her şeyi yuttu. artık bomboşum.

– evet zamanı geldi. söylediğim gibi. patladıktan sonra kalanı geride bırak. her şeyi yerine koymaya uğraşma. sadece önemli şeyleri kurtar.

– sence nelere öncelik vermeliyim?

– bu tarz şeylere karışmıyorum. seni özel kılan şeyleri sen bulmalısın birazdan burada oluşacak çöplüğün içinden.

– bence gitsen iyi olacak.

– kalıp izlemek isterdim. her zaman bir karadeliğin patlamasına tanık olmaz bir insan. ama yapamam. bu işte tek başınasın.

– biliyorum.

– bol şans.

– işe yarayacak mı? şans diyorum.

– sanmıyorum.

/s.

çürük yer…

burada hava karanlık ve bulutlu.
burada hava hep karanlık ve bulutlu.
durmaksızın siren
ve hep kırmızı ışık.
panik ete geçen tırnak
panik yaradan sızan kan.
korku tırnaklarında kalmış dna parçaları
tutsaklık ahmaklıktan kaynaklı
bir şizofreni.

endişe karanlığı
öfke bulutu doğurmuş…
hep bulutlu ve karanlık.
irinli bir hastalık,
tiksinti doku bir bakış burası…

ve yalnız kalacağın anı kollayan
ölüm
bırakmış kokusunu
sevişeceğim bütün tenlere…
pusuya yatmış beklemekte.

/s.
31.03.2015 – demincek. bu pislikleri dinlerken kusuldu.

 

https://www.youtube.com/watch?v=pSopIz9Yxj8

çorak…

Zaman yüksek bir uçurumdan aşağı dökülen bir şelalenin hızında aktı, gitti. Şimdi zihnimde boğuşmak zorunda olduğum boğulmaktan kurtarılmış bir kuraklık var.

Etkisini hızlı gösterdi. Eskiden bakımlı güzel bir bostan olan zihnim, şimdi bir çöl. Kumların arasından doğmaya çalışan her filiz önce susuzluğu tadıyor sonra çekirgeler onları harap edip genelde öldürüyor.
Susuzluk fikrimi kuruttuğundan ve topraksı kumu tutacak bir şey kalmadığından mütevellit sık sık erozyon oluşmakta. Ve sık sık milyonlarca ton tozlu düşüncelerin altında kalıp boğulmaktayım.
Çöl hayatı zor ve çetrefil. Geceleri buz soğuğu… Gündüzleri kor sıcağı… dayanılacak gibi değil. Hal böyle olunca bütün yaşam zihnimi bir anda terk ediyor. Ta ki yeşil hiçbir şey kalmamacasına çekip gidiyor her şey… Geride; taşların, toprağın ve kumun zamanla söyleştiği bir türkünün, bitmez tükenmez bir bekleyişi konu alan uzun bir şarkının ezgileri kalıyor.

Ayaklarım kuma gömülü geçişini izledim yılların. (Zamanı bu denli bölmüş olmasam kısalığı konusunda farklı hisseder miyim?) Neyse ki artık burada yalnızım. Sadece kumlar ve taşlar. Ve düşünmek için uzunca bir zamana sahiptim. Fakat bir süre sonra sessizlik beni delirtiyordu. Uzunca bir süre dinledim. Sadece taşların mırıltıları. Yaşanması muhtemel hayatların havada kalmış, gerçekleşmemiş imgeleriyle çölde bir başınaydım. Dinledim; kalp atışlarım… Dinledim; kanımın damarlarımdan geçerken çıkardığı ses… Dinledim: hücrelerimin bölünürken çıkardığı birbirinden kopma sesi.

Neden sonra anladım ki; çölümde, yaşama dair tek şey, kendim dediğim şeyin bozuk bir yansımasıydı… Kalbim dört kere daha attı. ve sonra durdu. Yere düşerken bir düşünce zihnimde belirdi. Zihnimde kendimi gördüm. Çölümün ortasına diz çökmüşüm. Çöle teslimim ve körkütük mutluyum. Ağzımda kum tadı.

Dilimde zamanın sonsuzlukla söylediği eski bir türkünün ‘bitmeyeceğini bilmek’le alakalı ezgileri dönüp duruyor. Ellerimin arasında bir bebek var. Onu göğe kaldırıyorum. Rengi geri dönüyor sepya olan her şeyin. Çoraklığın renginden arınıyorum. Ben ağır ağır kabaca oyulmuş bir heykele dönüştükçe bebek güçleniyor. Onun enerjisiyle yıkıma, erozyona ve çürümeye maruz kalmış zihnim kendini onarıyor…
Çekirgeler geldikleri gibi gitti. Su eski kaynaklarından kafama dökülüyor. Kalbim kaldığı yerden devam ediyor.
Artık daha güçlüyüm.

Sylvan.

 

~~Bir Gün Yeniden~~

Biraz Hiss Lütfen …

 Bak derimin üzerinde çürümüş toprak kokusu.

Bak göğsümde kaç kılıç yarası.

Bak ellerimde kaç yılların nasırı.

Bak gözlerim uzakların yarını.

Bak dişlerimde hırsın sızısı…

Vicdanın sesini işiten kulaklarımı kestim ben bugün. Duymuyorum… Gözlerimi ufka diktim bugünü görmüyorum. Kılıçlarımı göğe kaldırdım ve derin yedi nefes aldım. 

Orpheus Alnıma kendi eliyle yazdı ;

“Kendini Bil”…

Hodan otu benim kanımla suladığım topraklarda yetişir.Ve şimdi ben;Çivit mavisiyle boyuyorum etimi. Zırhımı çıkardım kalkanımı bıraktım. Bir ben varım bir de ellerimde ;Sırattan keskin Hades’in cevherlerinden Ares’in kendi elleriyle dövdüğü telkari işlemeli Rolandlar’ın başlarını gövdelerinden ayırdığım kılıçlarım. O kılıçlar ki suyu Adn Cennetinden , O kılıçlar ki ateşin yalım yüzü; Tayfları arşdan cehennemin dibine indiren Erynnileri kıskandıran , Ossian denizlerini yaran Akropoldekilerin yüreklerine korku salan kılıçlarım.Ben o kılıçlarla şimdi sizin vadilerilerine iniyorum.

27.03.2015 tarihli seyirme…

(bir göz açıp kapama anında seyrilen.)

aniden zamanın durduğunu ve beynime sert bir tekme atışını hissettim.

ufuk çizgisi evrenin sınırlarını zorlayan bir balkonda oturmuş, ölümüne sıkılmıştık… apansız ve nedensiz bir ‘gitme isteği’ bütün bedenimizi doldurdu.

gökyüzünden bir yağmur damlası uzanıp elimizi tuttu … durduk. çevremize baktık ve onca kalabalığın içinde tek başımıza oturduğumuzu hissettik. sonra düşündük. gidebilirdik. yerimizden kalkıp kapıya kadar yürüyecektik. ilk şehirler arası otobüse binip bilmediğimiz bir yere gidebilirdik. bambaşka hayatlara başlayıp akışı aksine döndürebilirdik. belki böylesi en iyisi olacaktı.

ama yapmadık.

soğuk ve rutubetli bir düşe kıstırılmış kalmıştık. içimizdeki korku hissi bizi dizginledi.

sahip olduklarımız bizi korkuttu. cenin vaziyetinde olduğumuz yere büzüldüğümüzü gördüm.

sonra bitti.

gözümü açtığımda her şey normal seyrinde ilerliyordu…

 

2015-02-02 09.37.58

607 numaradaki

– Merhaba 607. Veda etmek için buradayım. Gideceğim. Hep yanımda olmanı isterdim aslında. Burada bu binada değil işte. Dışarıda bir yerde. Çimende. Denizi gören gökyüzüne bakan çatısız bir yerde. Bilmiyorum. Özleyeceğim seni.

– Buralardayım işte. hep buralarda olacağım. Sevmiyorum gitmeyi.

– Bu hafta yas günüm var. Geçip giden yılların yasını tutacağım. bi dilek tut…

– Uzaydan çin seddini görmek isterdim.

– Benim için bişey dile.

– Senin uzaydan çin seddini görmeni isterdim. Çok muhteşemdir.

– Başka bişey daha.

– Bilmiyorum…

– Başka bir dileğin yok değil mi? Anlıyorum.

– Var ama üç hakkımı da kullandım. Dilemişken iyi bişey dilemeli dedim.

– Üçüncüyü duymadım.

– Üçüncüyü duymamanı dilemiştim. Sende bir gariplik var bugün?

– Bilmiyorum 607… Bi eksiklik var üzerimde… Emin olmadığım şeyler var… bazı şeyler… bi şeyler bazında şeyler. ve anlamsız şeyler. bir sürü şey işte…

– Ben genelde geride kalan şeylere bakarım. Geride bıraktıklarıma değil. bende kalanlara. Çok bişey kalmadığını söylüyorlar. Yaşlı ve deli olduğumu da. Ama ben biliyorum, sırtımdaki küfemde güzel yaşanmış bir ömür var.

– Dahası?

– Yeterli değil mi

– Değişir. Başka neler var o küfede?

– Yüküm fikrimdir. Yani önemsiz bir şeyi merak ediyorsun. Bazı durumlarda kişilere bazı vasıflar yükleyip öyle tanımlayabiliriz. Bu durum gerçekten varsa aslında hiçbirimiz Olmamız gerektiği gibi olmuyoruz. Aslolan sadece bizi başkasının ne şekilde gördüğüdür. Yok muyuz biz yoksa?

– Varız… Şefkate ihtiyacim var şu an… Küfende aptal küçük bir kız gibi görüneceğim…

– Battaniye ne için var? Pofuduk bi şeyler neden varlar? Yumuşak bir yastık? Sarılmalık şeyler neden varlar? Isınman lazım senin. Lafı açılmışken bende üşüdüm sanki.

– Battaniye iyi bir tercih olur.

– Çok eskiden bi radyo tiyatrosunda dinlemiştim,  rüyaları çalınan bir kızla ilgiliydi. Daha sonra çok aradım o oyunu. Tekrar dinlemek istedim. Bulamadım. 200 tane radyo tiyatrosu dinledim. Gecelerimi radyonun başında devlet kanalını dinleyerek geçirir olmuştum. Araştırdım. Bulamadım.

– Çok üzücü bir durum. benimde başıma geliyor ara sıra. Senin için araştırabilirim.

– Bitirmeme izin ver genç bayan. Şimdi Bakınca ‘ne iyi olmuş’ diyorum. Arada bir iki replik geliyor aklıma ve o günlere gidiyorum. Beni güzel bir zamana götüren bir  zaman makinesi oldu benim için o oyun… Tekrar bulursam ve dinlersem aynı kokuda dönemeyecektim ilk dinlediğim zamana. O hissi alamayacağım diyorum kendi kendime. Bende aramayı bıraktım. Düzgün bi hava ve olası bir iki tesadüf.. Belki… Bilemiyorum.

– Güzel bir hikaye. Ders aldım söylediklerinden. Karışık  şeyler var…Ben de biliyorum bir şeyler. Zihnimi topladığımda anlatırım.

– Peki

– Kusura bakma dostum zihnimle başım belada

– Düzelecektir fazla üstüne gitme. Ben bıraktım onla uğraşmayı.

– Gerçeklik algımı iyiden iyiye kaybediyorum

– Fazla iyimser gelebilir ama bunu bir lütuf olarak görmeye çalış… Çoğu insan gerçekliğinden ölesiye tiksiniyor. Ondan kaçmak için bin türlü yol deniyor.

– Bağlarım koptu

– Böyle bir gerçekliğin içinde olmak ne denli gerekli. İnsanların ulaşmaya çalıştığı bir yol var

ya da yürümek zorunda kaldığı yolları. ve o yolun bir sonu var. ne olursa olsun nasıl yürürse yürüsün o yolu bitiriyor.

– Seninle şu an konuşup konuşmadığımızdan emin değilim.

– Ben şu an bir duvara bakıyorum. süngerlerle kaplanmış. Bakıyorum. Demir parmaklıklı bir pencere var.  Sen de aynı duvara bakıyorsan sorun yok sanırım. Fakat ben duvara bakıyorsam sen denizi falan izliyorsan sıkıntı. Fakat burada sorun bendeymiş gibi görünüyor. Daha önce konuştuk mu seninle?

– Yapma 607… Seninle son 12 yıldır Her gün konuşuyoruz.

– 12 yıl mı? Hayır ben buraya 4 gün 9 saat önce geldim. Ama seni hatırlar gibiyim. Gözlerindeki pırıltıdan tanıdım…

– Benimle konuşmadığın zamanlarda ne yapıyorsun?

– Şu odanın ortasına oturup güzel yerleri düşlüyorum. sonra şu süngerli duvardan bişeyleri izliyorum. Verdikleri ilaçlar çok yardımcı oluyor.

– Buraya seni ardımda bırakıp seninle vedalaşmak için gelmiştim… Şimdi gidemiyorum. Burası senin için uygun değil. Başka yerler var biliyorsun değil mi? senin bilincine uygun daha düzgün yerler var. seni buradan götüreceğim.

– Denize bakmıyorsun değil mi? sende benim gibi kainatı izliyorsun şu duvardan?

– Evet aynı kainata bakıyoruz seninle. Başka duvarlardan.

– Ne güzel bi yerdeyim…

– Gel benimle 607. seninle daha güzel bir yere gideceğiz. Rüyalarında gittiğin yerlere…

– Eşyalarımı almayacağım.

– Olur.

– İsmim ne demiştin?

– Bana sen gelmeden önce 607 diyorlardı.

Ertesi sabah 607 nin yemeğini getiren hasta bakıcı büyük bir şokla karşılaştılar.  607 numaralı odadan geriye sadece kapı ve kapının bulunduğu duvar kalmıştı. Oda temelinden kaybolmuştu… Geride en ufak bir iz bırakmadan sırra kadem bastı. Bir daha kimse 607 hakkında konuşmadı. İçindeki yaşlı adam zihnindeki gölgelerle birlikte karanlığa karıştı…

Sylvan – Bettie Mae

palyaço fanzin 9. nüshası ‘çürümek’de yayınlandı.